5 Ocak 2012 Perşembe

2010 Gezegenin Geleceği Almanağı - İklim Değişikliği Haberleri - Banu Koç

Gezegenin Geleceği Programından Sınıflandıran Banu Koç

OCAK

Erdoğan’ın katılmadığı bu yılki Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda Sarkozy, çevre için uluslarüstü bir kuruluş talebini yineledi. Sarkozy, uluslararası düzenlemelerde çevre standartlarını, en az ticaret standartları kadar netleştirecek bir devrim istediğini açıkladı. Bunun için de Dünya Ticaret Örgütü kadar güçlü bir Dünya Çevre Örgütü kurulması çağrısında bulundu. Örgütün asıl amacı iklim değişikliğiyle mücadele olacak.

İki farklı çalışma, gezegenimizin insanın mevcut ekonomik örgütlenme biçimini ve yerküreyi sömürme seviyesini kaldırmadığını bir kez daha ortaya koydu. İnsanların uyanması ve harekete geçmesi için daha ne kadar ve kaç kez ortaya konması gerektiğini, doğrusu merak ediyorum. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Kurulu NOAA’nın geliştirdiği bir bilgisayar modeline göre, ciddi kasırgaların sayısında ve gücünde artış yaşanacak. Model, 2050’ye dek sera gazı salımlarında azaltım gerçekleşmezse ne olacağını hesaplamak için geliştirildi. Buna göre, 2050’de küresel ortalama sıcaklık, yaklaşık 4.5 derece daha fazla olacak. Özellikle ABD’nin Güneydoğusu’yla Bahamalar, kasırgalardan çok etkilenecek. Çalışmaya göre, bu artışın asıl nedeni ısınan deniz yüzeyi sıcaklıkları ve değişen rüzgar döngüleri. Bu değişimler, tüm dünyada en güçlü, yani 5 seviyesindeki kasırgaların sayısını tam iki katına çıkarabilir. Araştırmayı gerçekleştiren NOAA’da çalışan meteorolojist Morris Bender, bu kadar artışı kendilerinin de tahmin etmediklerini açıkladı. Peki bu konuda bugün siz ne yapacaksınız? Evinize sera gazı salarak arabalarda gidip, konvansyonel tarımdan ve et endüstrisinden gelen gıdalarla beslenmeyi sürdürüp, küresel ısınma konusunda hiçbirşey yapmayan bu hükümeti savunmaya devam mi edeceksiniz?
Yeni Ekonomiler Vakfı NEF’in araştırması ise, şu anki ekonomik büyüme hızıyla devam edersek, ortalama sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutmamızın imkansız olduğunu ortaya koydu. NEF, bu nedenle ekonominin artık çevresel koşullara uygun olması gerektiğini söyledi. Rapora göre, büyüme hızının %3’e düşebilmesi için, küresel ekonominin karbon yoğunluğunun 2050’ye kadar 2002 seviyesinin %95 altına düşmesi gerekiyor. Bu da yıllık %6.5’luk bir azaltım anlamına geliyor. Ekonomik kriz yüzünden hepimiz karalar bağlamamış mıydık. Mevcut ekonomik örgütlenme biçimini sorgulamak ve değiştirmek üzere hanginiz yarın işe gittiğinde birşey yapacak?
Zamanımızın hızla azaldığı son derece açık. Buna rağmen, Avustralya, dünya liderleri iklim değişikliğine karşı harekete geçene dek sera gazı salım azaltımı hedeflerini %5’in üstüne çıkarmayacağını açıkladı. Avustralya İklim Değişikliği Bakanı Penny Wong, daha ciddi azaltım hedeflerini ancak Çin ve Hindistan’ın da bu konuda istekli davranması halinde düşüneceklerini açıkladı. Avustralya’da kişi başına sera gazı salımı 20 ton. Yani iklim değişikliğini hızlandıran ülkelerin başında geliyor. Bencil hükümetlerin önünde kim duracak, bu gidişatın önöne geçecek hangi küresel çevre örgütüne destek oluyorsunuz?
Bu arada Japonya da, 2020’ye dek sera gazı salımlarını %25’ten daha fazla azaltmayacağını açıkladı. Yine de %25’i, 1990 yılı seviyesine göre kararlaştırmış olması iyi bir karar. Japonya Çevre Bakanı Sakihito Ozawa, kendileri ne yaparlarsa yapsınlar Amerika Birleşik Devletleri ve Çin’in kararlarının gezegenin geleceğini belirleyeceğini söyledi. Bilim insanları, gelişmiş ülkelerin sera gazı salımlarını en az %25-40 oranında azaltmaları gerektiğini söylüyorlar. Gelişmiş ülkeleri buna zorlayacak hangi gelişmekte olan ülke vatandaşısınız? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı mı?

İtalyan La Stampa gazetesindeki habere göre, Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü FAO, küresel ısınmaya karşı mücadelede çayır ve meraların çok önemli olduğunu belirtti. FAO, raporunda, çayır ve meraların, iklim değişikliğine uyum sürecindeki rolleri sayesinde yaklaşık bir milyar kişinin hayatını kurtarabileceği de belirtildi. Çünkü bu alanlardaki otlar, havadaki karbondioksiti emebiliyor, tıpkı ormanlar gibi. Tüm dünyada çayır ve meralar, 3,4 milyar hektarlık bir alanı kaplıyor. Yani yeryüzünün buzullar hariç yaklaşık yüzde 30’unu meralar ve otlaklar oluşturuyor. Eğer et ve süt kullanımı konusunda tüm dünya daha dikkatli olabilirse, çayır ve meralardan karbon depolayan alanlar olarak yararlanmak mümkün olabilir. Peki siz yarın aşırı otlatma nedeniyle yok olan meralardan gelen peynirle mi sabah kahvaltınızı yapacaksınız?

İngiltere’nin, iklim değişikliğiyle mücadele edebilmeleri için gelişmekte olan ülkelere sağlayacağı 1.5 milyar pound’luk fon, ne yazık ki gezegenin geleceği için atılan büyük bir adım değilmiş! İngiliz hükümeti, fonun, denizaşırı ülkelerde sağlık, eğitim ve suya erişimi iyileştirmek için oluşturulan yardım programında bulunan para olduğunu açıkladı. Yani, sağlık, eğitim ve sudan kesip iklime... İngiltere, yardım için yeni bir para koymayacak. İklim için ek kaynak oluşturulmadığı takdirde iklim değişikliğinin yaratacağı adaletsizlik mevcut adaletsizlikleri derinleştirecek. Dünya Gelişim Hareketi WDM, İngiltere’nin bu adaletsizliğe neden olmaması gerektiğini söyledi. Ancak hükümet, konuyla ilgili yeni bir adım atacağıyla ilgili hiçbir işaret vermiyor…
Geçtiğimiz hafta, Uluslararası İklim Değişikliği Paneli IPCC’nin raporunda bulunan ve Himalayalar’daki buzulların 2035’te eriyeceğine dair ifade geri çekilmişti. Tam tarihi tahmin etmenin güç olduğu ancak hızla geri çekildiği buzulların ifade edilmişti. Dünde, Dünya Buzul Takip Servisi WGMS, dünyadaki tüm buzulların bugüne kadar görülmemiş bir hızda eridiğini açıkladı. WGMS’ye göre, eğer bu hızda devam ederse, 2050’de dünyada hiç buzul kalmamış olabilir. Bu açıklamalar, 2009 boyunca dört kıtada, dokuz sıradağda yapılan gözlemlere dayanıyor. 1980’den beri aynı buzulları kaydetmeye devam ediyorlar. WGMS’nin direktörü Prof. Wilfred Haeberli, 2009’da, önceki birkaç yıla göre erimenin azaldığını ancak son 10 yılın, buzulların en hızlı eridiği yıllar olduğunu söyledi. Haeberli’ye göre, birçok buzul, önümüzdeki 10 yıl içinde yok olablir. Bunlar arasında Alpler, Pireneler, Ant Dağları ve Rockies Dağları var.

BASIC ülkeleri olarak anılan Brezilya, Güney Afrika, Hindistan ve Çin, Kopenhag Mutabakatı’nda belirlenen hedeflere uyacaklarını açıkladılar. BASIC Çevre Bakanları toplantısının ardından yapılan açıklamada, Aralık'ta Meksika'da yapılacak toplantının çok önemli olduğu ifade edildi. BASIC ülkeleri, gelişmiş ülkelerin hedeflerini hafifletecek tek bir bağlayıcı anlaşma yapılmasına karşı çıkıyorlar. Brezilya ve Güney Afrika, Kopenhag Mutabakatı’nı imzalamıştı. Hindistan ve Çin'in ise imzalaması bekleniyor. Bildirge, 31 Ocak’a kadar gelişmiş ülkelerin 2020'ye dek sera gazı salım azaltım hedeflerini somut olarak açıklamalarını öngörüyor. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerin de gönüllü olarak karbon salımlarını azaltacak stratejiler geliştirmeleri bekleniyor. Gelişmekte olan en büyük dört ülke olan BASIC ülkelerinin hedefleri, gezegenin geleceği için çok önemli.
Bu arada Sarkozy, Kopenhag'dan alınan derslerin iyi değerlendirilmesi gerektiğini açıkladı. Sarkozy'e göre, 2010'da iklim değişikliğine karşı uluslararası bir başarıya ulaşabilmek için, iki farklı süreç yürütülmesi gerekiyor. Bunların ilki, tüm uluslararası toplumu ifade eden 192 üyeye sahip Birleşmiş Milletler'de yürütülecek olan süreç. Diğeri ise G28 olarak adlandırdığı ülkelerin yürüteceği süreç. Fransa, yıl sonunda Meksika'da düzenlenecek zirveye hazırlanmak için, G28 ülkelerinin Mart'tan itibaren aylık toplantılar düzenlemesini talep etti. Sarkozy ayrıca, iklim değişikliğine karşı kırılgan ülkeler için küresel fon sağlanmasının ve çevre alanında devletlerarası bir kurum kurulmasının Fransa için vazgeçilmez olduğunu ifade etti. Bakalım diğer devletler bu konularda nasıl bir duruş sergileyecekler?

Bu arada küresel ısınma nedeniyle yaşam alanı değişen türler de doğaya zarar vermeye devam ediyor. 57 ülkede yürütülen Küresel Yabancı Türler Programına göre, 542 çeşit hayvan ve bitki, aslında kendi yaşam alanlarının dışında yaşadıkları için, bulundukları yerdeki ekosistemleri tehdit ediyorlar. Yabancı türler listesinde 316 bitki, 101 deniz canlısı, 44 tatlı su balığı, 43 memeli, 23 kuş ve 15 sürüngen bulunuyor. Bilim insanları, yabancı türlerden kaynaklanan tehlikenin gün geçtikçe büyüdüğünü söylüyor. Çünkü bu türler, yerli türlerle besleniyorlar, onların alanında ürüyor, yaşam alanlarına zarar veriyor, hastalık yayıyor. Ayrıca aynı ekosistemde kendilerine yuva edinmeye çalıştıkları için de yerli türlerle çatışabiliyorlar. Yeni Zelanda’da tam 222 yabancı tür bulundu. Uzmanlar, bu nedenle ülkedeki yabani hayatın bitme noktasına gelebileceğini söylüyor.

2009’la biten 10 yılın kaydedilmiş en sıcak 10 yıl olduğunu NASA da doğruladı. Sıcaklıklar 1880’den beri kaydediliyor. O zamandan beri en sıcak yılın 2005, ikinci en sıcak yılın ise 2009 olduğu açıklandı. Dünyanın en önemli iklim uzmanlarından James Hansen, yaptıkları incelemeler sonucunda küresel ısınmanın tartışılmaz biçimde hızla ilerlerdiğini söyledi.
Geçtiğimiz günlerde, küresel ısınmanın kesinliğini ve hızını gösteren bir başka olay daha yaşandı. Kodiak-Kenai Cable adlı şirket, Kuzey Kutbu’nda su altından fiberoptik kablolar geçirerek Tokyo’yu Londra’ya bağlayacak. Daha birkaç yıl önce, kutuplardaki buz kalınlığı nedeniyle böyle bir proje hayal bile edilemezdi. Böyle olaylar, iklim değişikliğine karşı zamanla yarıştığımızı hepimize bir kez daha gösteriyor.

Avrupa Birliği devletleri, 2020’ye kadar sera gazı salımını ortaklaşa %30 oranında azaltmayı reddettiler. Kopenhag’da, tüm gelişmiş devletlerin Ocak ayı sonuna kadar iklim değişikliği hedeflerini açıklamalarına karar verilmişti. Fransa ve Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nin sera gazı salımını 2020’ye kadar 1990 seviyesinin %30 altına çekmesi için uğraştılar. Ancak Polonya ve İtalya, AB’nin kararının %20’de kalması konusunda ısrar etti. Dün, üye devletlerin Çevre Bakanları, konuyla ilgili son toplantıyı yaptılar. Buna göre, AB hedefi %20 azaltım olacak. Ancak diğer gelişmiş ülkeler kendilerine ciddi hedefler koyarlarsa, %30’a kadar çıkmak mümkün olacak. Bazı uzmanlar, bu düşük hedefin, Polonya ve Italya’da en azından eski ve kirli enerjilere bağımlılıktan kaynaklandığını söylüyorlar. Türkiye’de şayet hala kömür ve nükleer’de diretirse aynı durumla karşı karşıya kalacak, bu günden sadece yenilenebilir enerjiye ve enerji verimliliğine yatırım yapmak gerekiyor.

Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, Kopenhag başarısızlığının ardından, alternatif bir küresel iklim toplantısı düzenlemeyi planladığını söyledi. Morales, toplantıyı 20-22 Nisan’da Cocahabamba kentinde yapmayı planlıyor. Morales, bu alternatif toplantıya, yerli halkların, toplumsal hareketlerin, çevrecilerin, bilim adamlarının ve "halkı için çalışmak isteyen hükümetlerin" katılabileceğini ifade etti. Toplantının amacı, sanayileşmiş ülkelere, gelişmemiş ülkelere "iklim borçları" olduğunu kabul ettirmek için baskı yapmak, ayrıca çevre suçlarıyla ilgili uluslararası mahkeme kurulması için çalışmalara başlamak. Bakalım bu büyük adıma hangi devletler destek verecek?
Ülkelerin çoğu sessizliğini ve hareketsizliğini sürdürürken, gezegenin geleceğiyle ilgili üzücü haberler gelmeye devam ediyor. Kırgızistan'da, küresel ısınma sonucu Tanrı Dağlarındaki 8200 buzuldan 2000'nin eridiği bildirildi Kırgızistan Çevre Koruma ve Orman İşleri Kurumu yetkilisi Aytkula Burhanov, Kırgızistan'ın su sıkıntısıyla karşı karşıya kaldığını kaydetti. Kırgızistan, BM Kalkınma Programı uzmanlarıyla birlikte, küresel ısınmanın etkisini azaltmak için ülkede orman fonlarının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına yönelik faaliyetlere başladı. Ancak biz bu hızla zarar vermeye devam edersek hiçbir çalışma gezegeni eski dengesine oturtamaz.
Örneğin Kenya’yı ele alalım. Yalnızca gelişmiş ülkeler değil, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeler de gezegenin geleceğiyle ilgili sorumsuz davranabiliyorlar. Bunların arasında şüphesiz Türkiye var ancak Stockholm Çevre Enstitüsü’nün raporuna göre, Kenya’nın kalkınma planları, ülkenin karbon salımlarını ikiye katlayacak. Kenya’nın şu anda düşük sera gazı salım oranına sahip olmasının sebebi, elektriğini çoğunlukla yenilenebilir enerjilerden karşılaması. Ülkenin 2030 planı, 2030’da nüfusun ikiye katlanacağı ve yıllık ekonomik büyümenin %10 olacağı üzerine kurulu. Planda, araba kullanımını gerektiren şehirleşme ve termik santraller öncelik taşıyor. Eğer gerçekten plan bu şekilde ilerlerse, 2005’te 42 megaton karbon diyoksit salımına sahip ülkenin salımları, 2030’da 91 megatona ulaşacak. Bunun engellenebilmesi için, düşük karbon salımlı bir kalkınma planı oluşturulması gerekiyor. Yenilenebilir enerjide sürdürülebilirlik sağlandığı takdirde, bu mümkün. Üstelik Kenya’nın Batı’nın kirli teknolojilerine ihtiyacı yok. Kolaylıkla teknoloji atlaması gerçekleştirebilecek konumda. Bu arada Kenya’da ormansızlaştırma da yok. Bu bir hükümet politikası. Hatta tam aksine, birçok alanda geniş ölçekli ormanlar oluşturuyorlar. Ormansızlaştırma karşıtı bir devlet politikasının, tüm hükümetler tarafından örnek alınması gerekiyor. Şimdi aynı ilerici yaklaşımı kalkınmayı karbonsuzlaştırarak gerçekleştirebilir.
Birçok ülke, gezegenin geleceği için çağrıda bulunmaya devam ediyor. Dubai’de gerçekleştirilen World Future Energy Zirvesi’nde konuşan Maldivler Devlet Başkanı Mohammad Nasheed de, iklim değişikliğine karşı ortak hareket için çağrıda bulunan en önemli isimlerden biri. Konuşmasında Nasheed, iklim değişikliği görüşmelerimnin ticaret görüşmeleri gibi yıllarca süremeyeceğine dikkat çekti. Çünkü doğayla müzakere etmenin mümkün olmadığının da altına çizdi.

Gezegenin geleceği için toplu çağrılar yalnızca ülkesel değil, küresel boyutlarda sürmeye devam ediyor. Dünya Saati uygulaması, 3 yıl önce dünya genelinde başlatıldı ve her yıl, daha da çok insan Dünya Saati'ne katılıyor. WWF - Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak, Dünya Saati'nin esas amacının, insan etkinliklerinden kaynaklanan küresel ısınmanın yavaşlatılmasına dikkati çekmek olduğunu söyledi. WWF, bu eylemi 2007 yılında Avustralya'da başlattı. Geçen yıl ise eyleme, 88 ülkeden 4 bin 159 şehirde katılım oldu. Baştak, ışıkları söndürülen yapılar arasında Eyfel Kulesi, Mısır Piramitleri, Çin Olimpiyat Stadyumu, Brezilya İsa Heykeli ve Sidney Opera Binası gibi mekânların da yer aldığını belirtti. Bunların neden aydınlatılması gerektiği ise ayrı bir sosyolojik konu, ama herneyse, bu yıl, eyleme 100'ün üzerinde ülkede 1 milyar kişinin katılması bekleniyor. Bu yılki eylem, 27 Mart Cumartesi günü yerel saatle 20.30'da başlayacak ve her zamanki gibi bir saat sürecek. Hükümetin iklim değişikliğine karşı sessiz ve hareketsiz kaldığı Türkiye'de eyleme katılım, hükümete konuyla ilgili çağrıda bulunmak için çok önemli.

Earth Policy Institute'un son raporuna göre, 21. yüzyılın ilk 10 yılı, sıcaklıkların kaydedilmeye başlandığı 1880'den bu yana geçen en sıcak 10 yıl oldu. 2005, en sıcak yıl olurken, 2007 ve 2009 ikinciliği paylaştı. Gelmiş geçmiş en sıcak 10 yılın 9'u, geçtiğimiz 10 yıl içinde yaşandı, sıcaklık artışı da hızlandı. Şu anda dünya, 1900'lerin başında olduğundan ortalama 0.8 derece daha sıcak. Bu artışın üçte ikisi ise 1970'ten sonra gerçekleşti. Bu kadar küçük sayıların koskoca dünyaya hiçbir şey yapmayacağını düşünenleriniz olabilir ama unutmayın bunlar ortalama değerler... artışlar uç değerlerde çok daha fazla. Gezegenimiz o kadar hassas ki, aslında tepki vermeye çoktan başladı. Buzulların erimesi, hava olaylarının yer değiştirmesi, mevsim döngülerinin değişmesi, bunun en basit göstergeleri.
Sıcaklık artışı, dünyanın her yerinde eşit yaşanmıyor. En çok etkilenen, Kuzey Kutbu. 2007, 2008 ve 2009, Kuzey Kutbu'nda en az buz bulunan yıllar oldu. 2500 bilim insanından oluşan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC de, böyle devam edersek 2100'de ortalama sıcaklık artışının 6.4 dereceyi bulabileceğini ve Kuzey Kutbu'nda 10 yıl içinde buzsuz yazların yaşanmaya başlanacağını açıklayan kaynaklar arasında.
Stockholm Çevre Enstitüsü'nün araştırmasına göre, Birleşik Arap Emirlikleri'nde kıyılardaki yerleşim bölgelerinde yaşayanların %90'ı, gelecekte iklim değişikliği nedeniyle evsiz kalabilir. Ayrıca, 2100'e kadar Dubai'nin tamamı sular altında kalabilir. Deniz seviyesinin 3 metre yükselmesi dahi, kıyıların tamamının sular altında kalması anlamına geliyor. Torunlarımızın, bizim bildiğimizden çok daha farklı bir dünyada büyüyeceğini bilirken hala harekete geçmemek mümkün mü?
Bu arada, geç de olsa tehlikenin farkına varanlar oluyor. Amerika'nın İklim Değişikliği Elçisi Todd Stern, bağlayıcı olmayan Kopenhag Mutabakatı’nın yakında bağlayıcı bir anlaşmayla sonuçlanabileceğini söyledi. Ancak bunun için, Birleşmiş Milletler üyesi büyük sanayileşmiş devletlerin, yani büyük güçlerin 2020'ye kadar karbon salımlarını azaltım planı açıklaması gerekiyor. Bunu da Ocak ayı sonuna kadar yapmalılar. Çünkü, bağlayıcı bir anlaşma umudu 29 Kasım-10 Aralık 2010 tarihlerinde Meksika'da yapılacak iklim konferansına kaldı.

Kopenhag başarısızlığının ertesinde devletler, iklim değişikliğiyle ilgili önlemler almak için farklı gruplar halinde harekete geçiyorlar. 31 Ocak günü, Amerika, Çin, Hindistan ve Güney Afrika, küresel ısınmaya karşı neler yapacaklarını resmi olarak açıklayacaklar. Obama yönetimi yetkililerinden Jonathan Pershing, Birleşmis Milletler’in ilerde yapılacak iklim görüşmelerinde ikinci plana atılması gerektiğini düşündüklerini ifade etti. Pershing'e göre, Kopenhag'ın bu kadar kaotik geçmesinin nedeni Birleşmiş Milletler. Bana kalırsa da Danimarka ve ABD’nin dayatmaları. Pershing, 192 ülkeyi bir anlaşmanın her detayını görüşmek üzere bir masaya oturtmanın gerçekçi olmadığını söyledi. Tabi o zaman Rio’daki bir sürü antlaşma ve dünya hukuk sisteminin başarıları hepsi gerçeğe aykırı ve hayal dünyasında mı gerçekleşti diye sormak gerek. Pershing, bu nedenle devletlerin kendi sorumluluklarını bilmeleri gerektiğini, depremle yerle bir olan Haiti'nin ya da Çad'ın iklim değişikliğiyle ilgili ne önlem alacağının çok önemli olmadığını söyledi. Değişiklik yaratacak olan, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin neler yapacağı. Her ülkenin kendi içinde iklim değişikliğiyle mücadele etmekte kararlı olması önemli, ancak gelişmiş ülkeler, verdikleri zarar oranında sorumluluk almak zorundalar. Haiti, Çad ve Tuvalu zaten masada aynı şeyi söylüyorlar. Bu ülkeleri sürecin dışında bırakarak amaç haklarını savunanları ve onlarla hareket eden sivil toplumu dışlamak olmasın diye insan ister istemez düşünüyor.
Bu arada, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan ve Çin'in Çevre Bakanları, 24 Ocak günü New Delhi'de toplantı yapacaklar. Bu ülkelerin işbirliği, jeopolitik açıdan gittikçe önem kazanıyor. Ayrıca, bu hızlı gelişen ülkeler Kopenhag'da adil bir anlaşmaya varılması konusund çaba göstermedi. 24 Ocak toplantısı için resmi bir gündem açıklanmadı. Ancak tahminler, dört büyük ülkenin sera gazı salım azaltımlarıyla ve iklim yardımıyla ilgili ortak bir hedef belirleyecekleri yönünde. Hatta, eğer kendi aralarında bir karara varabilirlerse, diğer ülkeleri de Kopenhag Mutabakatı’nı imzalamaya çağıracakları düşünülüyor. Aslında Kopenhag Mutabakatı, hukuken bağlayıcı olmayan ve temennilerden ibaret bir politik açıklama. Herhangi bir somut hedef de içermiyor. Fakat buna rağmen, Kopenhag'a katılan pek çok ülke bu bildiriyi dahi imzalamayı reddetmişlerdi.
The Guardian'ın haberine göre, bilim adamları, Kuzey Kutbu'ndaki metan gazı salımının 5 yıl içinde neredeyse üçte bir oranında arttığını açıkladılar. Sebep olaraksa artan sıcaklıkları gösterdiler. Önceki yıllarda yayınlanan farklı bilimsel raporlar, eski buzulların erimeye başladığını ve metan salıma neden olduklarını belirtmişlerdi. Kuzey Kutbu, milyarlarca ton metan gazını içinde tutan buzullarla kaplı. Metan gazı ise, karbondiyoksitten daha tehlikeli bir sera gazı. Bu nedenle, Kuzey Kutbu buzullarının erimesi, iklim değişikliğini durdurma çabalarını bir anda etkisiz hale getirebilecek kadar tehlikeli.
Bilim adamlarının korktuğu bir konu daha var. Metan gazı salımının artışı nedeniyle artan sıcaklıklar, daha da çok metan gazı salımına sebep olacak. Bu da tüm bölgeyi yıkıcı bir geri beslemeli döngüye sokabilir. Dünyanın ortalama sıcaklık artışıyla ilgili tahminler, şu anda bile bir felaketin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Eğer bu bahsettiğimiz geri beslemeli döngüye girersek, ortalama sıcaklık artışı şu anda tahmin edilenden çok daha hızlı bir biçimde gerçekleşebilir. Edinburgh Üniversitesi'nden Paul Palmer'a göre, Kuzey Kutbu'nda sıcaklık artışı, tüm dünyadakinden daha hızlı gerçekleşiyor. Bazı yerlerde 2,5 dereceye varan ortalama artış, böyle devam ederse 2100'de tam 10 dereceyi bulabilir. Tabii eğer salımlarımız şu andaki gibi devam ederse...

Geçtiğimiz haftalar, İngiltere başta olmak üzere birçok kuzey ülkesi için dondurucu geçti. Kısmen El Nino’dan kaynaklanan bu son 30 yılın en soğuk havası, doğalgaz talebini rekor seviyeye taşıdı. Birleşik Krallık Meteoroloji Ofisi ise, artık böyle soğuk hava olaylarının gitgide daha az yaşanacağını açıkladı. Bunun sebebi ise, münferit olaylar haricinde ortalama sıcaklığın sürekli yükselmeye devam etmesi. Birleşik Krallık Meteoroloji Ofisi yetkilisi John Hammond, sera gazı salımlarının düşürülmesi için önlem alınmadığı takdirde 2050’de ortalama hava sıcaklığının 4 derece yükseleceği gerçeğini de yineledi. Yani esasında bu aşırı hava olaylarının da iklim değişikliğinin bir parçası olduğunu unutmamak gerek.
İşte geçtiğimiz haftalarda Kuzey Yarımküre’nin çoğu yeri aşırı soğuklarla boğuşurken, Kuzey Kutbu alışılmışın dışında sıcaktı. Amerikalı bilim adamlarının araştırmalarına göre, bu sıcaklık, Kuzey Kutbu’ndaki buzulların erimesine sebep olarak küresel ısınmaya katkıda bulunabilir. Çünkü buzullar, renkleri nedeniyle güneş ışığını yansıtıyorlar. Ancak onlar eriyince meydana çıkan su, koyu rengi nedeniyle güneş ışığını emiyor. Şu anda Kuzey Kutbu’nda hava 5.6 ile 8.4 derece arasında değişiyor. Bilim adamları, Aralık sonunda Kuzey Kutbu’nda buzullarla kaplı alanın 920 bin kilometrekare olduğunu söylediler. Bu sayı, 1979-2000 ortalamasının çok altında kalıyor. Kuzey Kutbu, hızla erimeye devam ediyor…
Worldwatch Institute adlı çevre araştırmaları enstitüsünün araştırması, iklim değişikliğiyle bireysel tüketim alışkanlıklarımız arasındaki bağı bir kez daha gözler önüne serdi. Rapora göre, sanayileşmiş ülkelerde gayrisafi milli hasılanın %70’i tüketim harcamalarına gidiyor. Bu nedenle bu ülkelerde kültürün tüketim üstünden gelişmesine artık dur demek gerekiyor. Yani bireysel tüketim alışkanlıklarının değişmesi şart. Örneğin 2006’da hizmet ve mal almak için tüm dünya 30 trilyon dolardan fazla para harcadı. Yani 1996’dakinden tam %28 oranında daha fazla. Bu aşırı tüketim alışkanlığı, ham madde ve enerji ihtiyacını daha da arttırdı. Şu anda ortalama bir Amerikan vatandaşı, günde 88 kilo muhtelif mal tüketiyor. Eğer hepimiz böyle tüketiyor olsaydık, gezegenimiz yalnızca 1,4 milyar insanın karnını doyurabilirdi. Raporda, en zengin 500 milyon kişinin dünya sera gazı salımının %50’sinden sorumlu oldukları da belirtilmiş. Fakirlikle baş etmeye çalışan 3 milyar insan ise, salımın yalnızca %6’sından sorumlu. Worldwatch Enstitüsü, bu adaletsizliğin bir an once sonlanması gerektiğine de dikkat çekiyor.

Haftabaşında, dünyanın en ünlü ekonomistlerinden Profesör Lord Nicholas Stern’in Karbon Saydamlık Projesi kapsamında Türkiye’ye geldiğinden bahsetmiştim. Stern, dünyayla ilgili çok önemli bir o kadar da korkutucu öngörülerde bulundu. Stern’e göre, eğer yüzyılın sonuna kadar tüketim ve enerji kaynakları seçimlerimizle ilgili hiçbir şey değişmezse, Akdeniz’in güneyi Sahara Çölü gibi olacak. Dünyanın güneyi ise sular altında kalacak. Yani dünya haritası, fiziksel olarak değişecek. Stern, ortalama sıcaklık artışının 2 derecenin üstüne çıkması halinde felaket yaşanacağının altını çizdi. Küresel karbon salım hacmi şu anda 50 milyar ton. Stern’e göre, bunun 2050’ye kadar 20 milyar tonun altına çekilmesi gerekiyor. Yani bir enerji devrimi yapılmalı. Çünkü yüksek karbonlu büyüme, aslında ekonominin sonu hazırlıyor. Bu nedenle düşük karbon ekonomisine geçiş yapmak zorundayız. Stern, Türkiye’nin stratejik bir konumda olduğunu ifade etti. Ayrıca rüzgar ve güneş ülkesi olduğu için bu kaynaklardan yararlanmasının çok önemli olduğunu da özellikle belirtti. Stern’in bu sözleri, Greenpeace’in Enerji Devrimi raporunu sonuçları ile tam tamına örtüşüyor.

Uluslararası Sistem Analiz Enstitüsü IIASA ve Hollanda Enerji Araştırma Merkezi’nin ortak araştırmasına göre, dünya liderleri önümüzdeki 40 yıl boyunca olabildiğince çok sera gazı salım azaltım çalışması yapmalılar. Analistler, 2050’deki salım ile 2100’de ortalama sıcaklık artışını 3 derecenin altında tutma şansımız var mı baktılar. Böyle bir araştırma, ilk kez yapıldı. Çalışmanın sonucu ise, bildiğimizi bir kez daha doğruladı. Eğer 2050’ye kadar gerekli sera gazı salım azaltım oranını tutturamazsak, yüzyılın sonunda 3 derecenin dahi altında kalamayız. Bu da iklim felaketi demek olur. Ilk senaryo, 2050’ye dek sera gazı salımını 2000 yılı seviyesinin %20 altına düşürmek. Ikincisi ise, %50 altına düşürmek. Araştırmacılar, bunun şu andaki politikalarla gerçekleşmesinin neredeyse imkansız olduğunu söylüyorlar. Eğer uzun vadeli hedeflere ulaşamak için çaba sarfetmezsek, gezegenin geleceğini kendi elleriyle yok eden ilk ve tabii ki son kuşak olacağız.
Kanada’da yapılan bir anket de, insanların bu durumun farkında olduğunu gösteriyor. Ankete katılanların yarısı iklim değişikliğinin ciddi bir tehdit olduğunu söylerken, yalnızca %25’lik bir kısım terörizm için aynı ifadeyi kullandı. 6 yıl once, Kanadalıların %52’si iklim değişikliğini ciddi bir tehdit olarak görüyordu. Bu yıl oran %49. Ancak terörizmle ilgili endişe duyanların oranı, 6 yıl içinde %49’dan %28’e kadar düştü. Halkı bu kadar endişe duyan bir devlet için, hükümetin harekete geçmemesiyse endişe verici. Gerçi Kanada başbakanı geçenlerde Kanada Meclisi’ni de askıya almıştı. Kanada dünya önünde zor durumda. 1990’dan bu yana Kanada’nın sera gazı salımı %26 oranında arttı. Bu oran, Amerika Birleşik Devletleri’nden %10 daha fazla. Birçok bilim adamı, Kanada’nın bu isteksizliğini katranlı kum endüstrisine bağlıyor. Katranlı kumlar, her yıl tam 40 milyon ton sera gazı salımına neden oluyor.

Dün, ülkemize iklim çok önemli bir ekonomi profesörü, Nicholas Stern, Karbon Saydamlık Projesi’nin açılış konuşmasını yapmak için geldi. Stern, Grantham İklim Değişikliği ve Çevre Enstitüsü Başkanı, ayrıca London School of Economics’te profesörlük yapıyor. 2006’da Brown’ın isteği üzerine iklim değişikliğinin maliyetini araştırmıştı. Konuyla ilgili hazırladığı 700 sayfalık Stern Raporu, tüm dünyada büyük ses getirmişti. Karbon Saydamlık Projesi ise, 2000’den beri, şirketlerin karbon ayak izini görülebilir hale getirmek için dünyanın birçok ülkesinde yürütülüyor. Yani şirketlerin sera gazı salımlarını ve iklim değişikliği ile ilgili politikalarını yatırımcılara açıklamaları sağlanıyor. Türkiye’de projeyi, Akbank ve Sabancı Üniversitesi yürütecek. İlk yıl, İMKB’de işlem göre ve ISE-50 endeksindeki 50 şirket, karbon ayak izlerini açıklamaya davet edilecek. Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı, 2020’de küresel gayri safi milli hasılanın %20’sinin iklim değişikliğinden kaynaklanan zararların telafi edilmesine ayrılacağını söyledi. Amaç ise, bu kaybı en aza indirmek. Bunun için biran önce enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji şart.

Via Campesina hareketinin genel koordinatörü Henry Saragih, gıdanın endüstriyel üretimi ile sera gazı salımı arasındaki ilişkiye dair önemli uyarılarda bulundu. Endüstriyel tarım ve küresel gıda sistemi, bütün sera gazı salımının %44 ila %57'sini oluşturuyor. Bu oranın %11-15'ini tarım faaliyetleri, %15-18'ini tarla açmak için ormansızlaştırma, %15-20'sini gıda işleme, paketleme ve nakliyesi, %3-4'ünü ise organik atıkların dekompozisyonu oluşturuyor. Tarım sektörü, kendi başına sera gazı salımının yarısından sorumlu, o zaman gıda güvenliği konusunu nasıl çözeceğiz? Dünya’da açlığın en büyük nedenlerinden biri tarımın dev şirketlerin elinde olması. Via Campesina, endüstriyel tarım yerine küçük ölçekli tarım yapıldığında, küresel sera gazı salımının yarıdan fazlasının azaltabileceğini savunuyor. Açıklamaya göre, organik maddeyi toprak içinde yeniden tutabilmek, yerel pazarları gıda sisteminin ortasına oturtmak, ormansızlaştırmayı durdurmak ve et üretimi yoğunluğunu azaltmak, sera gazı salımını büyük oranda azaltabilir. Via Campesina, buna “gıda egemenliği” (food sovereignty) adını vermiş.
Dünyanın en önemli hayvan çiftliği sağlığı kurumu da, Via Campesina'nın açıklamalarını destekleyecek bir araştırma başlatıyor. Dünya Hayvan Sağlığı Organizasyonu, et üretimiyle iklim değişikliğinin ilişkisini inceleyecek. Araştırma, bağımsız bilim adamları tarafından yapılacak ve rapor, yaza hazır olacak. İklim değişikliğiyle et yemenin ilişkisi gitgide daha çok dikkat çekiyor. Çiftlik hayvancılığının sera gazı salımından sorumlu olduğunu biliyoruz. Bunun nedenlerinden biri geviş getiren hayvanların sindirimle metan gazı salımına sebep olmaları. Diğeri ise otlak yaratmak için ormansızlaştırma yapılması. Bilim adamları, 2020'de artan nüfusun protein ihtiyacını karşılamak için et üretiminde %50 artış olacağını öngörüyorlar, halbuki bu ihtiyaç kolaylıkla btkilerden sağlanabilir. Japonya'da 2007'de yapılan bir araştırmaya göre, 1 kiloluk bir bonfile, evde tüm ışıkları açık bırakıp üç saat araba kullanmaktan daha fazla sera gazı salımına ve kirliliğe neden oluyor.

Greenpeace eylemcileri Danimarka’da hapisteydi, 3 hafta süren tutukluluk ve küresel eylemlerden sonra dört iklim eylemcisi sonunda serbest. Bundan sonra tutuksuz yargılanacak iklim eylemcileri, Kopenhag'da Kraliçe'nin devlet başkanları için verdiği galaya 'Doğa Krallığı’nın devlet başkanı, eşi ve koruması olarak girmiş ve 'Politikacılar konuşur, liderler harekete geçer' yazılı bir pankart açmışlardı. Tutukluyken kendilerine destek için Türkiye'de Danimarka konsolosluğunun önünde mumlar yakılarak eylem yapılmıştı. 20 gün boyunca hücrede tutulan ve hakim önüne çıkarılmayan aktivistler, Noel ve Yılbaşı'nı ailelerinden uzakta geçirdikten sonra sonunda yapılan duruşmada serbest bırakıldı. Greenpeace gönüllüleri 4 eylemciyi hapishane çıkışında kırmızı halı sererek karşıladılar.
Earth Institute Policy'nin araştırmasına göre, Amerika'nın araba sevdası azalıyor. Amerika'nın otomobil sektörü, ulaşabileceği en üst noktaya ulaştı ve küçülmeye başladı gibi görünüyor. Amerika'da sektörün büyüklüğü, hurdaya ayrılan arabalarla yeni satın alınan arabaların birbiriyle ilişkisine göre belirleniyor. 2009'da 10 milyon yeni araba satılırken, 14 milyon araba hurdaya ayrıldı. 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez, hurdaya ayrılan araba sayısı yeni araba sayısını aştı. Bu da sektörün 2009'da %2 oranında küçüldüğünü gösteriyor. Sektör, en üst noktasına 2008'de 250 milyon arabayla ulaşmıştı. 2009'da trafikte toplam 246 milyon araba vardı. Öngörüler, küçülmenin 2020'ye kadar devam edebileceği yönünde. Küçülmenin sebebi olaraksa, yalnızca ekonomik kriz gösterilmiyor. Artan şehirleşme, ekonomik belirsizlikler, petroldeki belirsizlikler, artan benzin fiyatları, trafiğe tahammül edememe ve iklim değişikliğiyle ilgili artan endişeler de arabaya olan ilgiyi azalttı. Şu anda her 4 sürücüye 5 araba düşüyor. Bu korkunç araba ve tüketim çılgınlığı, Amerika’da olduğu gibi artık Türkiye'de de şehir yaşamını dayanılmaz hale getiriyor. Türkiye'de de artık kişisel arabaların azalması, toplu taşıma ve bisikletin artması gerekiyor...
İklim mültecileri, nihayet Türkiye'nin de gündemine girmeye başladı. Hürriyet gazetesinin haberine göre, iklim değişikliğinin sebep olduğu felaketler nedeniyle 2050 yılına kadar milyonlarca insan yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalacak. Uluslararası Göç Örgütü'nün raporuna göre, kirlilik, susuzluk ve felaketler nedeniyle 1990'da 25 milyon kişi yaşadığı yeri terk etmişti. Bu sayının şu anda 50 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. 2050'de ise sayısının 200 milyon olması bekleniyor. Kopenhag'da da iklim değişikliğinin en ciddi sonuçlarından birinin iklim mültecileri olacağı belirtilmişti. Raporda, uluslararası toplumun sorunu tanıması, politikalar üretmesi, araştırmalara hız vermesi ve gelişmekte olan ülkelere yardım etmesi gerektiğini açıklanıyor. Kopenhag'da ne yazık ki bunlarla ilgili bir adım atılmadı. Meksika'da bu konuya artık kesin çözüm bulunması gerekiyor.
Birleşmiş Milletler'in 2010'u Biyoçeşitlilik Yılı ilan ettiğinden daha önce bahsetmiştik. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), 2010 yılının ilk haftasına hükümetlere biyoçeşitlilik için çağrıda bulundu. UNEP, hükümetlerin biyoçeşitliliğin yok olma sürecini tersine döndürmek için çabalarını ikiye katlamalarını talep etti. Genel Direktör Angela Cropper da bir röportajında, biyoçeşitliliğin yok olmasının ekonomi, gelişimi olumsuz yönde etkileyeceğini ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltmayı zorlaştıracağını belirtti. Biyoçeşitliliğin bu kadar hızlı azalmasının sebeplerini de gösterdi. Tropik ormanların kereste, ham madde, endüstriyel tarım, soya ve artan biyoyakıt talebi için kesilmesi. UNEP, PUMA ile tüm dünyada biyoçeşitliliği desteklemek ve Afrika'da bu konuda özel projeler geliştirmek için anlaşma yaptı. 2002'de yapılan ve dünya liderlerinin bir araya geldiği Rio +10 Dünya Zirvesi'nde türlerin soylarının yok olma hızının 2010'a dek 'kayda değer düzeyde' azaltılası yönünde karara varılmıştı. Ancak o zamandan bu yana hiçbir adım atılmamış olması, bilim adamlarına göre 'artık geri döndürülemez' bir süreci başlatıyor. Dileriz, UNEP'in 2010 yılını Biyoçeşitlilik Yılı ilan etmesi, sembolik anlamını aşarak gerçekten küresel adımlar atılmasını sağlayabilir.

Bugün Türkiye’den güzel bir haberle başlıyoruz. Kadıköy Belediyesi, Aralık ayında, Plastik Torbaya Hayır! Kampanyası başlatmıştı. Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk’ün de katıldığı toplantıda, 1 Mart itibarıyla Kadıköy ilçesi sınırları içinde plastik torba, yani naylon poşet kullanımı yasaklanacağı açıklandı! Kadıköy Belediyesi plastik torbaları çevre kirliliğinin ve küresel ısınmanın nedenlerinden biri olarak gösterdi. Ayrıca bu torbaların, katı atık depolama sahalarının verimliliğinin azalmasına ve petrol türevlerinden yapıldığı için de yenilenemeyen bu hammaddelerin tükenmesine neden olduğuna da değinildi. Kampanyanın hedefinin de, vatandaşların eskiden olduğu gibi alışverişe giderken, çevre dostu file ve bez torbaları yanlarında götürmelerini sağlamak ve çevrenin korunmasına hizmet etmek olduğu belirtildi. Ordu Valiliği’nin ardından Kadıköy Belediysi’nin İstanbul’un önemli ilçelerinden birinde aldığı ve gerçekleştireceği karar için tebrik ediyoruz.
Konuya ilişkin Açık Radyo programcılarından Oya Ayman’ın National Geographic Türkiye Dergisi’nin Ocak sayısında yayınlanan yazısına göre, kağıt torbalar da plastik torbalara çözüm değil ve çok daha fazla enerji ve su harcanmasına neden oluyor. Nitekim biyobozunur polyester poşetler de diğer plastik poşetlerden 2 kat daha fazla sera gazı salıyor. Halbuki pamuklu bez çantalar sera gazı salımında diğer plastik poşetlerle başabaş, fileler ise çok daha az. Ancak bu eşitlik sizi aldatmasın. Çünkü bez torba ve fileleri tekrar tekrar yıllarca kullanmak mümkün. Zaten gerçek sorun “kullan at” alışkanlığında. Hatta bence “kullan at” 90 kuşağının yerleşmiş kültürü. Yapmamız gereken ise tekrar tekrar kullanmak ve plastik torbadan vaz geçmek, sırt veya omuz çantamıza ayrıca bir file, bir bez torba koymak. Herkesi Ordulu ve Kadıköylü vatandaşlara katılmayı ve valiliklerden, belediyelerden plastik torbaları yasaklamalarını istemeye çağırıyorum. Eylem kendi mahallemizde başlar.

Avustralya Meteoroloji Ofisi, 2009’un yaşanan en sıcak ikinci yıl olduğunu açıkladı! Ülkede 1910’dan beri kayıtlar mevcut. 1910 yılından beri en sıcak yıl ise 2005’ti. 2009’un ortalama sıcaklığı, 1961-1990 yılları arasında toplam sıcaklık ortalamasının 0.9 derece üstünde çıktı. 2009’un özellikle ikinci yarısı çok sıcak geçti. Sıcaklıklar Melbourne’da 46.4, Victoria eyaletinde 48.8 dereceyi buldu. Toplam yağmur miktarı da düşen ülkede, sık sık orman yangınları ve fırtınalar yaşandı. İstanbul’da da haftalardır kış için beklenmedik derecede sıcak havalar beni çok endişelendiriyor. İklim değişikliği, her ülkede kendini hissettirmeye devam ediyor.

Dün, Danimarka Başkonsolosluğu önünde bir araya gelen Greenpeace eylemcileri, Kopenhag’ta tutuklanan Greenpeace eylemcilerinin serbest bırakılmasını istedi. Eylemciler, Danimarka Başkonsolosu Keld Mosgaard Christensen’e yazılan ve Danimarka hükümetini iklim eylemcilerini serbest bırakması için harekete geçmeye çağıran bir mektubu konsolosluk görevlisine verdiler. Konsolosluğun önünde mum yakan eylemciler, üzerinde Kopenhag’da liderlere harekete geç çağrısı yüzünden hapiste olan eylemcilere, Türk halkından gelen destek mesajlarının yazılı olduğu Danimarka bayrağı şeklindeki pankartı da konsolosluk görevlilerine teslim ettiler.
İklim suçluları olan sözde liderler dışardayken, iklim aktivistleri ailelerinden alıkoyulalı neredeyse 3 hafta oldu. İnsan haklarını bu derece ihlal eden Danimarka hükümeti itibarını git gide daha da fazla kaybediyor. Türk halkı Danimarka polisinden, insanlık adına hareket eden iklim eylemcilerine uygulanan bu orantısız ve haksız cezayı durdurmasını istiyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı - UNEP, iklim değişikliğiyle mücadele için ekosistemlerin iyileştirilmesi gerektiğini açıkladı. Bunun için de kendine üç öncelik belirledi. Bunlardan ilki mercan resifleri, sulak alanlar ve mangrovlar gibi karbon tutan alanlar. Hatta UNEP'in yakın tarihli bir araştırmasına göre, bu alanlar, küresel taşımacılık sektöründen kaynaklanan yıllık karbon salımının %50'sini emerek atmosfere yayılmasını engelliyorlar. UNEP, bu öncelik kapsamında Irak'a Mezopotamya, Mali'ye Faguibine Gölü'nün diriltilmesi için destek sağlıyor. İkinci öncelik ise ormansızlaştırma ve ormanlara zarar vermeden kaynaklanan sera gazı salımının azaltılması anlamına gelen REDD, yani “Ormansızlaştırmadan Kaynaklanan Salım Azaltımı” programı. UNEP, REDD'in küresel anlamda benimsenmesi için yeni denetleme sistemlerini Kenya, Çin, Nijer ve Nijerya'da denediğini açıkladı. Üçüncü öncelik ise temiz ve yenilenebilir enerji teknolojilerine hazır olunmasını sağlamak. Bu teknolojilerin kullanımının yaygınlaştırılması için yapılan çalışmalarla, bir yıl içinde 100 bin kişinin güneş enerjisine eriştiği açıklandı.
UNEP, 2010'u Uluslararası Biyoçeşitlilik Yılı ilan etti. 2010 yılı, farkındalığı arttırma ve dünya liderlerinin kararlarında kamuoyu baskısı oluşturma çalışmalarıyla geçecek. Bilim adamları, türlerin doğal sürece göre insan faaliyetleri yüzünden 1000 kat daha hızlı yok olduklarını söylüyorlar. Yok oluşu önlemeye yönelik Biyolojik Çeşitlilik Antlaşması - CBD, 1993'te yürülüğe giren ve 193 ülkenin taraf olduğu bir anlaşma. Amacı ise, dünyanın ekosistemlerini korumak, havayı ve suyu temiz tutmak, iklime zarar vermemek. Bugüne kadar ne yazık ki bu amaçların birer temenni olarak kaldığı ortada. Umarız, Kopenhag başarısızlığının ardından 2010 yılı ekosistemler ve gezegenimiz için umut verici bir yıl olur. Meksika’da bu sefer güçlü kararlar alınır.

Kenya, geniş ölçekli sıtma tehlikesiyle karşı karşıya. İngiltere Uluslararası Kalkınma Ajansının bir araştırmasına göre, Kenya'nın Merkez Dağlık Bölgesi'nde yaşayan 4 milyon insan, iklim değişikliği nedeniyle sıtma tehdidi altında. Normal koşullar altında Kenya, zaten sıtma hastalığının yaşandığı bir ülke, bu nedenle deniz seviyesine yakın yaşayanların bağışıklıkları var. Ancak artık küresel ısınma nedeniyle hastalığı taşıyan sivrisinekler, daha yüksek rakımlarda da yaşayabiliyorlar. Böylece, dağdaki köylerde yaşayıp hastalığa karşı bağışıklık geliştirmemiş insanlar da sıtmaya yakalanmaya başladılar. Bölgede ortalama sıcaklıklar 1989'da 17 dereceyken, 2009'da, yani yalnızca 20 yıl sonra 19 dereceye yükselmiş durumda. Sıtma hastalığı taşıyan sinekler ise, 18 derecenin üstünde hayatta kalabiliyorlar. Kenya'daki bu ani değişim, yakın gelecekte yaşayabileceklerimizin sadece küçük bir örneği...
Bu arada, Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Margaret Chan da geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, iklim değişikliğiyle sağlık sorunları arasında çok büyük bir bağ olduğunu söyledi. Chan, Kopenhag'ın büyük bir hayal kırıklığı olduğunu söyleyerek başladı sözlerine. Açıklamasına göre, sağlıkla küresel ısınma arasındaki ilişki son derece açık. Dünyanın kimi yerlerinde insanlar susuzluk yaşarken, kimi yerlerinde aşırı yağışlarla boğuşuyorlar. Seller, yalnızca boğulma tehlikesine yol açmıyor. Atıklarla temas eden sel suları, ölümcül ishaleden koleraya kadar birçok tehlike yaratıyor. Susuzlukla baş etmeye çalışan yerler ise, genellikle tarımla geçinen yerler. Ve yetiştirdikleri ürünler, susuzluk nedeniyle artık yetişemiyor. Chan, 20-30 yıl içinde Afrika'da tarımın %50 oranında azalacağını söyledi. Bilim adamları da, sıcaklıkların yavaş yavaş artacağını, ancak fırtına ve sel gibi uç doğa olaylarının daha sık yaşanacağını söylüyorlar. Bu durumun sebep olacağı açlık ve yetersiz beslenmeyle nasıl başa çıkılacak?

ŞUBAT
Geçen hafta BM İklim Değişikliği Dairesi Başkanı Yvo de Boer, istifa kararı aldı. Bu karar, başarısızlıkla sonuçlanan Kopenhag'dan yalnızca iki ay sonra geldi. Yaklaşık dört yıldan beri bu görevde bulunan de Boer'un istifası, 1 Temmuz'dan itibaren geçerlilik kazanacak. De Boer, istifasını şimdiden açıklamasının nedeninin Aralık 2010'da yapılacak Meksika İklim Zirvesi'ne dek yerine yeni bir isim bulunabilmesi olduğunu belirtti. Bakalım De Boer'in yerine geçecek kişi, iklim değişikliğiyle uluslararası mücadeleyi güçlendirmeyi başarabilecek mi? Gezegenin geleceği için bu son derece önemli bir konu.

Kaliforniya Üniversitesi'nin yaptığı araştırmaya göre, Kaliforniya sahilinin en önemli şehirlerinden San Francisco'nun sisi yakında yok olabilir. Bölgedeki sis, Kaliforniya kıyılarındaki serin deniz ile sıcak karasal kesimler arasındaki sıcaklık farkı sonucunda oluşuyor. Kaliforniya Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre 1901 yılından beri sis oranı yüzde 56’dan yüzde 42'ye düştü. Bu da bir gündeki sis süresinin 3 saat azalmasına denk geliyor. Amerikan Ulusal Bilim Akademisi Dergisi'nde yayımlanan sonuçlar, kıyı bölgesindeki havaalanlarında yapılan ölçümler sonucunda bir araya getirilen bulgulara dayanıyor. Küresel ısınma nedeniyle aradaki sıcaklık farkının azalması ise sisin etkisini azaltarak soğutucu özelliğine sekte vuruyor. Bu ise bölgenin en güzel ve yüzbinlerce yıllık Redwood Ormanı'nı ciddi şekilde tehdit ediyor. Araştırmaya göre, bölgedeki sis, Redwood Ormanı'ndaki su varlığının korunması için son derece önemli. Düzenli ortaya çıkan sisin kaybolması durumunda ormanın yok olabileceğini öngörmek çok da zor değil.

Avustralya, dünyanın en büyük uranyum rezervlerine sahip ülkesi. Avustralya Başbakanı Kevin Rudd ise, bunun bile nükleer tuzağına düşmek için bir sebep olamayacağını gösteren bir kararı açıkladı. Avustralya, düşük karbon salımına sahip diğer enerji seçeneklerini değerlendirecek. Ancak ne yazık ki nükleer karşıtı bu tavır, yenilenebilir enerjilerin kullanılacağını göstermiyor. Avustralya, sözde 'temiz' kömür ve karbon depolama yöntemlerinden yararlanacağını söyledi. Oysa ki karbon depolama, gelecek kuşaklar için bir saatli bomba. Çünkü depolanan karbonun 'sonsuza kadar' yer altında kalacağını kanıtlayan hiçbir araştırma yok. Bu da bu teknolojinin sürdürülebilirliği konusunda ciddi endişelere neden oluyor. Avustralya, 2020'ye kadar sera gazı salımını %5 oranında düşürecek. Eğer küresel bir iklim anlaşması imzalanabilirse, bu oranı %25'e kadar çıkarabileceğini de ifade etti.
Avustralya, kirli ve eski bir enerji olan kömürü Çin'in de kullanmasını sağlamak üzere anlaşma imzaladı. Anlaşmaya göre Avustralya, önümüzdeki 20 yıl boyunca Çin'e 60 milyar dolar değerinde kömür satacak. Bu da her yıl 30 milyon ton kömür anlamına geliyor. Yani Avustralya, toplam iç sera gazı salımının %20'sine eşit miktarda kömürü Çin'e gönderecek. Uzmanlar, bu durumun Kopenhag Mutabakatı’na aykırı olduğunu söylediler.

Kanada'da Laval Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, küresel ısınmanın somut bir kanıtına daha ulaşıldı. Kanada'da bulunan donmuş toprağın (permafrost) erimeye başladığı ve kuzeye doğru çekildiği açıklandı. Bu değişiklik, on yıllardır süregelen bir bölgesel ısınmaya işaret ediyor. Donmuş topraklar eridiklerinde, çok güçlü bir sera gazı olan metan gazı topraktan çıkarak atmosfere yayılır. Araştırma, bölgedeki ortalama sıcaklık artışın son 20 yılda 2 dereceyi bulduğunu da gösteriyor.

Obama, ABD’de iklim değişikliğiyle ilgili çalışacak ve rapor hazırlayacak yeni bir federal kurum kurulmasına karar Verdi. Kurum, Milli Hava ve Okyanus Ajansı NOAA ile koordinasyon içinde çalışacak. NOAA yetkilileri, beğensek de beğenmesek de, inansak da inanmasak da iklim değişikliğinin var olduğunu ve çok ciddi bir tehdit olduğunu dile getirdi. NOAA, 2000-2009’un en yüksek sıcaklıkların kaydedildiği yıllar olduğunu açıklamıştı. Türkiye’de de, sivil toplum kuruluşlarından üyelerin, bilim insanları ve akademisyenlerden oluşan bir iklim değişikliği kurulu oluşturulmalı. Enerji planları, bu kurulun önerilerine dayanarak yapılmalı. Şu andaki iklm değişikliği koordinasyon kurulu dişe dokunur hiçbir iş yapmadı ve sonuç üretmek konusunda işe yaramıyor. Bakanlık hâlâ iklim değişikliği ile kaybedeceğimiz ağaçlandırma projeleriyle övünüyor.

Bu arada ABD, Çin başta olmak üzere gelişmekte olan tüm ülkeleri iklim değişikliğiyle mücadele için daha somut hedefler koymaya çağırdı. Kopenhag’ın “ölü doğmuş bir çocuk” gibi olmaması için de herkesin elinden geleni yapması gerektiğini söyledi. Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika, BM’ye somut hedeflerini Ocak ayı sonunda ilettiler. Ancak bunlar gönüllü hedefler. Yani bu hedeflerin herhangi bir bağlayıcılıkları yok. Bakalım gelişmekte olan ülkeler, bu konuda adım atarlarken ABD ve diğerleri ne yapacak? Şu ana kadar açıklanan hedefler yetersiz.

İklim değişikliğinin her geçen gün yeni bir etkisi ortaya çıkıyor. Smithsonian Çevre Araştırma Merkezi’nin araştırmasına göre, Atlantik kıyısındaki ağaçlar geçtiğimiz 22 yıl boyunca gitgide daha hızlı uzamaya başladılar. Bu ilginç durumun, artan karbondioksit miktarının ekosistemlerde meydana getirdiği değişiklikten kaynaklandığını söylüyorlar. Araştırma Hawaii’de gerçekleşti. Araştırmanın sürdüğü 22 yıl boyunca, bölgede atmosferde bulunan karbondioksit miktarının %12 arttığı tespit edildi.

Population Ecology yani Popülasyon Ekolojisi dergisinde yayınlanan başka bir araştırmaya göre ise, iklim değişikliğinin artık ne yazık ki alıştığımız kötü etkilerinden birini gözler önüne seriyor. Araştırmaya göre, ayı sansarı adı verilen bir etobur memeli hayvan, eriyen buzullarla birlikte yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Araştırmalar, Kuzey Amerika'da ayı sansarı nüfusunda ciddi bir düşüşe işaret ediyor. Ayı sansarı, İskandinavya, Kuzey Çin, Kuzey Rusya ve Batı Kanada'da yaşıyor. Montana Üniversitesi'nden Jedidah Brodie, iklim değişikliğinin bu tür üstündeki etkilerini inceledi. Araştırma, 1968-2004 yılları arasında Kanada'da buzulların erimesiyle ayı sansarı nüfusunun azalma hızının doğru orantılı olduğunu belirledi.

PEW Çevre Vakfı tarafından desteklenen bir başka çalışma ise, küresel ısınmanın ekonomik boyutu hakkında öngörüler getiriyor. Buna göre, küresel ısınmanın ABD'ye maliyeti 2010'da 61 ila 371 milyar dolar arasında olacak. Küresel ısınma, eğer aynı hızla devam ederse, maliyet 2050 yılında 2.4 trilyon dolar ile 24 trilyon dolar arasında olacak. Yeşil Ekonomi websitesine göre, çalışmada bir noktaya daha değiniliyor. Buna göre, Kuzey Kutup dairesi, sahip olduğu kalın kar ve buz tabakası sayesinde güneş ışığını büyük oranda yansıtarak gezegenimizin ısınmasını engelliyor. Ancak, küresel ısınma nedeni ile bu tabaka eriyecek. Ayrıca donmuş toprak tabakasının altındaki metan gazının yüzeye çıkması da küresel ısınmaya karbon dioksitten 21 kat daha fazla etki yapacak.
BM Su isimli Birleşmiş Milletler Komisyonu, iklim değişikliğinin en büyük etkisinin su üstünde olacağını söyledi. Çölleşme, ani seller, eriyen buzullar, aşırı sıcak hava dalgalar ve kolera gibi sudan kaynaklanan bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliğinin suya bağlı etkilerinden. Tabii su kaynaklarına ulaşmak için çıkacak savaşlar da, milyonlarca insanın hayatını kötü yönde etkileyecek. BM yetkilileri, 2020'ye dek 250 milyon kişinin suya bağlı nedenlerle zarar görebileceğini açıkladı. BM milenyum hedefi ise, 2015'e dek herkesin temiz suya erişim imkanının olmasını sağlamak. Şu anda 2.8 milyar kişi, temiz suya erişimden yoksun. Bu kişilerin çoğu ise Afrika'da yaşıyor.

Öte yandan, ABD'nin de parçası olduğu G-7, iklim değişikliğiyle mücadele edeceğini göstermek için bu haftaki toplantısını Kanada'nın Iqualuit şehrinde gerçekleştirecek. Bu şehir, 10 yıl öncesine kadar yoktu. Şu anda da yalnızca 7000 kişinin yaşadığı bir yer. Bu yeri yaşanabilir kılan ise, iklim değişikliği. Iklim değişikliği nedeniyle eriyen buzullar, Kuzey Kutbu'na çok yakın olan bu yerde yaşanabilir bir alan yarattı. Peki gerçekten iklim değişikliğiyle mücadele edecekler mi? Yoksa yalnızca göstermelik olarak mı bunu yapıyorlar? Bunu şimdiden tahmin etmek güç.

Kopenhag'da gelişmiş ülkelerin gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele için finansal yardım yapması kararlaştırılmıştı. Ancak Endonezya, bu yardımın gerçekliğine inanmadığını söyledi. Çünkü, yardımın ne şekilde yapılacağı, nereden alınıp nereye aktarılacağı gibi konular netleştirilmiyor. Üstelik Kopenhag Mutabakatı, hukuken bağlayıcı olmadığı için, bu konuların netleşmesi, gelişmiş ülkelerin bunun için gönüllü olmasına bağlı.

Kopenhag İklim Zirvesi çıktılarından biri, hukuki bağlayıcılığı olmayan Kopenhag Mutabakatı’ydı. Mutabakata katılan ülkeler ocak ayının sonuna kadar somut sera gazı azaltım hedeflerini açıklayacaktı. Ocak’ın sonunda yalnızca 55 ülke açıklama yaptı. Üstelik sera gazının asıl sorumluları, ciddi hedefler belirlemeyerek herkesi hayal kırıklığına uğrattılar. Hedef açıklamayan ülkelerin arasında Türkiye’de var. Hem çevre kuruluşları, hem BM İklim Değişikliği Genel Sekreteri Yvo de Boer, bu yavaşlığın kabul edilemez olduğunun altını çizdi. Yine de Yvo de Boer, somut hedefler açıklanmasının başarılı bir sonuca ulaşmak için önemli bir ilk adım olduğunu söyledi. Oysa artık yavaş adımlar için vaktimiz yok. Şu anda açıklanan hedefler, küresel sıcaklığı 2050’ye dek 3 derecenin üstüne çıkaracak ve bir iklim felaketi yaşanacak.

İklim suçluları arasında bulunan Kanada da, hedefini açıkladı. Kanada Çevre Bakanı Jim Prentice, ABD’den daha fazla azaltımda bulunmak istemediklerini açıkladı. Yani Kanada, tıpkı ABD gibi, 2020’ye dek sera gazı salımlarını 2005 yılı seviyesinin %17 altına indirecek. ABD ile aynı hedefi benimsemelerinin nedenini ise çevre politikalarını eşdeğer tutmak olarak açıkladı. Prentice, özellikle katranlı kumla mücadele edeceklerini açıkladı. Ayrıca 2011’de arabaların karbon salımıyla ilgili kıtasal düzenlemeler yapılacağını da ekledi. Ancak bunlar sanki sadece politikacı ağzı çünkü Kanada’nın hedefi yeterli değil. Sera gazı salımını 2005 seviyesinin %17 altına çekmek demek, aslında 1990 seviyesinin yalnızca %2.5 altına çekmek anlamına geliyor. Norveç, 1990 seviyesinin %30, Japonya %25 altına düşme sözü verdi. Üstelik, bu ülkelerin bile verdiği söz, küresel ısınmayla mücadele için yeterli değil.
Şu anki hükümetler gezegenin geleceğini düşünmese de, gelecekte hükümetlerin başına gelmek isteyenler gezegenin durumunu önemsiyorlar. Örneğin Tony Abbott, Avustralya Başbakanı seçilmesi halinde, 2.5 milyar dolarlık sera gazı salım azaltım fonu oluşturacağını açıkladı. Abbott, vergi mükelleflerinin iş sahiplerine ve çiftçilere sera gazı salımı için para ödeyeceklerini açıkladı. Yani şu anki hükümetten daha basit, ucuz ve etkili bir politika izleyecek.

Anadolu Üniversitesi Doğa Sporları Kulübü ANADOSK üyesi 7 genç, küresel ısınmaya dikkat çekmek için 5 bin 895 metre yüksekliği ile Afrika Kıtası'nın en yüksek noktası olan Kilimanjaro dağına tırmanacak. Ekibin lideri Rıza Şimşek, seslerini duyurabilmek için iklim değişikliklerinin popüler simgelerinden biri haline gelen Kilimanjaro’yu seçtiklerini belirtti. Ayrıca bir değişiklik olmazsa Ernest Hemingway’in kitabına konu olan ’Kilimanjaro’nun Karları’ nın 2020'de yok olacağını söyledi. Çünkü dağdaki 120 buzuldan geriye yalnızca 30 buzul kaldı. Gençleri hem üniversite yönetimi, hem de aileleri destekliyor. Biz de gezegenin geleceği için harekete geçen aktivist gençleri tebrik ediyoruz.

İngiltere’de Çevre Araştırma Kurumu’nun araştırmasına göre, süpermarketlerdeki derin dondurucuların çevreye verdiği zarar, naylon poşetlerin verdiği zararla eşdeğer. Donduruculardan çıkan kimyasallar, süpermarketlerin doğrudan sera gazı salımlarının %30’unu oluşturuyor. Üstelik süpermarketlerin yalnızca binde beşi daha yeşil teknolojileri benimsemiş durumda. Bu zarar ise, Hidrofluorokarbonun yani HFC gazının soğutucu olarak kullanılmasından kaynaklanıyor. Süpermarketler, Hidrofluorokarbonun gazı salımının en yoğun olduğu yerler. 1990’lardan beri bunun laternatifi olan CFC ve HCFC’ler var. Bu alternatifler önerilse de, pek çok supermarket bunu benimsememekte ısrar ediyor. Benimsememelerinin nedeni ise tabii ki ekonomik. Bu nedenle hükümetlerin bu konuya eğilmeleri ve gerekli dönüşüm için destek sağlamaları gerekiyor.

Avrupa Birliği, Avustralya gibi, bir iklim inadına girişti. Yani ne yazık ki, diğer ülkeler sera gazı salımlarını ciddi anlamda azaltma sözü vermeden AB kendi salımları ile ilgili ciddi bir adım atmayacak. AB, 2020 yılına dek sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin %20 altına düşürecek. %30 azaltımı ise ancak ABD ve Çin de büyük adımlar atarsa kabul edecek. Kopenhag’dan ders almayan ülkeler, iklim felaketini önlemek için gerçekten birbirlerini mi bekleyecekler? İşte o zaman çok geç olabilir...
Yeni bilimsel araştırmalar gezegenin fazla zamanı kalmadığını ortaya koymaya devam ediyor. Buzul araştırmacısı Bruce Molnia’nın son araştırmasına göre, Güney Amerika’da dağlar bugüne kadar görülmemiş bir hızda yükseliyorlar, yani boyları uzuyor! Dağların uzunlukları her yıl ortalama 40 milimetre artıyor. Bunun nedeni ise buzulların hızla erimesi. Buzullar eridikçe, dağlar izostatik geri tepme adı verilen mekanizma ile üstlerindeki buzul yükü azalınca yükselmeye başlıyor. Dağların bu tepkisini üstündeki yük kaldırıldığında yükselen bir hamağa benzetmek mümkün. Dağların boyları uzarken bilim adamları onları takibe aldı... ancak bu izleme gezegenin geleceğini kurtarmayacak... Bir başka araştırma da su buharının küresel sıcaklık değişimlerindeki öneminin bugüne kadar gözardı edildiğini ortaya koydu. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Kurumu’ndan Susan Solomon’un yürüttüğü araştırma, 90lardaki sıcaklık artışının üçte birinden, yüksek atmosferdeki su buharının, sorumlu olduğunu ortaya koydu... dolayısıyla buharlaşmayı arttıran uçakların etkisi de sanıldığından fazla, uçmadan önce üç kez düşünün.

Greenpeace, İngiltere’de Heathrow Havaalanı’na altıncı bir terminal inşa edilmesine karşı çıkıyordu. Çünkü havaalanları, uçak trafiğini artırarak küresel ısınmaya, yakınlarında ise çevre ve gürültü kirliliğine neden oluyorlar. Bu da bölgede yaşayan kişilerin taşınmalarını gerektirecek boyutlara ulaşabiliyor. Bu nedenle geçen yıl Greenpeace, terminalin inşa edileceği arsayı satın almıştı. Ardından arsanın mülkiyetini, tüm dünyada 60 bin destekçisine parseller halinde dağıtmıştı. Şimdi ise, Birleşik Krallık’ın en iyi mimarlarıyla bir araya gelerek orada bir “kale” inşa edeceğini açıkladı. Eğer bir gün bir hükümet, havaalanının genişletilmesi için bu arsayı devralmaya çalışırsa, çok büyük bir hukuki zorlukla karşı karşıya kalacak.

Geçtiğimiz hafta Obama, ABD’nin sera gazı salımlarını azaltacağıyla ilgili verilen kararı resmen açıkladı. Bu şekilde, Kopenhag’ın sonundaki hukuken bağlayıcılığı olmayan Kopenhag Bildirgesi’ne de uyacağını gösterdi. ABD iklim değişikliği sorumlusu Todd Stern de, BM’ye gönderdiği mektupta, Amerika’nın 2020’de sera gazı salımını 2005 seviyesinin %17 altına çekeceğini söyledi. Bu azaltım 2030’da %42, 2050’de ise %80’e ulaşabilir. Obama, konuşmasında, tüm Amerikalıları enerji verimliliği konusunda dikkatlı olmaya çağırdı. Ayrıca, iklim değişikliği ve enerji politikalarıyla ilgili ciddi adımlar atacağını açıkladı.

Birleşik Krallık Meteoroloji Ofisi’nin, iklim değişikliğini kanıtlamak için önerdiği ilginç fikir kabul edildi. Dünyanın her köşesinden, geçtiğimiz 150 yılın sıcaklık kayıtları bir araya getirilerek incelemeye alınacak. Bu da milyarlarca veri anlamına geliyor. Amaç ise, küresel ısınmanın varlığını sorgulayanların ellerindeki son şüpheleri de ortadan kaldırmak. Özellikle Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC’ye gerekesiz ve zarar veren saldırılar, Birleşik Krallık Meteoroloji Ofisi yetkililerini böylesi bir çalışma yapmaya itti. Yetkililer, bu öneriyi, bu hafta başında Antalya’da yapılan Dünya Meteoroloji Konferansı’nda getirdi. Öneri, dünyanın her köşesinden kongreye katılan 150 delege tarafından kabul edildi. Plana göre, önce 1860’tan itibaren 5000 ölçüm istasyonundan elde edilen kayırlar toplanacak. Ardından farklı yöntemlerle çalışan beş bağımsız bilim insanı grubu tarafından incelenecek. İncelemeler, şeffaflık ilkesine uygun biçimde yürütülecek. Projenin, 2013’te sona ermesi bekleniyor. Sonuçların ne göstereceği çok açık... Ancak yine de şüphelere son noktayı koymak adına iyi bir fikir olduğu kesin.

NASA Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü GISS’in son araştırmasına göre, karayolu taşımacılığı, evde kullanılan biyoyakıtlar ve endüstriyel hayvancılık iklim değişikliğinin en büyük suçluları arasında. Yemek pişirmek için kullanılan biyoyakıtlar gelişmekte olan ülkelerde çok yaygın. Ancak karayolu taşımacılığı derken GISS özellikle bireysel motorlu taşıtlardan bahsediyor. Bu meseleyi çözmek için yeşil arabalar üretilmesi ise içinizi rahatlatmasın. Benzinle çalışmayan araçlar, elektrikle çalışıyor. Ve o elektriği yenilenebilir kaynaklardan elde etmedikleri sürece örneğin kömürlü termik santralden geliyorsa, çevreye hala zarar vermeye devam ediyorlar demektir. Bu nedenle gerçek çözüm, bireysel araba kullanımını devam ettirmek yerine, günlük hayatta gereksiz hale getirmek. Yani günlük hayatımızda, araba kullanmadan da her yere ulaşabilmemizi sağlamak. Bu da ancak toplu taşımaya ağırlık verilmesi, bisiklet gibi doğayla dost ulaşım araçlarının teşvik edilmesi gibi yollarla mümkün olabilir. Kentleşme politikaları anahtar!

Amerika’da soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir tür daha, soyunu devam ettirme umutlarını yitirdi. Federal yetkililer sincaba benzeyen bir tür olan pikanın Soyu Tükenme Tehlikesiyle Karşı Karşıya olan Türler Kanunu’na girmesini reddettiler. Oysa pikalar, artan sıcaklıklar nedeniyle yaşam alanları olan dağlarda artık yaşayamıyorlar. Birçokları, daha yüksek yerlere çıkmaya çalışıyor. Tüm ülkede, pika sayısı tehlikeli derecede azalıyor. Geçmişte bulundukları 25 bölgeden 6 sında artık pika yaşamıyor. Soyu tükenmek üzere olan türler hakkındaki yasal düzenlemelerin, çok daha sıkı olması gerek. Çünkü ne yazık ki, geri dönüşü yok, bir giden bir daha geri gelmiyor. Pikalar da gitmesin...


MART
Greenpeace bir başka skandalı açığa çıkardı. Anlaşılan dünyanın en büyük petrol şirketi ExxonMobil, iklim değişikliği karşıtı düşünce kuruluşlarına yardımda bulunuyor. Rapora göre Koch Endüstrisi kendini göstermeden Amerika iklim değişikliği politikasında sessiz ama yıkıcı bir rol oynuyor. İklim değişikliğinin insan yüzünden olduğu görüşünü savunan bilim insanlarına karşı saldırıları destekliyor. Petrol yanlısı ve temiz enerji karşıtı düşüncelerin sosyal ağlar aracılığı ile yayılması hem Amerika hem de uluslararası alanda iklim koruma çalışmalarını baltalıyor. Kamuoyu, Koch şirketi gibi iklim değişikliği karşıtı kampanya yürüten kuruluşların gerçek yüzünü bilmeyi hakediyor. Enerjinizi petrolden mi yoksa rüzgar gülünden mi istersiniz?

Dünyanın tepesi olarak bilinen Tibet’de hava gittikçe ısınıyor ve orada yaşayan insanlar iklim değişikliğini açıkça hissediyor. 83 yaşındaki Hou Fusheng geçtiğimiz bir kaç kışın normalden çok farklı olduğunu ve kışın her yıl daha da sıcak geçtiğini söyledi. Geçtiğimiz kış, 1986 yılından beri normalden daha sıcak geçen 15. kış. Bu son on yılın ortalamasından yaklaşık 2 derece daha yüksek. Bu olaylar gittikçe sıklaşıyor, tehlike kapımıza gelinceye kadar bekleyecek miyiz?

Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından küresel iklim değişikliğine dikkati çekmek amacıyla Cumartesi günü düzenlenen dördüncü geleneksel "Dünya Saati" eylemine dünya genelinde 4 binden fazla şehir katıldı. Yeni Zelanda'da başlayan eylem, kentlerin kendi yerel saatlerine göre saat 20.30 ve 21.30 arasında gerçekleşti. Sydney'deki Opera Evi, Paris'teki Eyfel Kulesi, Roma'daki Kolezyum ve New York'taki Empire State Binası gibi pek çok ünlü yapı ışıklarını bir saat boyunca kapattı. Dünyanın en fazla karbon kirliliği yaratan ülkelerinin başında gelen Çin, Yasak Şehir'in ışıklarını söndürerek eylemde yer alırken Mısır piramitlerinin yer aldığı Giza platosunun da kararmasıyla çöl karanlığa gömüldü. İstanbul'da da Boğaziçi Köprüsü ve Sabancı Kuleleri'nin yanı sıra Milliyet'in de bulunduğu Medya Center'da ışıklar söndü. Öte yandan organizasyonun her yerde tam anlamıyla gerçekleştirilmemesi tepki çekti. Bangkok'ta yetkililer güvenlik gerekçesiyle eyleme katılmazken, Eyfel Kulesi'nin sadece beş dakikalığına kararması eleştirilere yol açtı.

Bugün Lüxemburg’a geçmeden önce İsrail, Tel Aviv’den son kez sesleniyorum, Salıdan itibaren yayınımız Lüxemburg’dan devam edecek.
İsrail parlementosu ülkede yaşanan su krizi ile ilgili tespitte bulunması ve çözüm getirilmesi için bir araştırma komisyonu kurdu. Bundan 18 yıl önce Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1992 yılında Rio de Janerio'da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı'nda dünyada suyun giderek artan öneminden dolayı her yıl 22 Mart gününün “Dünya Su Günü” olarak kutlanmasına karar vermişti. “Dünya Su Günü” suyu korkutucu derecede az olan Orta Doğu için ayrı bir önem taşımakta. İçlerinde Musevi Ulusal Fonu’unda olduğu bazı kurumlar bu konuyla ilgili harekete geçtiler. Sözü geçen fon günümüze kadar toplamda kapasitesi 66 milyar galonu geçen 205 adet su deposu inşa etti ve Israil’in su arzını %12 arttırmayı başarmıştı. 1993 yılından bu yana her yıl farklı konularda kutlanmakta olan Dünya Su Günü, bu yıl “Sağlıklı Bir Dünya İçin Temiz Su” mesajı ile kutlanmakta. Ancak İsrail başta olmak üzere çoğu güney ülkelerinde kullanılabilir su varlığı git gide azalmakta. Kızıldenizin 50 km kuzeyinde bugün ziyaret ettiğim Arava Enstitüsü’nde Küresel İklim Değişikliği ve Greenpeace konusunda bir seminer verdim. Enstitüde kuraklığa karşı dayanıklı türler araştırması yapan Serdar isimli Türk vatandaşıyla karşılaşmaktan da büyük mutluluk duydum. Serdar kurak iklimlerde hayatta kalmamızı sağlayabilecek önemli araştırmaları çölün ortasında sürdürüyor.

Tam da bu noktada, korkulan gerçekleştiğini gösteren başka bir çalışma yapıldı. Niğde Üniversitesi’nde coğrafya uzmanı Belma Barak'ın hazırladığı çalışma sonucunda İç Anadolu Bölgesi'nde, küresel ısınma sürecinde yağış ve sıcaklıkta olumsuz değişimler gözlenirken, değişim bazı yerlerde iklimsel dönüşümlere yol açtığı belirtildi. Bölgenin 1975-1990 ve 1991-2006 yılları arasındaki değerlerin 14 ildeki 60 meteoroloji istasyondan elde edilen yağış ve sıcaklık verilerinden yararlanılan bilimsel çalışmada, iklim değişikliği gösteren bölgelerin özellikle Ürgüp, Kırıkkale, Develi, Kırşehir olduğunu belirtti... Türkiye ısınıp kuraklığa doğru giderken uluslararası alanda etkinliğimiz nereye gidiyor?

Avusturalya Araştırma Kurulu’nun desteği ile Monash, Melbourne ve Wisconsin Universiteleri tarafından yapılan araştırma sonucunda kelebeklerin iklim değişiklileri nedeniyle kozalarından daha erken çıktıkları açıklandı. Uzmanlar kelebeklerin 65 yıl öncesine göre 10 gün daha erken kozalarından çıktıkları konusunda uyardı. Bulgulara göre ilk somut delil sera gazı ve doğal oluş süresi arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Ekip, yaygın kahverengi kelebeğin Heteronympha merope geçtiğimiz yüzyılın yarısından itibaren ortalama her on yılda bir 1.6 gün daha erken kozadan çıktığı sonucuna vardı. Melbourne Üniversitesi araştırmacıları bunun aynı zaman diliminde vuku bulan her on yılda bir 0.14 derecelik artan hava sıcaklığı ile örtüştüğünü belirttiler. Bu sıcaklık artışının insanların sebep olduğu da ayrıca eklendi. Araştırmanın başı olan Dr. Michael Kearney, bu bulgunun iklim değişikliğinin, bioçeşitliliğin üstünde ileride yapacağı etkiyi tahmin etmemize yardım edeceğini söyledi. Bu tür mevsimsel yaşam döngü değişiklikleri türleri tehlikeye atıyor. Küresel ısınma yaşamın ayarını gün geçtikçe bozuyor, taa ki saat çalışmaz oluncaya kadar.

Dünya Saati Kampanyası kapsamında 27 Mart'ta Boğaz Köprüsü'nün güvenlik harici aydınlatmaları 1 saatliğine kapatılacak. Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından küresel ısınmayla mücadele amacıyla bu sene dördüncüsü gerçekleştirilecek olan Dünya Saati (Earth Hour) Kampanyası 27 Mart 2010 Cumartesi günü 20:30-21:30 saatleri arasında yapılacak. Kampanya kapsamında ışıklarını bir saatliğine söndürecek Empire State Binası, Tapei 101 Gökdeleni, Eyfel Kulesi, Buckingham Sarayı gibi dünyaca ünlü yapılara bu sene güvenlik harici aydınlatmaları kapatılacak olan Boğaziçi Köprüsü de ekleniyor. Dünya Saati Kampanyası’na bu yıl tüm dünyadan 6.000 ilçe, şehir ve belediyeden bir milyar insanın katılması bekleniyor. Sizleri de bu kampanyaya katılmaya davet ediyorum.

Bu sabah tüm Avrupa’da yaklaşık 100 aktivist, bazıları orangutan kıyafetleri içinde, Nestle’nin Birleşik Krallık, Almanya ve Hollanda’daki merkez ve fabrikalarında protestolarda bulundular. Bu şekilde Nestle yönetimine ve çalışanlarına, şirketin palmiye yağı kullanmasını durdurmaları için çağrıda bulundular.
Nestle bir çok ürününde palmiye yağı kullanıyor. Buna Kit Kat çikolatası da dahil. Palmiye yağı talebi o kadar arttı ki yağı satan şirketler Endonezya’daki yağmur ormanlarını yıkmaya başladılar. Bizim bu yağmur ormanlarına ihtiyacımız var. İklim üzerinde ve karbondioksit emiliminde ölümcül bir rol oynuyorlar. Yağı satan şirketler dünyamızın ciğerlerini kesmekle kalmayıp, Endonezya’yı Amerika Birleşik Devletler ve Çin’den sonra üçüncü en çok karbon yayan ülke durumuna getirmeye de hizmet ediyorlar. Şaşırtıcı gelebilir ancak ormanlari yok etmek karbon yayılımında bütün arabalardan, kamyonlardan, uçak ve diğer araçların hepsinden daha fazla rol oynuyor. Toplam salımın beşte biri. Ama hepsi bu değil. Ormanları yok etmek aynı zamanda orangutanların doğal ortamlarını yok ediyor. Bu şekilde hali hazırda türü tükenme tehlikesinde olan bu hayvanların sonunu hazırlıyoruz. Bu nedenle bir daha Kit Kat veya başka palm yağı içeren ürünler yemeden önce bir kez daha düşünmeliyiz.

Hazır İsrail’deyken buradan da haber verelim. Çevre Koruma Bakanı Erdan, İsrail’in sera gazı salımını 2020 yılına kadar %20 azaltacaklarını taahüt etti. Bakan Gilad Erdan İsrail’in İklim Değişikliği Kongresine ve Kyoto Protokolü’ne olan bağlılıklarını tekrar belirtti. Ayrıca “İsrail Hükümeti’nin Kopenhag Mütabakatı’na uyumlu olmak arzusunda olduklarını ve bu nedenle İsrail’in müzakereye katılacak ülkeler listesinde yer alması gerektiği açıklamasında bulundu. Bunlara ek olarak Bakan, karbondioksit salımının 2020 yılına kadar %20 azaltılması hedefinin, hükümetin vereceği iki karar ile başarılabileceğini belirtti: Birincisi, hükümetin elektrik üretiminde %10’unun yenilenebilir enerji kaynağından olması, ikincisinin de elektrik tüketiminin %20 azaltılması. İsrail hükümetinin bu sözlerini tutmasını ve Askhelon’daki kirli kömürlü termik santralden vazgeçmesini bekliyoruz.

Çin ve Hindistan, Kopenhag İklim Değişikliği Mutabakatı’nı “koşullu olarak” kabul etti. Yani sera gazı salımını gönüllü biçimde azaltmayı belirli koşulara bağlı olarak kabul etti. Kopenhag İklim Zirvesi, hukuken bağlayıcı bir anlaşmayla bitmemiş, bu nedenle gezegenin geleceğini düşünenler tarafından “başarısızlık” olarak adlandırılmıştı. Zirvenin sonunda ortaya çıkan Mutabakat’a daha önce 100 ülke onay vermişti. Dünyanın en hızlı büyüyen iki ekonomisi olan Çin ve Hindistan’ın cevabının gecikmesi, herkesin endişelerini iyice arttırmıştı. İki ülke de, bildirgeye onay verdi. Ancak bildirgenin “tarafı” olarak anılmak istemediklerini de eklediler. Aralık 2010’da Meksika’da yapılacak iklim zirvesine doğru zaman hızla azalıyor. Büyük ekonomilerin gönüllü azaltımda bile gönülsüz olmalarıysa, gezegenin geleceği için umutları azaltıyor.
Gezegenin zamanının azaldığının bir kanıtı da Kanada’dan geldi. Kanada Meteoroloji Kurumu, Kanada’da, bu kışın en sıcak ve kuru kış olarak kayıtlara geçtiğini açıkladı. Ülkede, 1948’den bu yana ülke çapında sıcaklık kayıtları tutuluyor. Kanada’da bu kış, normalin 4 derece üstünde seyretti. Ayrıca düşen yağmur miktarı da ülke ortalamasının %22 altındaydı. Hatta katranlı kumlarıyla ünlü Alberta’da bu oran %60’a kadar ulaştı. Asya, Avrupa ve ABD’nin neredeyse tamamının aşırı soğuklarla baş etmeye çalıştığı bu kış, Kanada için fazla sıcak geçti. Bu dengesizlikler, iklim değişikliğinin somut göstergeleri arasında sayılıyor.

İklim değişikliğini engellemek için türlü türlü geçici çözümler üretiliyor. Ancak bu çözümler çoğunlukla etkisiz, hatta zaman zaman daha da zarar verici oluyor. Okyanusa demir dökmek de bu zararlı yöntemlerde biri. İngiltere Ulusal Bilim Akademisi, havadaki karbon diyoksit yoğunluğunu azaltmak için okyanusların demirle “gübrelenmesi”nin çok tehlikeli olduğunu açıkladı. Demir, havadaki karbon diyoksiti emen yosunların artmasına neden olduğu için bir iklim değişikliği çözümü gibi yansıtılıyordu. Ancak bu işlemle sayısı artan yosunlar, suda memelileri öldürebilecek bir kimyasalı arttırıyor. Zaten bu yöntemin pozitif etkileri de kanıtlanmış değil. Geçen yıl Güney Okyanusu’na altı ton demir dökülmüştü. Ancak bu demirin atmosferden alarak emdiği CO2 miktarının son derece düşük olduğu belirlenmişti. Havadaki karbon yoğunluğunu azaltmak için, okyanuslardaki yaşamı bitirmek gerçek bir çözüm değil. Aldığımız her iki nefesten biri okyanuslardan geliyor. Bunun değerini bilmek zorundayız.

Earth Policy Institute’un son raporu, güneş enerjisiyle ilgili bir takım verilere değiniyor. İklim değişikliği, fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerjilere yöneldiğimiz yeni bir enerji ekonomisine geçmemize neden oluyor. Güneş öyle bir enerji kaynağı ki, bir saatte dünyaya ulaşan güneş ışığı, tüm dünyanın bir yıllık enerji ihtiyacını karşılamak için yeterli. Güneş enerjisi kaynaklarından fotovoltaik solar panellerle, 2008’de 7000 megavatlık enerji üretildi. Çin, bu alanda en ileri ülke. 2004’te kurulu gücü 40 megavatken, 2008’de bu oran 1848 megavata dek yükseldi. Çin’i Almanya ve Japonya takip ediyor. Çatılara yerleştirilen güneş panellerinin dünyadaki kurulu gücü 120 bin megavat. Bu alanda da yine Çin 80 bin megavatla lider. Yani 27 milyon hane, çatı panelleriyle suyunu ısıtıyor. Bu paneller, güneş ışığını doğrudan ısıya çeviriyor. Çatı panellerinde, Türkiye 7100 megavatla dünya ikincisi. Türkiye’yi Kıbrıs ve İsrail takip ediyor. Güneş enerjisi alanında, yeni teknoloji projeleri de geliştiriliyor.

Avustralya'da sıcaklığın son 50 yılda, 0,7 santigrat derece arttığı tespit edildi. Araştırmayı yapan Ulusal Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Kurumu CSIRO Direktörü Megan Clark, iklim değişikliğine dair belirgin işaretler bulunduğunu belirtti. Ayrıca tüm mevsimler boyunca ısınmanın bütün ülkeyi ilgilendirdiğini ve son on yılın daha sıcak geçtiğini söyledi. Rapor, Avustralya Meteoroloji Kurumuyla ortaklaşa hazırlandı. Raporda, kıtanın batı ve kuzeyinde deniz seviyesinin yılda 7 ila 10 milimetre yükseldiği de belirtiliyor. Yani nerdeyse bir santim. Yayınlanan bu rapor, özellikle önemli. Çünkü Avustralya’da küresel ısınma, bu yıl yapılacak genel seçimlerin başlıca siyasi tartışmalarından birini oluşturuyor. Avustralya, dünyanın kişi başı en yüksek karbon salımına sahip ülkelerinin başında geliyor.

Dünya Saati'ne Türkiye de katılıyor. Dünya Saati kapsamında 27 Mart'ta Boğaz Köprüsü'nün güvenlik harici aydınlatmaları 1 saatliğine kapatılacak. WWF tarafından küresel ısınmayla mücadele amacıyla bu sene dördüncüsü gerçekleştirilecek olan Dünya Saati, 27 Mart 2010 Cumartesi günü 20:30-21:30 saatleri arasında yapılacak. Empire State Binası, Tapei 101 Gökdeleni, Eyfel Kulesi, Buckingham Sarayı gibi dünyaca ünlü yapılar da Dünya Saati'ne katılıyor. Dünya Saati'ne bu yıl tüm dünyadan 6.000 ilçe, şehir ve belediyeden bir milyar insanın katılması bekleniyor.
Dünya Saati, 2007 yılında Avustralya’da başladı. 2008’de küresel bir harekete dönüştü. 2009 yılında bir rekora imza attı ve dünya çapında yürütülen en büyük kampanya olarak anılmaya başlandı. Milyonlarca insanın destek verdiği kampanyanın amacı, ışıkları bir saatliğine kapatarak küresel ısınmayla mücadele konusunda görsel bir mesaj göndermek. Şubat ayı itibariyle, Kadıköy Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi, Eskişehir Tepebaşı Belediyesi, Balıkesir Susurluk Belediyesi Dünya Saati'ne katılacaklarını açıkladılar. Biz de WWF'le birlikte tüm bireyleri, şirketleri, belediyeleri ve yerel yönetimleri, 27 Mart 2010 tarihinde 20:30-21:30 saatleri arasında ışıklarını bir saatliğine kapatmaya davet ediyoruz. Böylece iklim değişikliğiyle mücadele için yaşam tarzımızda yapabileceğimiz küçük değişiklikleri düşünmeye en azından bir saat ayırmış olacağız. Ancak hala her gece Sabancı kuleleri başta olmak üzere gösteriş için elektrik harcamaya devam ediyor. Bu elektrik maliyetini ödeyecekleri para olabilir, ancak ödedikleri elektrik faturası ile çocuklarımızın geleceğini çaldıklarını hatırlatmak gerek. Gezegenin geleceği için Dünya saati bir saat değil, her saat!

ABD Balık ve Yaban Hayat Kurumu'nun, birçok çevre kuruluşuyla beraber yayımladığı rapor, iklim değişikliğinin sonuçlarıyla ilgili çarpıcı bir gerçeği daha ortaya koyuyor. Iklim değişikliği, kuş türlerini yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. ABD İç İşleri Bakanlığı Sekreteri Ken Salazar, en çok göçmen kuşların risk altında olduğunu söyledi. Rapor da, hayatı okyanusa bağımlı kuşların en kırılgan türler olduğunu gösteriyor. Albatros, kutup martısı ve fırtına kuşu başta olmak üzere 67 okyanus kuşu türü, özellikle risk altında. Çünkü bu türlerin yıllık üreme oranları çok düşük. Üstelik yaşam alanları da iklim değişikliğinin etkilerine karşı son derece hassas. Salazar, İç İşleri Bakanlığı’nın sekiz bölgede iklim değişikliğiyle mücadele stratejileri geliştirmek için İklim Bilimi Merkezleri'yle birlikte çalıştığını ifade etti. Türkiye'de hala resmileşmemiş bir strateji belgesi duruyor ancak bu belgede biyolojik çeşitlilik koruma adına hiçbirşey içermiyor. Birilerinin çıkıp yine ağaçlandırma yapıyoruz demesi ise bu konuda cehalet örneği olacak.

“Dinozorlar yok olduğundan bu yana, insanlık ilk kez hayvanları ve bitkileri evrimleşmelerine zaman tanımadan yok ediyor.” Bu açıklama, Uluslararası Doğa Koruma Birliği IUCN’nin Türlerin Hayatta Kalmasına ilişkin Komisyonu’un başkanı Simon Stuart’a ait. Türlerin Hayatta Kalmasına ilişkin Komisyon, dünyada soyları tehdit altında olan ve soyları tükenen türleri resmi olarak açıklama yetkisine sahip tek kuruluş. Uzmanlar, dünyanın şu anda “6. Yokoluş” evresinde olduğunu belirtti. Bu kez, önceki beş evreden farklı olan ise, bunun insane eliyle yapılması. Esas nedenler türlerin doğal yaşam alanlarının yok edilmesi, avlanma, yabancı türlerin yayılması ve iklim değişikliği. IUCN’nin 2004 yılında dünya biyoçeşitliliğine dair yayımladığı rapor herkesi çok şaşırtmıştı. Çünkü raporda, soyların tükenme hızının, insanlardan önceki dönemlere ait fosillerden elde edilen bilgilere göre 100-1000 kat daha hızlı olduğu açıklanmıştı. O zamandan bu yana resmi bir açıklama yapılmadı. Ancak Harvard Üniversitesi’nden ünlü biyolog Profesör E.O.Wilson, geçtiğimiz 20 yılda soyların tükenme hızının önceki döneme göre 10 bin kat arttığını söyledi.
Normalde arada bazı soyların tükenmesi evrimin doğal bir parçası ancak bu hızla değil. Dünya üstünde bir dönem yaşamış türlerin yalnızca %2’si bugün hayatta. Ancak fosiller, 3.5 milyar yıllık dönemde her yıl bir milyonda bir türün yok olduğunu gösteriyor. Şu anda ise bu oran yıllık milyonda 100-1000 arasında. En son bu kadar hızlı yok oluşun yaşandığı dönem dinozorların yok olduğu dönemdi, yani 65 milyon yıl önce… Şu anda resmi olarak 208 tür “yok olmak üzere”. Bu türlerin çoğuna yıllardır hiçbir yerde rastlanmadı. 17300 tür ise tehdit altında. Her beş memeliden biri, her sekiz kuştan biri, her üç sürüngenden biri ve her dört mercandan biri, eğer gerekli önlemler alınmazsa soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu yılın sonunda Biyoçeşitlilik Antlaşması taraflar toplantısında, ülkeler 2002’de biyoçeşitlilik kaybı hızını azaltmakla ilgili verdikleri sözü yerine getiremediklerini açıklayacaklar. Ilerisi için ise daha güçlü hedefler belirlemeleri bekleniyor.

Bugün sizlere Fairfield Iowa’dan sesleniyorum. Kuzey Amerika kıtasının ortasından. Fairfield 10.000 kişilik nüfusu ile küçücük bir kasaba. Mother Earth News yani Tabiat Ana Haberleri’ne göre kasaba “hiç duymadığınız en iyi 12 yerden biri” olarak geçiyor http://cityoffairfieldiowa.com/Public/Home/index.cfm. Fairfield belediye başkanı Ed Malloy ABD’nin on yeşil başkanından biri seçilmiş. Belediye Başkanı Malloy onurun kendisine değil, çeşitli mahalle sakinlerine ve yerel gruplara ait olduğunu söylüyor. Başkan Malloy, yerel hükümet, işletmeler, okullar, sakinlerin katkıları ile 10 yıllık Fairfield Go Green planını başlatmış. Fairfield kamu binaları ve şehir konutlarda enerji kullanımının azaltılması, yenilenebilir enerjiye rüzgar ve güneş enerjisine geçiş, ve artan geri dönüşüm ve yerel gıda üretimi teşvik konusunda büyük adımlar atmış durumda.
Her ne kadar Iowa’nın "dünya’yı beslemek için mısır ve soya fasulyesi" başkenti olduğu iddia edilsede maalesef bu üretim üretiği kadar enerji tüketen etanol yapımına veya hayvanları beslemeye gidiyor. Iowalılar yedikleri yiyeceklerin %90’ını eyalet dışından ithal ediyorlar. Ancak Fairfield’da durum farklı, yerel yiyeceklerin tanıtımı ve alınması için tam zamanlı bir aktif yerel kampanya ve teşvikler var. Yerel çiftçi pazarı Mayıs’tan Ekim'e kadar çok popüler. Birçok çiftçi, organik dahil olmak üzere ve sadece yerel ürünler satıyor. Buna bir örnek yerel bir fırının ürettiği yerel buğdaydan organik ekmek. Kasaba sakinleri, yerel mağazalar, ve restoranlar ise üreticiden doğrudan satış prensibini benimsemiş http://www.mvccsa.com/.
Fairfield’da sebze bahçeleri çok revaçta, şehirde dolaşırken sık sık büyüme sezonunu uzatmak için küçük seralar ve örtüler görmek mümkün. Yerel bir arıcılık çok yaygın ve arıcılık derslerinin ücretsiz sunulduğu bir arıcılık kulübü var. Böylece yerel tozlaşma sağlanırken bir yandan da organik arıcılığa yakın bir arıcılıkla endüstriyel arıcılığın önüne geçiliyor.
Fairfield Maharishi İşletme Üniversitesi (MUM) burada lisans eğitimi veren bir kurum ve tabii 10.000 kişilik bu kasaba için çok önemli bir katma değer. Ünversite Sürdürülebilir Yaşam lisans ve lisans üstü programına ev sahipliği yapıyor. Tam 90 öğrencinin kayıtlı olduğu programda Sürdürülebilir ve Ekolojik Tarım, Yenilenebilir Enerji, Yeşil Bina yapımı ve Sürdürülebilirlik Politikaları üzerine dersler veriliyor. Programın binası da aynı prensiplerle inşa edilmiş ve LEED Platin sertifikasına aday. Öğrenciler 2000 yılından beri bir eko-fuar organize ediyor. Fuara yenilenebilir enerji ve sürdürülebilir tarım gibi konularda uzmanlar ve ünlü düşünürler çağrılıyor. Üniversite kafeteryasında ise kendi bahçelerinden gelen organik vejetaryen yemekler servis ediliyor. Üniversitenin hedefi gıda üretiminde kendi kendine yeterli olmak. Kampus de ise çim yerine doğal çayırlar restore edilmiş ve yerli ve yenilebilir meyve ağaçları dikilmiş. Bu arada bir iklim eylem planı da hazırlamış üniversite. MUM iklim eylem planına göre hedef 2011 yılında şebekeden elektrik kullanımını % 70 azaltmak ve 2014 yılına emisyonlarını ise % 50 azaltmak. Plan a göre 2020 yılına kadar sera gazı salımları sıfırlanacak. http://www.mum.edu/sustainability.html
Benim kaldığım yer Abundance Ecovillage, Bereket Eko Köyü. Fairfield’ın hemen kuzeyinde yer alıyor. Bereket Eko köyü, rüzgar ve güneşle güçlendirilmiş bir topluluk. Evlerin enerji ihtiyacı gün ışığı kullanımı, yüksek verimli kompakt floresan aydınlatma, dizüstü bilgisayarlar, yatay eksen çamaşır makineleri, topraktan jeotermal soğutma ile düşürülmüş durumda. Evlerin hepsi iyi izolasyonlu ve pasif güneş enerjisi kullanımı için tasarlanmış. Toprak borular evleri yazın serin ve taze hava almasını sağlıyor. Bütün evler sıcak suyunu kışın bile güneş enerjisi ile sağlıyor, nadiren gaz kullanmak gerekiyor. Yağmur suyu evlerin çatılarında toplanıyor ve saklanıyor. Her evin sarnıçı var. Atıksular ise devlet tarafından onaylanmış yerel bir arıtma sisteminden geçiyor. Bereket Ekoköyü ayrıca MUM’dan gelen öğrencilerin pratik yapabileceği bir merkezi de içeriyor. http://www.abundance-ecovillage.com/Main/HomePage
http://www.sustainablelivingcoalition.org
http://www.cypressvillages.com
http://www.pbase.com/hapm/ourhouse
Açık Radyo dinleyicilerinin en ilgisini çekecek haberlerden birisi herhalde KRUU-LP 100,1 FM http://www.kruufm.com
radyo istasyonu. Radyo tamamen güneş enerjisi ile yayın yapıyor ve kirli hiçbir enerji kullanmıyor. Radyo, kar amacı gütmüyor ve tamamen dinleyici destekli. Topluma hizmet veren düşük güçlü bir radyo istasyonu. Ancak 24 saat ve 7 gün yayın yapan KRUU da programların % 99,7 si 100 gönüllü tarafından üretilen 80 programdan oluşuyor. KRUU’nun misyonu sürdürülebilir bir toplum için Fairfield’e ses vermek, ve yaratıcılığı teşvik etmek, diyalog ve toplum katılımı ile toplumun sürdürülebilirlik için güçlendirilmesi.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC’nin 2007 tarihli raporunu güncelleyen yeni çalışması yayınlandı. Çalışma, iklim değişikliğinin insan aktiviteleri sonucu ortaya çıkan sera gazından kaynaklandığını bir kez daha ortaya koydu. Çalışmada, her kıtada, okyanus içi ve üstü sıcaklık ölçümleri yapıldı. Ayrıca daha önce yapılan 100 bilimsel çalışmadan da yararlanıldı. Sonuçlar, okyanusların ısındığını gösteriyor. Ayrıca buna bağlı olarak da, buharlaşma ve suyun tuzluluk oranının yıllar içinde arttığına işaret ediyor. Ayrıca, ortalama sıcaklıkların 1980’den bu yana en az 0.5 derece arttığı, her on yıllık sıcaklık artışının en az 0.2 olduğu da, çalışmanın sonuçları arasında.
Bu arada buzullar erimeye devam ediyor. Dünya artık Alaska’daki Çıkış Buzulu adı verilen buzul için fazla sıcak. Çıkış Buzulu, diğer buzullar gibi, geçtiğimiz 200 yılda 4 km’den fazla eridi. Alplerin en geniş buzulu Aletsch Buzulu da, 150 yıldır küçülmeye devam ediyor. İsviçre Buzul Takip Ağı, 2008’de 79 İsviçre buzulunun hızla küçüldüğünü açıkladı. New South Wales Üniversitesi’nin araştırmasına göre ise, eriyen buzullar nedeniyle deniz seviyesi yılda 1.2 mm yükseliyor. Bu da 2100’de denizlerin 55 cm yükselmiş olacağını gösteriyor. 2100’ün sonuna kadar, deniz seviyesinden 5000 metre yüksekte olan buzulların yok olacağının da altı çiziliyor.
Pew Çevre Grubu tarafından finanse edilen ve onlarca bilim insanıyla ekonomistin katkılarıyla hazırlanan rapor, buzulların erimesinin maliyetini ortaya koyan ilk çalışma. Rapora göre, buzulların erimesinin küresel tarım, emlak ve sigorta sektörlerine zararı, 2050’ye dek en az 2.4 trilyon dolar olacak ve 24 trilyon doları bulacak. Raporu hazırlayanlardan ekonomist Eban Goodstein, Kuzey Kutbu’nun dünyanın “kliması” olduğuna değindi. Eriyen buzullar, deniz seviyesini yükseltecek, sellere ve aşırı sıcak dalgalarına neden olacak. Rapora göre, şu anda bu olayların dünyaya yıllık maliyetinin 61-371 milyar dolar. Buzulların erimesinin tüm faaliyetlerin doğrudan etkilerinden daha tehlikeli olması ise, eridikçe atmosfere yayılan metan gazı. Metan gazı, iklim değişikliğinde karbon diyoksitten 21 kat daha etkili.
Tam da bu noktada, korkulanın gerçekleştiğini gösteren başka bir çalışma yapıldı. Alaska Fairbanks Üniversitesi tarafından yapılan araştırma, Sibirya’nın uzun yıllardır donmuş deniz yatağından büyük miktarlarda metan gazı salımı gerçekleştiğini gösteriyor. Zaten bunu dışardan görmek de mümkün, çünkü suyun üstünde kabarcıklar var. Araştırmaya göre Sibirya’nın deniz yatağından yılda 8 milyon ton metan gazı atmosfere yayılıyor. Oysa ki bilim insanları, bir yılda tüm dünyadan atmosfere yayılan metan gazı miktarının tamamının bu kadar olduğunu sanıyorlardı. Çalışma için, Doğu Sibirya’da 5000 alanda 2003-2008 arasında ölçümler yapıldı. Şu anda, Kuzey Kutbu’nda metan gazı yoğunluğu, son 400 bin yılın en yüksek seviyesine ulaşmış durumda.

Italya'da yürütülen bir araştırma, iklim değişikliğinin alerji mevsimini uzatabileceğini ortaya koydu. 26 yıldır yürütülen araştırma, her geçen yıl, polenlerin havada kaldığı sürenin uzadığına işaret ediyor. Polene bağlı alerjiler de bu nedenle yıl içinde daha uzun süreye yayılıyor. Italya'nın Bordighera bölgesinde 1981-2007 arasında yürütülen çalışma, ortalama hava sıcaklığında artış olduğunu da gösterdi. Bu nedenle bazı bitkilerin polen sezonunun uzadı ve toplam polen miktarı da arttı. Polen alerjisi olanlar dikkat!

Okyanus suyu sıcaklıklarının yükselmesi, yalnızca deniz aslanlarını değil, denizdeki tüm hayatı etkiliyor. 2009'da ABD kıyılarında yaşanan köpek balığı saldırılarında ani bir düşüş yaşandı. Bu tabii ki insanlar açısından iyi bir haber gibi görünebilir, ancak bilim insanları aksine işaret ediyorlar. Florida Üniversitesi'nden George Burgess, köpekbalıklarının belirli bir sıcaklığın altında yaşadıklarını, bu nedenle yaşayabilecekleri deniz suyu sıcaklığına sahip alanlara gitmeye başladıklarını açıkladı. Yani kuzeye doğru... 2008'de 41 olan köpekbalığı saldırı sayısı, 2009'da 28'e düştü. Ortalama olarak her yıl 40-50 saldırı yaşanırken, 2009'daki bu ani düşüşün sebebinin de küresel ısınma olduğu düşünülüyor, ancak insan acaba hepsini yüzgeçlerinden çorba yapmak için avladılarda denizleri boşalttılar mı diye düşünmeden edemiyor.

Amerika Maine Körfezi Araştırma Enstitüsü'nün son çalışmasına göre, balinacılık küresel ısınmaya katkıda bulunuyor. Ticari balinacılık, gerçekleştirildiği son yüzyıl boyunca yaklaşık 100 milyon ton karbon diyoksit salımına neden oldu. Bu miktar, 50 bin kilometre karelik bir ormanı yakmakla ya da 128 bin adet büyük spor arabayı 100 yıl boyunca her gün kullanmakla eşit sera gazı salımı anlamına geliyor. Araştırmayı yöneten Andrew Pershing, balinaların 'okyanusların ormanları' olduklarını söyledi. Balinalar, büyük ölçüde karbonu vücutlarında depoluyorlar. Öldürüldüklerinde ise bu gaz açığa çıkıyor. Yani bir balinayı öldürmek, karbon depolama sisteminden bir parçayı çekip, içindeki karbonu atmosfere salmak anlamına geliyor. Büyük balinalar, 9 ton karbon depolayabiliyorlar. Bu kadar karbonu ancak çok büyük ve çok eski ağaçlar depolayabiliyorlar. Vicdani nedenlerin yanında mantıkı olarak da bu bilgilere sahip olan ve gezegenin geleceğini düşünen kimsenin balinaları öldürmeye hakkı yok.

Bundan sonra, dünyadaki tüm meteoroloji ofisleri, hava sıcaklığıyla ilgili daha sık ve daha net ölçümler yapacaklar. Böylece iklim değişikliğiyle ilgili veriler artacak ve araştırmalarda kesinlik sağlanabilecek. BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, küresel iklim anlaşmasını engellemek isteyenlerin iklim değişikliği diye bir şey olmadığı yolundaki şüphelerini bilimsel biçimde yok edebilmek için çevre bakanlarına çağrıda bulunmuştu. İşte bu karar da, bu çağrıya verilen bir cevap.

Kasırgalar ve iklim değişikliği alanlarında çalışan ünlü bilim insanlarının hepsi, iklim değişikliği nedeniyle bundan sonra tüm dünyada daha az sayıda, ama daha kuvvetli kasırgalar yaşanacağı konusunda hemfikir olduklarını açıkladılar. Açıklama, pazar günü Nature Geoscience dergisinde yayımlandı. 2005'te Katrina Kasırgası'nın Louisiana ve Mississippi'yi vurmasından sonra, küresel ısınmanın kasırgaları arttıracağıyla ilgili tartışmalar artmıştı. Yeni araştırma, kasırgaların sayıca değil ancak kuvvet bakımından artacağını gösteriyor. Araştırma, Dünya Meteoroloji Organizasyonu panelindeki 10 bilim insanı tarafından 2 yıl süreyle yürütüldü. Bu süreçte, fırtınada rüzgar hızının %2 ile 11 arasında arttığı ancak sayılarında %6 ile 34 arasında azalma görüldüğü belirtildi. Rüzgarın hızında %11'lik bir artış, verdiği zararın %11 değil, %60 artacağı anlamına geliyor. Çalışma, saate 130 mili aşan rüzgarların bulunduğu 4 ve 5 numaralı kategorilerdeki kasırgaların, yüzyılın sonuna dek iki katına çıkacağını öngörüyor.
Siz de küresel ısınmaya karşı hükümetlerin harekete geçmesi gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Bu ancak yenilenebilir enerjilere gerekli yatırımın yapılması ve enerji verimliliği çözümlerine gerekli teşviklerin verilmesiyle mümkün olabilir. Nükleer enerji küresel ısınmanın önlenmesi önünde çok önemli bir engel, beraberinde pek çok tehlike getirecek bir tehdit. Siz de http://nukleer.greenpeace.org adresine girerek, nükleere karşı imzanızı atın, başkalarının da bu harekete katılmasını sağlayın.

Son 30 yıldır Hindistan ve Bangaldeş Bengal Koyu’ndaki minik adaya kimin sahip olduğu konusunda kavga ediyorlar. Bu sorunu bugün yükselen su seviyesi çözümledi. Artık ada yok... Jadavpur Üniversitesi’nden Okyanus Bilimci professor Sugata Hazra artık adanın tamamiyle sular altına gömüldüğünü belirtti. Hazra iki devletin yıllardır tartışıp yapamadıklarını küresel ısınmanın başardığını söyledi. Bilim adamları Bengal Koyu’ndaki su seviyesinin son 10 yılda alarm verecek derecede yükseldiğini söylüyorlar. Bildiğiniz gibi 1996 yılında da yine aynı bölgedeki Lohachara adası sular altına gömülmüştü. Küresel ısınma ile ilgili hemen harekete geçilmez ise o bölgede en az 10 tane daha ada yok olacak. Bu örnek bana paylaşılamayan bebeği ortadan kesip paylaştırmayı hatırlattı.

Bu arada sizlere tekrar Dünya Saati’ni hatırlatmak istiyorum. Binlerce kişinin ve yüzlerce şirketin Dünya Saatine katılım bildirdiğini, 27 Mart, yani yarın 20:30’da başta İstanbul olmak üzere pek çok ilde ışıkların 1 saatliğine kapatılacağı etkinliğe sizle de katılabilir bu sembolik etkinlikle bu konudaki rahatsızlığınızı dışa vurabilirsiniz.


NİSAN
Daha önce haberini verdiğimiz “İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Konferansı” sona erdi. Konferansa 35 bin kişi katıldı. Toplantıda doğanın haklarını tanıyan ilk evrensel deklerasyon oy birliği ile kabul edildi. Konferansla birlikte, yaklaşık 20 yıl önce Rio'da ortaya atılan "sürdürülebilir kalkınma" ve "koruma kullanma dengesi" gibi kavramların altının boş olduğu kabul edilmiş oldu. Konferans, gezegenin yaşamasıyla ilgili mücadelelerin asıl olarak toplumsal değişime odaklanması gerektiğini, çevreci teknolojilerin tek başına bir çözüm getiremeyeceğini ortaya koydu. Deklarasyonda, dünyanın kendi başına bir canlı varlık olduğu ilk defa bilim insanları, sivil toplum kuruluşları ve devlet kurumlarının oy birliği ile kabul edildi. "Doğa Ana"nın yaralı olduğunun ve bu nedenle insanın geleceğinin tehlike altında olduğunun altı ayrıca çizildi. Doğanın yaşam hakkını kabul etmeden, insan hakları ihlallerinin de son bulmayacağı belirtildi. Konferansta, doğanın yaşama ve var olma; saygı duyulma; kendini insan tarafından rahatsız edilmeden var etme; su döngüsünü devam ettirme gibi haklara sahip olduğu kabul edildi. Öte yandan, Birleşmiş Milletler altında doğa hakkı ihlallerinden sorumlu olacak bir mahkemenin kurulması gerektiği ortaya kondu.

Dağcılar, Everest'de yıllardır duran çöpleri temizlemeye karar verdiler. Böylece dünyanın en yüksek temizlik kampanyası da başlamış oldu. Geçmişte çok sayıda Nepalli ve yabancı dağcı Everest'in tepesindeki çöplerin bir kısmını toplamıştı. Ancak Extreme Everest 2010 Tırmanışı'nın lideri bugüne kadar kimsenin 8.000 metreye çıkıp oradaki çöpleri toplamaya cesaret edemediğine dikkat çekiyor. Çünkü bu bölge oksijenen çok az olması nedeniyle "ölü bölge" olarak biliniyor. 8.000 metreye çıkıp çöpleri toplayacak olan ekibin üyelerinden Namgyal "İlk kez bu yükseklikte temizlik yapılacak. Çok zor ve çok tehlikeli" diyor. Everest'in tepesindek çöplerin geçmişte karların altında kalmıştı. Ancak iklim değişikliği ile bu karların büyük bir kısmı eridi ve çöpler açığa çıktı. Everest Dağı da "dünyanın en yüksek çöplüğü" haline geldi. Bu çöplerin büyük bir kısmı ise zirveye tırmanan dağcılara ait. Dağcılar zirveden biran önce inmek için telaşla kullanmadıkları eşyalarını ve çöplerini geride bırakıyorlar. Bu da yıllar içinde bölgeyi çöplük haline getiriyor.

Aralık ayında düzenlenen BM Kopenhag İklim Konferansı'nın alternatifi olarak Bolivya'da düzenlenen zirveye katılanlar, Bolivya lideri Evo Morales'in girişimini övdü. Cochabamba kentinde düzenlenen 3 günlük toplantının adı, "Halkın İklim Değişimi ve Doğa Ana'nın Hakları Konferansı". Dünyanın çeşitli yerlerindeki pekçok aktivist, bu hükümetin ortaya koyduğu yaratıcı, ilham verici vizyonun bir parçası olmak istiyor. Bolivya hükümetinin önerilerinde, kendi hükümetlerinin önerilerinde bulamadıkları birşeyler buldular. Zirvede ABD'den yüzlerce insan vardı çünkü Amerikan kongresi, hala kömür ve nükleer sanayilerini desteklemekten bahsediyor. Bolivya hükümeti ise Doğa Ana'nın haklarından, iklim değişiminden sorumlu insanların yargılanacağı uluslararası bir mahkeme kurmaktan, "iklim borcundan", kimin kime borçlu olduğundan söz ediyor... Bolivya'da olanlar bir umut ışığı. Tabii Cochabamba, BM görüşmelerine bir alternatif değil. Morales hükümetinin ilan ettiği vizyon, BM sürecini Kopenhag'da vardığı uçurumun kıyısından döndürmek. Çünkü Kopenhag'da iklim pazarlıkları, Kyoto Protokolü'nün de birkaç adım gerisine gitti.

İzlanda'daki yanardağın püskürttüğü küllerin çevreye zararının, bu yüzden kalkamayan uçaklardan daha az olduğu bildirildi. İngiltere'deki Durham Üniversitesinin tahminlerine göre, patlamanın ilk günlerinde çevreye yayılan karbondioksit günde 150 bin tondu. Bölgede normal tarifeler çerçevesinde uçan uçakların günde yaydığı karbondioksit miktarının ise bunun üç katından fazla olduğu bildirildi. Avrupa Çevre Kurumunun 2007'deki verilerine göre, 32 Avrupa ülkesindeki hava trafiğinin günde yaydığı karbondioksit miktarı 510 bin ton. Kül bulutları yüzünden uçuşların üçte ikisi iptal olunca günde 340 bin ton karbondioksitin çevreye yayılması önlenmş oldu. Bilim adamları, uçakların karbon emisyonları ve çıkardıkları diğer kimyasallarla küresel ısınmada önemli rol oynadığını belirtiyor. Uzun sözün lafın kısası bu uzun isimli yanardağ bir çok çevre kuruluşunun yapmaya çalıştığı şeyi başardı diyebiliriz. Teşekkürler Doğa Ana.

Münih Reasürans'ın risk araştırmaları müdürü Peter Höppe, Asya devi Çin'in doğal afetlere fazlasıyla açık bir konumda bulunduğunu belirtti. Deprem, kasırga, sel ya da kuraklık... 1900 yılından bu yana en çok can kaybına yol açan on depremden dördü Çin'de kaydedildi. Peter Höppe deprem dışındaki diğer doğal afetlerin şiddetinin küresel ısınmaya bağlı olarak arttığına dikkat çekiyor. Çin'in kuzeyi, iç bölgeleri ve güney batısı kuraklıktan etkilenirken, sahil şeridini ise, küresel ısınma nedeniyle seviyesi yükselen deniz sularının tehdidi altında. Son araştırmalar deniz seviyesinde 50 santimetre ila bir buçuk metre arasında bir yükselme öngörüyor. Burada deniz seviyesi yükselirken, kara da giderek suya gömülüyor. Bu durum deniz seviyesindeki yükselme oranını da çok daha belirgin bir hale getiriyor. Uzun vadede iklim değişikliğinin hayatımızı nasıl etkileyeceğini ve değişikliği önleyebilmek için neler yapılması gerektiğinin düşünülmesi gerekli.

Tam da bu sırada bilim insanları, cumhurbaşkanları ve sanatçıların da dahil olduğu 15 bin kişinin katılması beklendiği İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Konferansı Bolivya Cochabamba’da gerçekleştirilecek. Tüm dünyada hayal kırıklığına neden olan Kopenhag sonrasında çözüm için umutların bağlandığı İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Konferansı’na, 100 ülkeden 7500 delege katılacak. Bolivya Konferansı’nın temel amacı, tüm dünya insanlarının katılımıyla küresel üretim ve tüketim modelinde yapısal bir değişim yaratmak. Konferansta, iklim değişikliğine köklü çözüm üretmek amacıyla dünyada ilk defa “Doğa Ana Hakları” konuşulacak ve doğa hakları konusunda evrensel bir beyanname oluşturmanın ilk adımı atılacak. Konferansta ayrıca Birleşmiş Milletler bünyesinde doğa hakkı ihlallerinden sorumlu olacak bir mahkeme veya başka mekanizmaların kurulması tartışılacak. Konferans sonunda Kopenhag hayalkırıklığını tekrar yaşamamayı umuyoruz.

Geçtiğimiz hafta İzlanda’da harekete geçen yanardağdan yayılan kül bulutları uçakları tehdit ediyor. Uzmanlar kül parçacıklarının uçakların düşmesine neden olabileceği konusunda uyarırken, kül bulutlarının uçak seferlerini engelleyerek yanardağdan çıkan sera gazından daha fazla sera gazı önlediğini söylüyor. Yanardağ bulutlarının hava durumuna da etkisi var. Meteorologlar, güçlü bir volkan patlaması ile kül bulutlarının yerküreyi sararak hava akımlarını değiştirebileceğini söylüyor. Ayrıca yanardağ patlamasıyla havaya salınan kükürt parçacıkları sülfürik asit damlacıklarına dönüşerek yeryüzüne vuran güneş ışınlarında saçılmaya ve ışınların yeniden uzaya geri yansımasına neden oluyor. Bunun sonucu da yerkürenin ortalama sıcaklığında düşüş meydana geliyor. Uzmanlara göre, bu güçlü sülfürik asit parçacıkları bir süre stratosferde asılı kalıyor ve yol açtığı iklim değişikliği de kısa sürede aşılamıyor. Küresel ısınmada bir yıl kazandıysak şayet bunu boşa harcamamak enerji devrimini biran önce hayata geçirmek gerek.

İspanya'nın, son 30 yılda kuzey yarımküredeki diğer ülkelerden daha hızlı ısındığı ortaya çıktı. İspanya Çevre Bakanlığı tarafından sunulan CLIVAR araştırma programının İspanya bölümünün raporunda, ülkedeki sıcaklıkların 1975’den bu yana sadece 10 yılda ortalama yarım derece arttığı, bu oranın kuzey yarımküredeki diğer ülkelerin ortalamasından yüzde 50 daha fazla olduğu belirtildi. Raporda, kıyı bölgelerinde deniz seviyesinin de arttığına değinilerek, Atlantik kıyısında deniz seviyesinin 20. yüzyıl boyunca yılda 1.4 milimetre arttığı, deniz seviyesinin aynı yüzyılın ikinci yarısında ise yılda 2 milimetre artış gösterdiği ortaya konuldu. Rapor, Akdeniz kıyısında ise, deniz seviyesinin yine 20. yüzyılın ikinci yarısında yılda 1.2 milimetre arttığını gösterdi. Bilimadamlarının, 21. yüzyılın sonunda yaz aylarındaki sıcaklık artışının 6 derece, kış aylarındaki artışın ise 2-3 derece olacağını, yağış miktarındaysa düşüş kaydedileceğini öngördükleri belirtildi. İklim değişikliği hali hazırda, İspanya’daki bazı üzüm yetiştiricilerini üzüm bağlarında gölgelik kurulması, ısıya dayanıklı ekinler geliştirilmesi ve daha serin olan dağ yamaçlarına doğru kayılması gibi farklı alternatifler bulmaya zorluyor. Akdeniz kuşağında yer alan Türkiye de küresel ısınmadan en çok etkilenecek ülkelerin başında geliyor.

İngiltere'de çevrenin büyük ölçüde zarar görmesine neden olan olayların "soykırım" ile eşit muamele görmesi yönünde bir kampanya başlatıldı. Kampanyada Birleşmiş Milletler'in ekolojik yıkımları, barış karşısında işlenmiş ilk beş suç listesi içine alması isteniyor... Bu sayede ekolojik suçlar da Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanabilecek. Kampanyayı hukuk konusunda bir dahi olarak kabul edilen İngiliz Polly Higgins yürütüyor. Bu fikir, maden, kimyevi madde sektörü, tarım ve fosil yakıtlar gibi büyük endüstriler üzerinde etkin olabilir. Kampanyanın yürütücüleri ekolojik suçlar arasında iklim değişikliğinin olmadığını iddia eden "iklim inkarcıları"nın da girmesini istiyorlar. Bu yaklaşım onları fazla cidiye almak bence ancak dünyamızda bir biyolojik soykırım olduğunun da ispatı sabit. Yakında çıkacak olan “Yasak Meyve: Cehennemden Çıkış” adlı kitabımda bu konuya bütün bir bölüm içinde değiniyorum.

İngiltere’de bulunan Lydd Havalimanı’nın genişletme çabaları ve buna karşı çevrecilerin mücadelesi devam ediyor. Havalimanının yılda 500,000 yolcu kapasitesine genişletilmesi muhalefete takıldı. İklim değişikliği kampanyacıları genişletme planının iklim katili olması yanında yerel biyolojiyi de değiştireceğini belirtiyor. Shepway meclisinde genişletme kararı reddedildi. Yerel halkın küçük bir bölümü iş olanaklarının çoğalacağını düşündükleri için genişletme kararına olumlu bakıyor. Geriye kalan çoğunluk ise ortaya çıkacak gürültü kirliliği ve çevre tahribatının boyutunun çok büyük olacağı görüşünde. Atıklar ve gürültü özellikle kuş çeşitliliği açısından zengin olan bölgede bir çevre yıkımına yol açacaktı.

BM Kopenhag İklim Zirvesin’in başarısızlığından sonra ilk iklim toplantısı Bonn’da yapılacak. Hükümetlerden karbon salımı azaltılmasındaki eksiklikleri ve iklim değişikliği önlenmesi konusunda acilen bir şeyler yapmaları bekleniyor. Hükümetlerin uzlaştığı Kopenhag Mutabakatı’nda bazı kararlar alınmıştı. Örneğin küresel ısınmayı iki derecenin altında tutmak amacıyla karbon salımını azaltmak. Şu anki gidişata bakılırsa küresel ısınma üç dereceden fazla olacak. Bu ısınma gezegen için bir felaket olup, insanlar için ekinleri telef edeceğinden, açlık, ısınmaya ve iklim olaylarına bağlı ölümler demek. Bonn şehrinde yapılacak toplantıda hükümetler Kopenhag’da ki başarısızlıklarını telafi etmeye çalışacak. Alınması gereken tedbirlerde herhangi bir gecikme finansal açıdan ve insan hayatı için ölümcül bir hata olacak. Artık hükümetlerin zaman kaybettiren birbirlerini suçlama oyunlarına bir son verip iklim krizi hakkında bir şeyler yapması gerekiyor. Çünkü küresel ısınma bizi beklemiyor.

İklim konusunda bir başka haber. Dünya Bankası güya iklim değişikliğine destek olmaya karar verdiğini açıkladı. 3.75 milyar dolar değerindeki bu desteğin 260 milyon doları yenilenebilir enerji, 485 milyon doları kömür ulaşımı ve ocaklarının verimliliğinin arttırılması ve geriye kalan 3.05 milyar doları ise kömür gücüyle çalışan güç istasyonları için kullanılacak. Bu karar modası geçmiş kömür bazlı enerji üretimini destekliyor. Başka bir deyişle kirli enerjiye destek verilecek. Dünya Bankası’nın ileride vereceği yeni desteklerin karbon yoğunluğu düşürecek projelere yönelik olacağını umuyoruz, kömüre değil.

Asya'nın kalbinde bulunan buzullar giderek azalıyor. Tibet Platosu bir bütün olarak, geçtiğimiz yüzyılda 0,74 dereceye ulaşan küresel ortalamadan iki kat, bazı noktalarında ise daha da hızlı ısındı. En az iki binyıldır görülmemiş bu ısınma oranlarının, yüksek rakımlarla alçak rakımları ender bir biçimde biraraya getiren ve bu yüzden iklim değişimlerine çok hassas olan buzullar üstündeki etkisi amansız oldu. Tibet Platosu’nun bu kesimindeki buz örtüsü 1970'lerden beri yüzde 6'dan fazla küçüldü. Çinli uzmanlar mevcut eğilimlerin değişmeksizin sürmesi halinde, platodaki buzulların yüzde 40'ının 2050 yılına dek yok olabileceğini öngörüyor. Bu da geriye dönüşü olmayan bir çevre yıkımına yol açacak.

İklim değişikliğinin insan sağlığı üzerinde çok olumsuz etkileri olduğuna yönelik görüşleri destekleyen bilimsel verilerin arttığını belirten Dünya Sağlık Örgütü (WHO), üye ülkelere ortak hareket etme çağrısında bulundu. Dünya Sağlık Örgütü’nün aylık bülteninde, iklim değişikliğinin insan sağlığı üzerinde çok büyük boyutta etkili olacağını destekleyen delillerin artığı belirtilirken, ısı ve deniz seviyelerinin yükselmesi, sel gibi felaketlerin artmasının su kaybına ve kirliliğine yol açtığı, bunun da sindirim yolu hastalıklarını körüklediği kaydedildi. Rapora göre, ısı değişimleri sıtma ve kızıl gibi vektörle bulaşan enfeksiyonların artışını tetikleyecek, bulaşıcı hastalıkların sıklaşmasına neden olacak.

İklim değişikliği hali hazırda bizi midemizden vuruyor olabilir. Yeni araştırmalar son altmış yılda Montana’daki ortalama sıcaklığın arttığını ortaya çıkardı. Sıcaklığın artması daha az buğday demek. Montana Eyalet Üniversitesi’nden Luther Talbert ve çalışma arkadaşları 1950’den 2007 yılına kadar olan sıcaklıkları inceledi. Zaman içinde en çok ısınan her yıl yaklaşık 0.1 derece ile Mart ayı oldu. Isınmanın sonucunda çiftçiler artık ekime 10 gün önce başlıyorlar. Aynı zamanda Haziran ayındaki ısınma nedeniyle daha az buğday hasadına neden oluyor. Buğday tanelerinin daha hafif olması da cabası. İklim gözümüzün önünde değişiyor, ve yakında gıda güvenliğini çok daha ciddi tehdit edecek.

Bir başka deniz haberi de Maldiv’lerden. İçinde bulunduğu küresel ısınma nedeniyle sular altında kalacağı tahmin edilen Maldivler, bir şirket tarafından yüzen bir tesise çevrilecek. Küresel ısınmanın ülke olarak ilk kurbanlarından olması beklenen, denizlerdeki su seviyesinin yükselmesiyle okyanusa gömülmesi kesin olan Maldivler, bir Hollanda şirketiyle yüzen bir yapı inşası konusunda çalışma yapması için anlaştı. Eğer öngörüler gerçekleşir ve su seviyesi 18-59 santim yükselirse, Maldivler 2100 yılında Hint Okyanusu tarafından yutulmuş olacak. Maldivler’in 100 bin nüfuslu başkenti Male, hali hazırda 30 milyon dolara mal olan bir duvarla yükselen su seviyesinden korunuyor. Umarız ki geç olmadan küresel ısınma konusunda bir şeyler yapılır ve korkulan gerçekleşmez.

Sürrdürülebilir ulaşım derken iPad’ler dolaylı olarak gezegeni öldürecek gibi görünüyor. Nasıl mı? Apple Ipad’e beklenen talebin hali hazırda eko-araçların pil tedariğinin sağlanması çabalarını tehlikeye attığı belirtildi. Ipad’e talebi azaltmak amacıyla sosyal medya, viral pazarlama ve ağızdan ağıza reklamı deneyecek olan aktivistler, iPad ve Apple ürünlerinin “kimse için iyi olmadığı” mesajını verecekler. iPad üretiminin, çok değerli yüksek kapasiteli (lityum) pil stoğunu tamamiyle kendisine bağlayacağı belirtiliyor. iPad’in bir yılda kullanacağı lityum ile yüzellibin eko-araç üretilebilir. Eko-araç üretiminin durdurulmasının karbon salımı hedefleri tutturulmasını sekteye uğratacağı düşünülüyor.

2009 yılının Aralık ayında Kopenhag’da başarısızlıkla sonuçlanan Dünya İklim Zirvesi'nin hayal kırıklığı devam ediyor. Ne sanayi ülkeleri ne de kalkınmakta ve gelişmekte olan ülkeler, herkesi tatmin edecek bir iklim koruma anlaşmasının nasıl oluşturulabileceği konusunda bir fikre sahip. AB’nin şu anda geçerli olan iklim koruma formülü 20, 20, 20 rakamlarından oluşuyor. Yani sera gazı salınım oranlarının 1990 yılına kıyasla yüzde 20 azaltılması, enerjinin yenilenebilir kaynaklardan yüzde 20 oranında sağlanması ve enerji tüketiminin, daha etkin kullanımla yüzde 20 azaltılması. Avrupa Birliği, 2007 yılında kararlaştırdığı hedeflere 2020 yılına kadar ulaşmayı planlanıyor. Ancak iklim korumanın öncüsü olarak kâğıt üzerinde formüle edilen talepler ile gerçekler birbirine pek uymuyor. Avrupa’nın iklim değişikliği konusunda öncü olma isteği yakın zamanda gerçekleşecek gibi durmuyor.

Deutsche Bank İklim Değişikliği Danışmanları tarafından hazırlanan bir rapor, karbon emisyonlarının azaltılması ve iklim değişikliği politikaları açısından düşük karbon ekonomisine geçişte Çin ve Almanya'nın son derece iyi konumda olduğunu ortaya koyuyor. Deutsche Bank raporuna yeni hedefin yıllık karbon emisyon oranını 2.8 gigaton azaltmak olduğu belirtildi. Raporda yer alan verilere göre, Almanya düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde lider konumda yer alıyor. Çin ise son dönemde birim milli gelir başına kurduğu yenilenebilir enerji kapasitesi ile hem Almanya hem de ABD'yi geride bırakmış durumda. Fakat bunun yanı sıra birim milli gelir başına düşen karbon emisyonuna da bakmak gerekiyor. Yenilenebilir enerjiler doğru yolda atılmış önemli bir adım, fakat kişi başına üretilen karbon emisyonuna baktığınızda, ABD ve Çin'in geride kaldığını görüyoruz.

MAYIS
Avrupa Komisyonu Çevre Genel Müdürlüğünden çevre uzmanı Octavian Stamate, ''Çevre faslı konusunda müzakereler başarıyla sonuçlandığında müzakerenin en önemli ve zorlu fasıllarından biri de başarıyla sonuçlanmış olacaktır ve Türkiye AB üyesi olmaya hazır olacaktır'' dedi. ''AB müktesebatına uyum çerçevesinde Türkiye'nin enerji ve çevre politikaları'' konulu oturumda sunum yapan Stamate, 21 Aralık 2009'da yapılan Türkiye-AB katılım konferansında çevre faslının açılması kararının alındığını anımsatarak, çevre mevzuatının hem en karmaşık mevzuatlardan biri olduğunu, hem de bu müktesebatla uyumun yüksek yatırım gerektireceğini söyledi. Stamate, mevzuatın müktesebatla uyumlu hale getirilmesinin yeni mevzuat anlamına geldiğini anlatan Stamate, sadece yazılı kuralları kabul etmenin yetmediğini, bunların yerine getirilmesi gerektiğini kaydetti. Stamate, Türkiye'nin çok ciddi planlama yapması gerektiğini ifade ederek, ''İklim değişikliği müktesebatın çok önemli parçası. Türkiye'den beklenen, bu konuda daha gayretli olması ve salımları azaltma gayretlerini yükseltmesi, ayrıca AB devletlerinin taahhütlerine yakın taahhütlerde bulunması'' diye konuştu. Bunun geleceğini yaklaşık bir yıldır bu pogramda söylüyor, hazırlık çağrısı yapıyoruz.

Küresel ısınmanın etkileri, Everest'e tırmanmak isteyen dağcıların da işini zorlaştırıyor. "Dünyanın Damı" Everest’e 20 kez tırmanarak rekor kıran Nepalli Şerpa Apa, küresel ısınma yüzünden zirveye çıkmanın her geçen gün zorlaştığını söyledi. Şerpa Apa gazetecilere yaptığı açıklamada, artan ısının zirveye giden patikalardaki buzullarla karın büyük bölümünü erittiğini belirterek, bunun, dağcıların üzerinde buzulların bulunmadığı kayalık yüzeylerde kramponlarını kullanarak tırmanmalarını zorlaştırdığını söyledi. Cumartesi günü zirveye 20. kez çıkarak kendi rekorunu kıran Apa, Everest’e ilk kez tırmandığında zirveye giden patikada çıplak kayalıkların pek bulunmadığını, şimdiyse yolun çıplak kayalarla dolu olduğunu belirtti. Apa, buzulların erimesinin ayrıca derin yarıkların açılmasına yol açtığını, bunun da dağcıları tehlikeye attığını kaydetti. Everest’e ilk kez 1989’da tırmanan Apa, üç yıldır küresel ısınmanın Himalayalardaki olumsuz etkisine dikkati çekmek için mücadele ediyor.

NASA ile İngiliz Meteoroloji Dairesi’nde çalışma yapan bağımsız bilim insanları, 2010’un, bilinen en sıcak yıl olabileceğini açıkladı. Bu ihtimalin, yüzde 50’den daha yüksek olduğu belirtildi. NASA’dan James Hansen, “Geçtiğimiz 12 ayın küresel sıcaklık ortalaması, son 130 yılın en sıcağıydı” dedi. Meteoroloji Ofisi’nin başında bulunan Vicky Pope ise “Avrupa’da kış soğuktu, fakat küresel olarak bakarsak ocaktan marta kadar olan zaman dilimi, en sıcak 7 yıl başlangıcından biriydi” diye konuştu. Uzmanlar, bu durumu rüzgâr ve okyanus akıntısı El Nino’ya bağladı. Buna göre El Nino, okyanustan atmosfere yüksek miktarda ısı salınmasına neden oluyor. Dünyayı etkileyen sıcaklık trendinin, yılın kalanında da devam etmesi bekleniyor.

İklim Adaleti Hareketi tekrar biraraya geliyor. Almanya, Bonn'da yapılacak olan toplantıya Türkiye'den "İklim için gençlik hareketi" de katılacak. Yapılan açıklamada, Kopenhag’daki zirvenin başarısızlığından sonra Cochabamba, Bolivya’daki toplantıdan ilham alan ve yeniden işe koyulan iklim adaleti hareketi (CJA), artık işi yanlızca iklim adaleti talep etmekten öteye taşımak ve ön saflarda mücadele etmek için buluşulduğu belirtildi. Grup, sahte çözümlere karşı doğrudan mücadele etmek, kendi hayatlarımızın kontrolünün kendi ellerimizde olduğunu hatırlatmak için Bonn’da olacaklarını açıkladı. 2 yıl önce, bir Latin Amerika ağı olan “Küresel Minga” 12 Ekim’in “Dünya Ana’yı Koruma Günü” olarak anılmasını talep etti. Bu çağrıya kulak verilerek, 12 Ekim gününü “İklim Değil Sistem Değişimi!” sloganlı doğrudan eylem gününe çevirme çağrısı yapıldı. Bu slogan ilk kez Kopenhag’da düzenlenen küresel eylemlerde dillendirilmişti.

Avrupa Komisyonu tarafından açıklanan bir rapora göre Avrupa kıtasında kuraklık ve su kıtlığına önümüzdeki yıllarda daha fazla rastlanacak. Ancak, daha önceki öngörülerden farklı olarak su kaynaklarının azalması sadece Akdeniz havzasını değil, Belçika ve Çek Cumhuriyeti gibi nispeten Kuzey’deki ve daha fazla yağış alan ülkeleri de etkileyecek. Avrupa Komisyonu’nun Çevreden Sorumlu Üyesi Janez Potocnik, su politikalarının sürdürülebilir olması gerektiğine dikkat çekerek gelecekten su ödünç alınamayacağının altını çizdi. Ancak, Komisyon’un su kıtlığı karşısında öne sürdüğü ‘çözüm’ su kullanım fiyatlarının artırılmasından öteye gidemiyor. Öte yandan, sorunun kaynağında yatan iklim değişikliği ile mücadelede Avrupa Birliği de dünyanın geri kalanı gibi ayak sürümeye devam ediyor. Avrupa Birliği’nin mevcut sera gazı emisyonu azaltım hedefi 1995 rakamlarına göre, 2020’ye kadar yüzde 20. Bu oran Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin öngördüğü gerekli oranın çok altında kalıyor. Komisyon 26 Mayıs’ta, bu hedefin yüzde 30 seviyesine çıkarılması halinde AB sanayisinin nasıl etkileneceğine ilişkin bir rapor yayımlayacak.

Kaliforniya Üniversitesi'nden Barry Sinervo ve ekibinin yaptığı araştırma, iklim değişikliği nedeniyle kertenkele neslinin yüzde 20'sinin 2080'e kadar tükenebileceğini ve bunun ekosistem ile besin zincirini olumsuz etkileyeceğini ortaya koydu. Kertenkele nesli ve özellikle 1975'den bu yana sıcaklığın artmasının bu hayvanlar üzerindeki etkisinin incelendiği geniş çaplı bir araştırmanın verilerine dayanarak bilgisayar ortamında bir model oluşturan bilim adamları, 34 kertenkele ailesinin neslinin tükenebileceğini ve bunun iklim değişikliğiyle bağlantılı olduğunu belirttiler. İklim değişikliği nedeniyle Meksika'daki kertenkelelerin yüzde 12'sinin neslinin tükendiğine dikkati çeken bilim adamları, sıcak havayı seven bu hayvanların bile dayanma sınırının sonuna geldiğini, sıcaklığın artması nedeniyle gölgede kalmayı tercih etmeleri ve bu durumun da yiyecek bulma olasılığını azaltması nedeniyle kertenkele neslinin yüzde 20'sinin tükenebileceğini kaydettiler. Ünlü "Science" dergisinde yayımlanan araştırmada, kertenkelelerin neslinin yaklaşık yüzde 6'sının 2050'de tükenebileceği ve bunun önlenemeyeceği, ancak iklim değişikliğini azaltmaya yönelik büyük çabalarla 2080 senaryosunun değiştirilebileceği ifade edildi. Yaşam zincirinin halkaları birer birer kopmadan harekete geçme zamanı geldi de geçiyor.

Sizlere Çarşamba günü Birleşmiş Milletler’in yayınladığı rapora göre dünyada hayvan ve bitki çeşitlerinin yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu anlatmıştım. Bugün rapordaki diğer vahim tespitlerden bahsetmek istiyorum. Rapora göre, orman kıyımı, iklim değişikliği ve orman yangınlarının sonucunda, sıcak ve nemli Amazon ormanı tamamiyle yok olup yerini tropikal bölgelere özgü kuru ve çorak savana denilen bitki örtüsüne bırakabilir. Rapor böyle bir durumun, sık sık yangınlara neden olabileceği, iklim değişikliğine yol açan karbondiyoksit salımlarını artırabileceğini ve tarımı tehlikeye sokan aşırı kuraklığa yol açabileceğini belirtiyor. Rapor ayrıca, Afrika kıtasında, Atlantik Okyanusu’ndan Kızıldeniz’e uzanan sahil kuşağının da tehlikede olduğuna dikkat çekerek, zaten kuraklıkla pençeleşen ve savanadan oluşan Sahil’in, iklim değişikliği ve doğal kaynakların aşırı kullanımı sonucu tamamen bir çöle dönüşme riski taşıdığını vurguluyor. Bunların yanısıra, gezegendeki adaların, denizlerin ve tatlı su kaynaklarının da tehlikede olduğu bildiriliyor. Herhangi bir adanın ekosisteminin kırılgan ve eşsiz olduğunu belirten rapor, nüfus hareketlerinin adaların dengesini bozduğu, adaların korumalı bölgelerine hastalık taşıdığını ve avcı hayvanların bu bölgelere akın etmesine yol açtığını ifade ediyor.

ABD hükümetinin uzun zamandır beklenen iklim değişikliği tasarısı açıklandı, fakat gözlemciler Kongre'de zorlu bir mücadeleyle karşılaşacağını söylüyorlar. Yasa tasarısı 2020 yılına değin ABD'nin atmosfere saldığı karbon gazını yüzde 17 oranında düşürmeyi hedefliyor. Tasarıda ayrıca denizde petrol aramayı kısıtlayan önlemlerin hafifletilmesi teklif ediliyor, ancak Meksika Körfezi'ni etksi altına alan petrol sızıntısının ardından bu maddenin alacağı destek üzerinde soru işaretleri var. Ajanslar, kömürle işleyen termik santraller gibi karbon salımı yüksek tesislere yol açtıkları kirliliğin maliyetini ödemelerinin isteneceğini bildiriyor. Tasarıda temiz enerji teknolojisini geliştirmek için şirketlere yılda 2 milyar dolar teşvik sağlanması planlanıyor.

Aksaray Üniversitesi ve Türkiye Tabiatını Koruma Derneğinin işbirliğiyle "Ekoloji 2010 Sempozyumu"na katılan Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Zooloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Dürdane Kolankaya, iklim değişikliğinin yaban hayatını olumsuz etkileyeceğini ve türlerin yok olacağnı belirtti. Araştırmalara göre ortalama sıcaklığın yalnızca 1,5 derece artması, bugün bilinen türlerin üçte birinin yok olmasına yol açacak. Ekosistem içerisindeki bazı türlerin yok olması bekleniyor. Defenders of Wildlife verilerine göre, küresel ısınmadan en çok etkilenecek canlıların başında geyikler, arktik foklar, kutup ayıları, penguenler, gri kurtlar, deniz kaplumbağaları ve alabalıklar geliyor. İklim değişikliğinin deniz kaplumbağaları üzerindeki etkisi hali hazırda başladı. Akdeniz kıyısındaki kumsallara yumurtasını bırakan deniz kaplumbağaları artık 10 gün erken yumurtluyor. İklim değişikliğinin ülkemizde Akdeniz kıyısındaki kumsallara yumurtasını bırakan deniz kaplumbağalarının üreme dengesini bozacağı, sıcaklık artışıyla birlikte yumurtadan çıkan dişi yavru sayısı artarken erkek yavru sayısının da azalacağı bildirildi.

Çin Devlet Kalkınma ve Reform Komitesi İklim Değişikliği Müdürü Su Wei, gayri safi yurt içi hasılada birim başına düşen karbon emisyonunu 2020 yılında 2005 yılına göre yüzde 40-45 oranında azaltma taahhüdüne sadık kaldıklarını, ancak karbon emisyonu miktarına daha mantıklı bir sınır getirilmesine ihtiyaç duyduklarını söyledi. Beijing’de devam eden Yeşil Ekonomi ve Uluslararası İklim Değişikliğiyle Mücadelede İşbirliği Konferansı’nda 9 Mayıs’ta bir konuşma yapan Su Wei, Çin hükümetinin iklim değişikliğiyle mücadeleye verdiği büyük önemi vurguladı. Çin’in sanayileşme, kentleşme ve modernleşme sürecini henüz tamamlamadığını, bu yüzden Çin için en öncelikli görevin kalkınma olduğunu belirten Su, dolayısıyla karbon emisyonu miktarına daha mantıklı bir sınır getirilmesine ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Ülkeler için mantıklı olan sınırın doğa için hiç de mantıklı olmayabileceğini gözden kaçırmamak gerek.

Saçma bir hijyen anlayışıyla hayatımızın her alanına giren naylon poşetler, doğayı olumsuz etkilemeye devam ediyor. Petrol ürünlerinden olan naylon poşet yerine file kullanımı özendirilmek amacıyla ’’İklim İçin Yeşil File Kampanyası’’ başlatıldı. Kampanyanın tanıtımında yapılan konuşmada, iklim değişiklerinin temel nedeninin fosil yakıtlarının kullanımı olduğunu kaydedildi. Bir poşetin doğadan yok olması 400 yılı buluyor. Bir naylon poşet, ortalama ömüre göre 5 insan nesil sonra yok oluyor. Beş kişiden biri, naylon poşet kullanmaktan vazgeçse bunun sonunda bir nesil boyunca 31 milyar 46 milyon 400 bin poşetten kurtulacağız. Kadıköy ve Bakırköy belediyelerinin başlattığı gibi poşet kullanımının yasaklanması beklemeden gönüllü olarak alışverişte yeşil file, bez torbalar ve dönüşümlü kağıtlar kullanmaya başlamalıyız, belediyemizi yasaklamaya zorlamalıyız.

Bunları derken bakın ne oluyor. Dünyada, kişi başına düşen enerji kullanımı sürekli bir artış eğilimi içerisinde. 2020 yılında tüm dünyanın enerji talebinin, bugünkü enerji talebine göre yüzde 65 daha fazla olacağı açıklandı. 2050 yılındaki enerji talebinin ise yüzde 250 kat daha fazla olacağı tahmin edilmekte. Bu gidişle 2030 yılına kadar petrol, doğal gaz ve kömürün diğer yakıtlara göre hakim durumda olması bekleniyor ancak bu dünyanın sonu olur. Yeni rezervler bulunmadığı takdirde, petrolün 41 yıl, doğal gazın 62 yıl ve kömürün 204 yıl sonra biteceği öngörülüyor ancak bu yakıtların artık yerin ve okyanusların dibinde kalması gerekiyor ki iklim değişikliği alıp başını daha da kötü hale gelmesin. Fosil kaynakların yoğun olarak kullanılmasıyla tüm dünyada Karbon emisyonlarının artışı ve küresel ısınma nedeniyle ekolojik dengenin alarm vermeye başlaması enerjinin verimli kullanılmasını ihtiyaçtan çok bir zorunluluk haline getirdi. En temiz enerjinin hiç üretilmemiş enerji olduğu düşünüldüğünde, enerji verimliliği çalışmaları çevrenin korunmasına da büyük katkı sağlar. Çevreyi korumanın en az maliyetli yolu, enerjinin verimli kullanılmasından geçmekte. Enerji verimliliğinde en önemli faktör, enerji tasarrufu. Tasarruf konusunda hükümetlerin bir an önce çeşitli çalışmalar yürütmesi, yeni politika ve stratejiler üretmesi ihtiyacı artık kaçınılmaz oldu.

Anadolu Grubu tarafından Gerze'de planlanan termik santralin, ÇED süreci içinde yasal olarak gerçekleştirmesi gereken halkın katılımı toplantısında, tepkilerini dile getirmek için toplanan 3 bin kadar Gerzeli'nin sloganlarına karşı toplantıyı düzenleyen Anadolu Grubu'nun yanıtı halkın sesini bastırmak üzere ses sistemlerini sonuna kadar açmak oldu. Sesleri duyulmayan Gerzeliler, bunun üzerine sırtında "HAYIR HAYIR HAYIR" yazan tişörtleriyle arkalarını döndü. Ortamın giderek gerilmesi sonucunda polis, yaşam hakkını savunmak isteyen Gerzeliler'e bulundukları Kapalı Spor Salonu içinde biber gazı sıktı. Yaşamı yok eden ve küresel ısınmaya neden olan termik santralleri halka rağmen savunmak, orada tarafsız olarak görev yapması gereken devlet görevlileri için kabul edilebilir bir durum değil. Termik santrale baştan beri karşı olan halkın sesini kapalı bir alanda yüksek ses sistemleriyle bastırmaya çalışarak, eylemcileri provoke etmeye çalışmak da Anadolu Grubu açısından ahlaklı bir çalışma anlayışı değil. Unutmayalım ki, Gerze halkının termik santrali önlemeye yönelik çabaları kendilerinin ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını gözeten Anayasa'nın 56. maddesiyle güvence altına alınmıştır.

Mannar Körfezi, Mandapam sahilindeki dev mercanın rengi ağardı. Uzmanlar ancak su sıcaklığı azalırsa tamamen beyazlamış mercanın düzelebileceğini belirttiler. Mercan resifleri denizlerin yağmur ormanları olarak biliniyor. Resifler aynı zamanda gıda güvenliği, yüz milyonlarca insanın geçim kaynağı, ve turist akını demek. Hindistan’da mercan madenciliği 2005 yılında tamamen durduruldu. Ayrıca resiflere yakın yerlerde yapılan yıkıcı balıkçılık faaliyetleri de azaltıldı. Bu sayede, canlı mercanların genişliği 2005 – 2009 yılları arasında yüzde 37’den 43’e yükseldi. Mannar Körfezi Hindistan’ın en önemli dört mercan resifinden biri. Binlerce balıkçının geçim kaynağı buradaki resiflere bağlı. Balık stoklarının doğrudan ilişkili olduğu resifler çok hassas olduklarından iklim değişikliği mercanlar için büyük bir tehdit.

Küresel iklim değişikliğinin etkisiyle büyük can ve mal kayıplarına yol açan meteorolojik afetler, son 50 yıl içinde 3 kat arttı. İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Başkanı ve Açık Radyo’da program yapan Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, dünya genelinde gelinen nokta itibarıyla küresel ısınmayı durdurmanın artık mümkün olamayabileceğini söyledi. Hava şartlarının bir gün gibi kısa süreli hava olaylarını ifade ettiğini, iklimin ise hava şartlarının uzun yıllar ortalamalarına dayandığını belirten Kadıoğlu, bu nedenle küresel iklim değişikliğini sorgularken, uzun dönemli değişiklikleri dikkate aldıklarını ifade etti. Dünya üzerinde 31 doğal afet bulunduğunu ve bunların 28’inin meteorolojiyle ilgili olduğuna işaret edilerek, bütün doğal afetler içerisinde en tehlikesinin ise kuraklık olduğunu da ayrıca belirti. Bildiğiniz gibi kuraklık, dere içindeki balıktan havada uçan kuşa kadar bütün canlıları çok yakından etkiliyor. Hükümet en kısa zamanda ‘Kuraklıkla mücadele planları’ hazırlayıp uygulamalı yoksa Türkiye’nin hiç de yabancı olmadığı su kesintileri daimi olmak üzere.

Küresel ısınmayla mücadele için Almanya'nın Bonn kentinde bir araya gelen yaklaşık 45 ülkenin çevre bakanı ve yetkilisi görüşmelere devam ediyor. “Petersburg İklim Diyaloğu” başlıklı görüşmeler, başarısızlığa uğrayan Kopenhag İklim Konferansı sonrası iklim koruma alanında görülen durağanlığı aşmayı hedefliyor. Toplantı öncesinde Bonn kenti Greenpeace’in gösterisine sahne oldu. Almanya Başbakanı Angela Merkel, ABD Başkanı Barack Obama, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, İngiltere Başbakanı Gordon Brown ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin maskelerini takan göstericiler, dünya maketi şeklinde bir kazanı karıştırdı. Dünya kazan onlar kepçe derken herkes biliyor ki Petersburg diyaloğu anlaşma doğurmayacak. Bonn buluşması olsa olsa, yedi ay sonra yapılacak olan Cancun'daki dünya iklim zirvesinin de fiyaskoyla sonuçlanmaması için, karşılıklı güven ortamı yaratmaya yarayabilir.

Almanya’dan bir başka haber daha. Alman hükümetinin Pazartesi günü bazı otomobil sanayi ve enerji şirketlerinin temsilcileri ile yapacağı toplantı öncesinde Merkel, Almanya'yı elektrikli otomobillerin simgesi haline getirmek istediğini belirterek, "Caddelerimizde 2020 yılına kadar 1 milyon elektrikli otomobil görmek istiyoruz. Bunun için gitmemiz gereken daha uzun bir yol var" şeklinde konuştu. Elektrikli otomobillerin bir yandan iklimin korunmasına katkı sağlayacağını, diğer yandan otomotiv sanayi için büyük bir fırsat olduğunu ifade eden Merkel, 20. yüzyılda ilk ve en iyi otomobilleri üretmiş bir ülke olarak Almanya'nın, 21. yüzyılda da en akıllı ve çevreye en duyarlı otomobilleri üretmesinin önemli olduğunu kaydetti. Umuyoruz Türkiye’de elektriğini rüzgar ve günesten üretir, arabalarını da elektrikle yürütür. Nerede gerçek liderler?

BM tarafından yayınlanan bir raporda, "devletlerin hemen harekete geçmemeleri halinde, biyolojik çeşitliliği sağlayan ekolojik sistemlerin çökme riskiyle karşı karşıya olduğu" bildirildi. Dünyada hayvan ve bitki çeşitlerinin yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğu ifade edilen raporda, özellikle kurbağa ve diğer amfibilerin (hem karada hem de suda yaşayanlar) yok olma riskindeki grubun başında geldiği, mercan kayalarının en hızlı yok olan tür olduğu ve tüm bitki türlerinin neredeyse dörtte birinin yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğu bildirildi. Raporda ayrıca Amazon yağmur ormanlarının ve tatlı su göllerinin hızla azaldığından da bahsedildi. Rapor, tüm bu olumsuz gelişmelerin nedenleri arasında "çevre kirliliğinin, iklim değişikliğinin, kuraklığın, ormanların yok oluşunun, ruhsatsız ve fazla avlanmanın ve yangınların" geldiğini vurguladı. Rapor eylül ayında, 192 üyeli BM Genel Kurulunun üst düzey toplantıları sırasında ele alınacak. Ancak bizi ve doğayı yok oluşa götüren gerçek nedenin vahşi büyüme temelli ekonomik sistemin olduğunun sanki hala farkında değiliz ve aynen sızmaya devam eden petrole karşı yaptığımız gibi çürüyen kolumuza, yara bantları yapıştırmaya devam ediyoruz.


HAZİRAN
Karbon Salımları Ülkelere Bedel Ödettirecek. Sinop İl Çevre ve Orman Müdürlüğü ile Orman Bölge Müdürlüğü personeline yönelik 'Karbon Ayak İzi ve Uluslararası Karbon Ticareti' konulu konferans verildi. Konferansta konuşan Doç. Dr. Tatar, karbon ayak izinin, birim karbondioksit cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsü olduğunu söyledi. Ulaşım, ısınma, enerji harcanması ya da kullanılan ürünlerle atmosfere yayılan karbondioksit miktarını ifade eden karbon ayak izinin azaltılmasında en önemli unsurları sıralayan Osman Tatar, "Bu unsurlar; ağaçlandırma, enerji verimliliği, temiz enerji ve üretimde çevreye duyarlı teknolojilerin kullanımıdır. Karbon ayak izi, kişinin küresel ısınmadaki payının bir ölçüsüdür" dedi. Karbon Ayak izinin azaltılmasına dair bir kitapta geçen yıl Açık Radyo yayınlarından çıktı. Dinleyiciler istifade edebilir. Kyoto sözleşmesine taraf bir ülke olarak Türkiye'nin karbon salımını azaltması gerektiğine vurgu yapan Doç. Dr. Osman Tatar, yakın bir gelecekte karbon salımını fazla yapan ülkelerin az salım yapan ülkelere karbon bedeli ödeyeceğini sözlerine ekledi.

Yapılan bir araştırma sonucunda, Güney Okyanusu'nda yaşayan ispermeçet balinalarının küresel ısınmayla mücadelede önemli bir ortak oldukları ortaya çıktı. Balinalar, dışkıları sayesinde her yıl 40 bin otomobilden çıkan miktara eşit karbondioksit (CO2) emisyonunu yok ediyor. Avustralyalı biyologlar, 12 bin bu tür balinanın her birinin denize her yıl dışkılama yoluyla 50 ton demir bıraktıklarını ortaya koydu. Demir, yüzeye yakın yerlerde yaşayan planktonlar tarafından yeniyor ve fotosentez yoluyla atmosferdeki CO2'yi emiyor. Dışkılamanın sonucu olarak, balinalar her yıl 400 bin ton karbonu yok ediyor. Bu, solunumla saldıkları CO2 miktarın iki katı. 200 bin ton karbondioksit, neredeyse 40 bin otomobilden çıkan emisyona eşit. Balinaların dışkıları çok etkili, çünkü sıvı formda ve deniz yüzeyine yakın yerde yayılıyorlar. Güney Okyanusu balinalarını da tehdit eden balina avcılığı bu anlamda, küresel ısınma ile mücadelede doğanın kendisinde var olan önemli bir parçayı da yok etmiş oluyor. Tabii sadece 40.000 arabayı nötralize eden balinalara güvenmek yerine araba almamak ve toplu taşıma kullanmak gerçek çözüm.

Özyeğin Üniversitesinin araştırma odaklı çalışmalarının çatısını oluşturan Özyeğin’de Araştırma perspektifinin tanıtım toplantısı, New York Times köşe yazarı, Pulitzer ödüllü gazeteci-yazar Thomas Friedman’ın katılımıyla gerçekleştirildi. Friedman, "Sıcak, Düz ve Kalabalık: Neden Yeşil Devrime İhtiyacımız Var" başlıklı konuşmasında, tarihçilerin geriye dönüp 2007-2009 yıllarını araştırdıklarında, bugünkü ekonomik krizin ve çevre krizinin aslında tek bir kriz olduğunu söyleyeceklerini ifade etti. "Hiçbir zaman hiçbir yere gitmeyecekmiş gibi" yaşanması gerektiğini vurgulayan Friedman, bolluğun tüketildiğini, şimdi çocuklarımızın bu bolluğu yeniden canlandırmak zorunda olduğunu bildirdi. Dünyanın bugün bazı tehlikelerle karşı karşıya olduğunu belirten Friedman, bunların enerji ve doğal kaynakların tedariki, iklim değişikliği, enerji fakirliği ve biyoçeşitlilik kaybı olduğunu söyledi. Petrol ile özgürlükler arasında ters ilişki olduğu görüşünü dile getiren Friedman, "şükredin ki Türkiye’nin petrolü veya doğal gazı yok" yorumunda bulundu. Bakalım Türkiye’de siyasetçiler bunu bir fırsat olarak değerlendirip Enerji Devrimi’ni harekete geçirmek için adım atacaklar mı?

Avrupa Çevre Bakanları Lüksemburg’da toplanıyor. Greenpeace bu toplantıda tartışılacak olan konulardan özellikle ikisini çok yakından takip edeceğini açıkladı: Birincisi Avrupa Komisyonu tarafından yapılan son değerlendirmede AB’nin sera gazı salımlarını azaltma hedeflerinin arttırılması ile ilgili sonuçlarının kabulü. İkincisi de AB üye ülkelerinin komisyondan uzun süredir talep ettikleri genetiği değiştirilmiş ürünler (GM) için doğru uyarlama şartları için yapılacak tartışmalar. Avrupa Komisyonu değerlendirmede, AB'nin mevcut iklim ve enerji hedeflerini uygulama maliyetini 2008 yılında tahmin edilenden önemli ölçüde daha düşük buldu. Komisyon ayrıca AB'nin sera gazı salım azaltma hedefinin %20’den % 30’a artırılmasının gaz ve petrol ithalatından yılda 40 milyar Avro’luk tasarruf edileceğini ve yüz binlerce yeni insan için istihdam oluşturacağını belirtti.

Küresel iklim değişikliğinin etkilerine en çarpıcı kanıtlardan biri, üç kıtada (Avrupa, Afrika ve Avustralya) yapılan araştırmanın sonuçlarıyla geldi. Alanında bir ilk olan araştırmaya göre, son 10 yılda, farklı yılan türlerinin sayısında alarm verici düzeyde azalma tespit edildi. Uzmanlar, bu sonuçlardan yola çıkılarak dünyada tüm sürüngen türlerinin azalmış olabileceğiyle ilgili endişelerinin arttığını söylüyor. Araştırmacılar çalışmayı, “Coğrafi izolasyon yöntemiyle birbirleriyle çiftleşmelerine izin verilmemesine rağmen, sekiz yılan türünde de benzer bir azalma görülmesi endişe verici. Bu da iklim değişikliğinin etkili olduğunu düşündürüyor” diye açıklıyor. Azalmada rol oynayan başka faktörler de var. En önemlileri doğal yaşam alanlarını kaybetmeleri, kirlilik, hastalık ve yiyecek veya ticaret için aşırı derecede öldürülmeleri. Uzmanlara göre yılanların sayısında böyle bir azalma olması, ekosistemde ciddi sonuçlar doğmasına neden olacak. Önceden yapılan çalışmalar Akdeniz havzası gibi bazı bölgelerde belli türlerde azalma olduğunu gösteriyordu, yeni çalışma tropik bölgelerdeki yılanların da tehlikede olduğunun kanıtı. Azalma oranları kıtaya ve yılanların cinsiyetine göre değişiyor. Dişi yılanlar erkek yılanlara göre daha hızlı bir şekilde yok oluyor. Hareketsiz bir şekilde yatıp av bekleyen yılanların sayısı da, aktif bir şekilde av arayanlardan daha süratli azalıyor. Dünyanın değişik noktalarında kısa sürede azalmaysa iklim değişikliği sorununa işaret ediyor.

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Günay Saka, küresel ısınma sonucu, daha önce unutulan bazı hastalıkların yeniden sorun olmaya başladığını söyledi. Saka, ``Küresel Isınmanın Sağlık Üzerindeki Etkileri`` konulu sunumunda, küresel ısınmanın iklim değişikliklerine neden olduğunu, ortalama sıcaklığın artmasının yanında birçok başka değişikliklere de tanık olunduğunu belirterek, şöyle konuştu:``Sıcak hava dalgaları, soğuk, aşırı yağışlar ve bunun yol açtığı seller, toprak kaymaları, kuraklık, fırtınalar, kasırgalar iklim değişikliklerinin etkisidir. Dolayısıyla ekosistemde, ekolojik dengede değişiklikler sonucu da vektör denilen aynı zamanda pek çok hastalık taşıyıcısı olan hayvan ve böceklerin yaşam alanlarında artış oluyor. Bunlar çok daha fazla üreyebiliyorlar. Ayrıca yağışlar, seller, bunların yol açtığı sağlık etkilerinden bahsedebiliriz. Küresel ısınma ile daha önce unuttuğumuz bazı hastalıklar yeniden sorun olmaya başlıyor, sıtma gibi. Saka, küresel ısınma sonucu çölleşme tehlikesinin de bulunduğunu, bunun sonucunda sağlığın da etkileneceğini, çölleşme sorunuyla birlikte besin üretiminin azalacağını belirterek, ``Çölleşme olduğu zaman besin üretimi az olacak, göçler yaşanacak. Bu da bulaşıcı hastalıkları çoğaltacak. Küresel ısınma sonucu astım, solunum sistemi ile ilgili hastalıklar, alerjiler, bazı kanser türleri, çocuklarda büyüme ve gelişim sorunları, sudan kaynaklanan enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkabilecek`` dedi.

Cumartesi günü değişik etkinliklerle “Dünya Çevre Günü”nü kutladık. Greenpeace Dünya Çevre gününde 15 gün sürecek Sonuçlar (Consequences), NOOR Sergisini açtı. Sergi Istanbul’da Istiklal Caddesi üzerinde Galatasaray Meydanı’nda açıldı. Sergide uluslararası çapta tanınmış dokuz belgesel fotoğrafçı, sergilenen 100 fotoğrafta, iklim değişikliğinin yerküremizdeki yıkıcı etkilerini belgeliyorlar: açlık, hastalık, çatışma, zorunlu göç, geçim sıkıntısı ve insan hakları biçiminde milyonlarca insan tarafından deneyimlenen günlük gerçekleri. Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi’nin organizasyonu Greenpeace, Beyoğlu Belediyesi, Nikon, Hollanda Krallığı Başkonsolosu tarafından desteklenen sergi 20 Haziran’a kadar halka açık olacak.

Birleşmiş Milletler Örgütü 1972 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de 133 ülkenin katılımı ile düzenlediği zirvede, 5 Haziran tarihinin “Dünya Çevre Günü” olmasını oybirliği ile kabul edilmişti. O tarihten bu yana çevre sorunlarına kamuoyunun dikkatini çekmek, halkın katılımını geliştirmek ve politik ilgiyi arttırmak üzere dünya genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. Dünya üzerinde 5 ile 100 milyon arasında tür olduğu varsayılmakta. Bilinen 17.291 bitki ve hayvan türü azalarak nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya iken, sayıları artan birkaç türden biri de insanoğlu. Bu tükenişin sorumlusu insan. Çeşitli gerekçelerle ormanlar, tarım alanları, meralar, sulak alanlar, tahrip edilmekte, balık stokları azalmakta, Dünyanın ısınmasına neden olan gazlar atmosfere karışmakta. Bunların sonucunda da, türler doğal hızlarından 1.000 kat daha hızlı bir şekilde yok olmaktada. Greenpeace Dünya Çevre gününde 15 gün sürecek Sonuçlar (Consequences), NOOR Sergisini Sunuyor. Sergi 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde, sokakta Galatasaray Meydanı’nda açılıyor. Uluslararası çapta tanınmış dokuz belgesel fotoğrafçı, sergilenen 100 fotoğrafta, iklim değişikliğinin yerküremizdeki yıkıcı etkilerini belgeliyorlar: açlık, hastalık, çatışma, zorunlu göç, geçim sıkıntısı ve insan hakları biçiminde milyonlarca insan tarafından deneyimlenen günlük gerçekleri. Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi’nin organizasyonu Greenpeace, Beyoğlu Belediyesi, Hollanda Krallığı Başkonsolosu tarafından desteklenen sergi 20 Haziran’a kadar halka açık olacak ve 5 Haziran Saat 17.00’de açılış töreni gerçekleştirilecek.

Greenpeace iklim değişikliğine dikkat çekmek için Sonuçlar (Consequences), NOOR Sergisini Sunuyor. 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde, benzersiz “NOOR, Sonuçlar” (Consequences) sokak fotoğraf sergisi Galatasaray Meydanı’nda açılıyor. Uluslararası çapta tanınmış dokuz belgesel fotoğrafçı, sergilenen bu 100 fotoğrafta, iklim değişikliğinin yerküremizdeki yıkıcı etkilerini belgeliyorlar: açlık, hastalık, çatışma, zorunlu göç, geçim sıkıntısı ve insan hakları biçiminde milyonlarca insan tarafından deneyimlenen günlük gerçekleri. NOOR’un “Sonuçlar” (Consequences) sergisi fotoğrafçılıkta yaratıcılığın bir vitrini ve iklim değişikliğinin nedenlerine ve insani sonuçlarına tanıklığın bir kaydı. 2009 yılının sonbaharında NOOR fotoğraf ajansı tarafından üretilen bu görsel röportaj gelecekte ne olacağını değil, bugün ne olduğunu gösteriyor; kritik olan bu sorunların acilen ele alınması gerektiğini vurguluyor. NOOR’un “Sonuçlar” (Consequences) fotoğraf projesi ilk olarak Aralık 2009’da Kopenhag'da Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi sırasında sergilendi ve şimdilerde hem iç hem dış mekânlarda gösterilmek üzere dünya çapında bir dizi sergi turunda. NOOR (www.noorimages.com) tarafından gerçekleştirilen sergi İstanbul’da Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi’nin organizasyonu Greenpeace, Beyoğlu Belediyesi, Hollanda Krallığı Başkonsolosu tarafından desteklenmektedir. Sergi 20 Haziran’a kadar halka açık olacak ve Kültürler arası Sanat Diyalog Günü açılış faaliyetini oluşturacak. 5 Haziran Saat 17.00’de açılış töreni gerçekleştirilecektir.

TEMMUZ
Yarın, cumartesi günü, Bisikletller için Critical Mass günü. Dünyada, 1970’li yıllardan beri büyük kalabalıkların katılımlarıyla gerçekleştirilen Critical Mass, ülkemizde de İstanbul ve İzmirde uygulanıyor. Bu ay İzmir’de ikincisi düzenlenecek olan etkinlik, Konak Meydanı’nda Saat Kulesi önünde, İstanbul’da ise Göztepe Parkı’nda ve saat 17:00 da başlayacak. Critical mass Türkçe’de “kritik çoğunluk” anlamına geliyor. Terimin kökeni Çin’de ışıksız kavşaklarda otomobiller ve bisikletler arasındaki geçiş önceliği anlaşmasına dayanıyor. Bisikletliler kavşakta yığılıp kritik bir “çoğunluğa” ulaşınca kavşaktan geçiyorlar. Critical Mass'e benzeyen ilk bisiklet turu 1970'li yılların başında yüzlerce bisikletçinin katılımı ile İsveç Stokholm'de gerçekleşmiş. İlk gerçek Critical Mass 25 eylül 1992'de San Francisco'da başlamış. O zamanlar ismi Comute Clot olup iki düzine kadar bisikletçinin Market Street'de dağıtılan broşürleri alması ile gerçekleşmiş. Bunun hemen ardından etkinliğe katılan birkaç bisikletçi yerel bir bisiklet dükkanında düzenlenen Ted White'ın Retourn of the Scorcher adlı belgeselinin gösterimine katılmışlar. Filmde insan gücüyle çalışan araç tasarımcısı George Bliss'in Çin'deki bisikletçilerin bir araya toplanmasını anlatıp, Critical Mass terimini kullanması üzerine adı daha önce Commute Clot olan etkinlik ikincisinden itibaren Critical Mass adını almış. Bisiklet dostları yarın 17:00’da İzmir Konak Meydanı Saat Kulesinde ve Istanbul Göztepe Parkı’nda kritik çoğunluk oluşturabilirler.

Yıllık yayımlanan "İklimin Durumu" raporunda, iklimle ilgili önemli göstergelerin küresel ısınmanın sürdüğüne işaret ettiği ve geçen on yılın en sıcak dönem olduğunu belirtildi. 48 ülkeden 300’den fazla bilim adamının hazırladığı raporda, hava sıcaklığı, suyun buharlaşma oranı, deniz yüzeyi sıcaklığı, okyanus üzerinde hava sıcaklığı, kar kalınlığı ve buzullar gibi göstergelerin incelenmesinin hep "küresel ısınmanın yadsınamaz" olduğu sonucuna götürdüğü vurgulandı. Raporda, 80’li, 90’lı ve 2000’li yılların karşılaştırmalarının yapıldığı ve son 10 yılın en sıcak dönem olduğu belirtilirken, devam eden ısınmanın sahil kentleri, altyapı, su tedariki, sağlık ve tarımı tehdit edeceğine, buzulların eridiği, şiddetli yağışların yoğunlaştığı, sıcak hava dalgalarının daha yoğun ve sık görüldüğüne dikkat çekildi.

Almanya, küresel ısınmaya neden olan karbondioksit gazının sıvılaştırılıp yeraltında depolanması olarak tanımlanan ve kısaca CCS olarak adlandırılan yeni teknolojiye sıcak bakıyor. Alman Ekonomi Bakanı Rainer Brüderle, karbondioksit gazının yeraltında depolanmasıyla ilgili gerekli teknolojinin 2017’ye kadar tamamlanmasını öngördüklerini söyledi. Bu teknolojinin ihracatta önemli rol oynayabileceğini zanneden ABD’de George Bush yönetimi de CCS’ye yeşil ışık yakmıştı. Gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştiren Almanya bu alanda teknoloji önderliğini ele geçirmek istiyor. Deneme süresince yeraltında depolanacak karbondioksit miktarı yasayla sınırlı tutulacak. 2017’ye kadar yapılacak denemelerle yeni teknolojinin güvenli olup olmadığı raporla belgelendikten sonra tasarı meclise sevk edilecek. Ancak Greenpeace raporları bu teknolojinin çok tehlikeli olduğu ve çok geç devreye girebileceği için küresel ısınmaya çözüm olmayacağını söylüyor.

Amerika'daki Ulusal Kar ve Buz Verileri Merkezi (NSIDC)'nin verdiği bilgiye göre, Kuzey Kutup Denizi'ndeki buzlu alanın, 1979'dan itibaren alınan uydu kayıtlarından bu yana hiçbir haziran ayında bu kadar küçülmediği tespit edildi. Araştırmaya göre deniz buzu geçen haziran ayında günde ortalama olarak 88.000 kilometrekare küçüldü. Normalde haziran için ortalama erime hızı günde yaklaşık olarak 53.000 kilometrekare. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) bu gelişme yüzünden, Kuzey Kutbu Denizi’ndeki kutup ayıları için endişeleniyor ve özellikle de Kanada’nın Curchill bölgesindeki Batı Hudson Körfezi’ndeki kutup ayılarının durumu tehlikede diyor. Bu bölgede şu sıralar gün içindeki hava sıcaklığı normalde 12 derece olması gerekirken, 17 derece civarında. Tahminlerine göre kutup ayıları, değişen iklim koşulları yüzünden neredeyse yüz altmış gün aç kalmak zorunda. Oysa ayılar bu kadar uzun bir açlık dönemini atlatabilecek durumda değil. Bazı ayılar buzun erken erimesi yüzünden bu yıl şimdiden on sekiz gün daha fazla aç kalmış. Eğer sular geçen yıl gibi geç donarsa, ayıların birçoğu hayatta kalamayacak.

Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye'nin küresel ısınma haritasını çıkardı. İstanbul, Kocaeli ve Güneydoğu'da sıcaklıkların şimdiden arttığı tespitini yapan kurum, küresel ısınmanın 2030 yılına kadar su kaynaklarını yüzde 40'nı tüketeceğini öngördü. "Küresel Isınmanın Türkiye'ye Etkileri" konulu sunumda, "Susuzluk stresli günler getirecek. Sıcaklık Akdeniz turizmini de vuracak" uyarısı yapıldı. Sunumda, küresel ısınmaya karşı başta temiz enerji ve toplu taşımacılığa geçiş olmak üzere Türkiye'nin yapması gerekenler de sıralandı. Türkiye biyolojik çeşitlilik bakımından en zengin ülkeler arasında. Ancak küresel iklim değişikliği sonucunda Kuzey Akdeniz'de bitkilerin yüzde 50 oranında kaybedileceği ve sulak alan ekosistemlerinin zarar göreceği de belirtiliyor.

Dünyanın en nadir kelebeklerinden biri olan ve 10 yıldır izine rastlanmadığı için yok olduğu düşünülen Mezopotamya Çokgözlü Kelebeği yıllar sonra Malatya'da bulundu. Doğa Koruma Merkezi adına gözlem yapan kelebek gözlemcileri Süleyman Ekşioğlu ve Didem Ambarlı 10 Temmuz'da Malatya'da efsane kelebeği fotoğrafladı. Uzmanlar, ilk olarak 1892 yılında keşfedilen bu nadir kelebeğin yaşadığı alanların ya tahrip olduğu ya da iklim değişikliği nedeniyle yok olduğundan endişe ediyordu. Kırsal bölgelerin boşalmasıyla beraber yer yer tarımdan ve aşırı hayvancılıktan kurtulan doğa geri dönme mücadelesi veriyor.

Türkiye’de Karadeniz sularında da petrol arama çalışmaları yapan ve ABD hükümetinin fosil kaynaklara olan bağımlılığı ortadan kaldıracak bir politika izlemesi halinde en büyük zarara uğrayacak olan enerji şirketlerinden biri olan ExxonMobil’in, 2009 yılında sera gazı salımını kontrol altına alınmasına yönelik faaliyetlere karşı çıkan, ve küresel ısınmayı reddeden kampanyalar yürüten örgütlere, 1 milyon sterlin (2,365 milyon TL) verdiği, geçtiğimiz yıl da Kopenhag İklim Zirvesi’nin başarılı olmasını engellemeye çalışan gruplara maddi destek sağladığı belirlendi. Halbuki ExxonMobil, maddi destek sağladığı bu grupların, Uluslararası İklim Değişikliği Konferansı ile hiçbir bağlantısı olmadığını ileri sürmüştü. Fakat geçtiğimiz ay şirketin yayımladığı “2009 Küresel Bağış ve Yatırımlar” listesinde, New York’ta düzenlenen konferansta dört gruba 275 bin dolar verdiği, ayrıca diğer 20 gruba 1 milyon dolar dağıtıldığı bilgisi de yer alıyor.

Hint Okyanusu'nda deniz seviyesi yükseldi. Bilim insanlarına göre milyonlarca insanın hayatı tehlikeye girebilir. Bilim insanları, Hint Okyanusu’nda deniz seviyesinin yükselmesinin, Bangladeş, Endonezya ve Sri Lanka’da deniz seviyesine yakın yerlerde yaşayan milyonlarca insanın hayatını tehlikeye soktuğunu belirtti. Colorado Üniversitesi ve Ulusal Atmosferik Araştırma Merkezi’nden araştırmacılar, deniz seviyesinin yükselmesinin, iklim değişikliğinin bir parçası olduğunu ve denizlerin ısınması ile atmosferik dolaşım düzenindeki değişikliklerin bunu tetiklediğini kaydetti. Araştırmacılar, denizlerin yükselmesinin selleri artıracağını, ekinleri yani tarımsal üretimi, evleri, yolları yani kısaca insanların hayatta kalmasını büyük riske atacağını vurguluyor. Değişiklikleri daha iyi anlamanın, geleceği planlama ve risk değerlendirmesinde önemli olduğu belirtiliyor. Dünyada deniz seviyeleri genel olarak yılda 3 milimetre yükseliyor. Bilim insanları, ortalama hava sıcaklığının artmasından sera gazlarının sorumlu olduğunu belirtiyor. Aptallık Çağı filmini izlememiş olanları bu haberden sonra tekrar filmi izlemeye ve sonra harekete geçmeye çağıralım ve diğer haberimize geçelim...

Greenpeace İspanya'da, sahilde Repsol tarafından planlanan yeni petrol kuyularına karşı çıktı. Greenpeace kampanya sorumlusu Sara del Río "Bugüne kadar olmuş en kötü petrol sızıntısı Meksika Körfezi'nde sürerken, iklim değişikliğinin korkunç etkilerini durdurmaya yönelik sera gazı salım düşürme konusunda önemli küresel pazarlıklar sürüyor. Böyle bir zamanda Hükümetin petrol bağımlılığını sürdüren projelere izin vermesi ile iklim değişikliğinin 'ortaya çıkması' büyük bir çelişkidir" dedi. Konu İspanya basınında geniş yer aldı. Ülkemizde Karadeniz sahilinde kurulmuş koca petrol platformlarına karşı sesimizi çıkartma vakti geldi de geçiyor galiba. Bana sanki orada petrol çıkarsa Türk basını bayram eder gibi geliyor... yoksa kara altının yakılınca kara zehir olduğunu hala idrak edemedik mi?

Küresel ısınma, doğal kaynakların bilinçsizce ve kötü kullanımı, tüketim hırsı ile bozulan çevre nedeniyle dünya, her geçen gün üzerinde yaşaması daha zor bir yer halini alıyor. Böyle bir ortamda, sorumluluk bütün dünya vatandaşlarına düşüyor. Artık herkes bozulan çevreyi düzeltmek ve kendilerinden sonraki geleceğe yaşanabilir bir dünya bırakmak için üzerine düşen görevi eksiksiz tamamlamak durumda. İşte bu bağlamda bir yazılım firması, yüksek mühendislik eğitimi gören gençlere, profesyonel hayatlarında yapacakları seçimlerin çevreye etkileri üzerine bir anlayış sunarken, geleceğe daha iyi bir dünya bırakmaya onları teşvik etmeyi amaçlamış. SolidWorks yazılım şirketinin hazırlamış olduğu bu yazılım sayesinde, ham maddeden, kullanım ve tüketime, hava, su, enerji ve karbon ayak izi etkilerini rakamlara dökebiliyorsunuz. Öğrenciler tasarım kararlarının, çevreye ne boyutta etki ettiğini gördükçe daha iyi seçimler yapmaları gerektiğini bu yazılım sayesinde öğrenebiliyorlar.

Küresel ısınma ve mercan madenciliği nedeniyle yükselen sular, binlerce Panama yerlisini anayurtlarını terke zorluyor. Dalgaların önünün kesilmesinde yardımcı olan mercan resiflerinin madencilik sebebiyle tahrip edilmesi de bu felaketin yaşanmasında büyük rol oynuyor. Carti Sugdub, Panama takımadalarının kuzeydoğusunda bir ada grubu. Adalarda yaşayan 32bin nüfüsa sahip Kuna halkının yarısı tahliye edilecek. 2007’de Birleşmiş Milletler, deniz seviyesinde 2011’e kadar 18 ila 59 santimetre arasında bir yükseliş tahmini yapmıştı ancak bu tahmine Grönland ve Antarktika’da eriyen buzulların yükselen erime hızı dahil edilmemişti. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, bu yüzyılın sonunda deniz seviyesinin 2 metre yükselebileceğini ve bunun; Tokyo, Şangay ve New Orleans’ın da içinde bulunduğu bir çok şehirde milyonlarca insanın evsiz barksız kalarak göç etmesine sebep olabileceğini söyledi. Hala dünya liderleri, küresel ısınmanın en büyük sebebi olarak gösterilen sera gazlarının salımını engellemek adına herhangi bir gelişme kaydedebilmiş değiller. Bu yıl Meksika’da yapılacak olan iklim değişikliği konferansında konuyla ilgili gelişmeler sağlanmasını umuyoruz.

Almanya Federal Çevre Bakanlığı ve KfW Almanya Kalkınma Bankası, gelişmekte olan ülkelerde enerji tasarrufu ve küçük-orta ölçekli işletmelerde yenilenebilir enerji kullanımını teşvik etmek için 100 milyon dolarla iklim değişikliği fonunu başlattı. Fon özel fon yöneticileri tarafından yönetilecek ve Türkiye, Şili, Brezilya, Ukrayna, Vietnam, Güney Afrika vb. büyük ve endüstriyel nüfuslu gelişmekte olan ülkelere ayrılacak. Aralık ayında Kopenhag’da düzenlenen BM İklim Değişikliği Konferansı’nda endüstrileşmiş ülkeler, yoksul ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele için 2020 yılına kadar senede 100 milyar avro ayıracaklarını belirtmişlerdi. Geçen hafta İsviçre de iklim değişikliği fonu için 105 milyon avro sağlayacağını açıkladı. Bu rakamlar tabii gerekenin çok altında ancak mümkün olduğu kadar kullanarak enerji sistemlerini dönüştürmenin yoluna bakmak gerek, bu arada hükümetin de hala mecliste bekleyen ve yenilenebilir enerjilere gerekli desteği veren yasayı meclisten geçirmesi gerekiyor.

Ekonomi Gazetecileri Derneği (EGD) tarafından 16 Haziran 2010 tarihinde Ankara'da düzenlenen "Küresel Isınma Kurultayı"nın sonuç bildirgesi açıklandı. Hazırlanan sonuç bildirgesinde, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin ekolojik, ekonomik ve politik bir sorun olduğu kaydedildi. Bildirgede, ülkeler, küresel ekonomik krizden çıkmak için para bulunurken ve uzlaşı sağlanırken, yaklaşık olarak aynı oranda ekonomik kayba yol açacak olan küresel ısınmaya önlem almak için ise ayak diretildiğinin altı çiziliyor. “Küresel ısınma ve iklim değişikliği, artık sadece gelecek kuşakların bir sorunu olmaktan çıkmış ve bizleri de etkiler hale gelmiştir. Küresel ısınma olgusu, afetlerden sonra sığınılacak bir bahane olmamalıdır. İklim değişikliği ile mücadele ve uyum için bir an önce harekete geçilmeli, geleceğimiz ekonomik çıkarlara kurban edilmemelidir” maddesi de bildirgenin sonuçlarından biri olarak kayda geçmiş. Küresel ısınma ile mücadele için iklim politikaları oluşturulması gerektiği belirtilen bildirgede, Türkiye'nin ise bir iklim politikasının olmadığı kaydedildi. O zaman hükümet ne güne duruyor, vatandaşların geleceği için harekete geçmesi gerekiyor.

Dünyada, 1970’li yıllardan beri büyük bir kalabalığın katılımıyla gerçekleştirilen ve ülkemizde de özellikle İstanbul’da her ayın son Cumartesi günü saat 17.00’de yapıldığını duyurduğumuz ve amacı, otomobillerin kent ve doğa için bir felaket olduğunu göstermek olan Critical Mass etkinliği artık İzmir’de de hayata geçiyor. Konak Meydanı’nda Saat Kulesi önünde buluşan İzmirli bisikletçiler, etkinliğin ruhuna uygun olarak trafik yoğunluğuna, araçların kentte kurduğu egemenliğe, küresel ısınmaya karşı pedal çevirdi. İzmir’deki ilk etkinlik, geçtiğimiz günlerde Ankara’da antrenman yaparken bir aracın çarpmasıyla yaşamını yitiren lisanslı bisiklet sporcusu Çağatay Avşar anısına yapıldı. Bisiklete özgürlük, geleceğe yatırım... BP ve diğer petrol devlerinin zararlarına karşı benzin değil pekmez ve pedala kuvvet.

Ekonomik krizi acaba çözüm mü? G20 zirvesinde, bağımsız İklim Değişikliği Komisyonu parlamentoya bir ilerleme raporu sundu. Sunduğu raporda, ekonomik kriz nedeniyle İngiltere'de, küresel ısınmanın nedenleri arasında gösterilen sera gazı salımlarının geçen yıl yüzde 8,6 oranında düştüğü belirtiliyor. Raporda, ekonomik toparlanma sürecinin bu eğilimi tehdit ettiği, karbon salımları hedeflerinin tutturulabilmesi için politika değişikliğine ihtiyaç duyulduğu da belirtiliyor. Demek ki iklim değişikliği ile mücadelenin en temel yolu tüketmemek. Tükettikçe gezegeni de tüketiyoruz. Ekonomiyi artık tüketime değil, doğanın korunmasına ve yaşam kalitesine bağlamanın zamanı geldi de geçiyor.

AĞUSTOS
Küresel ısınmayı engelleyecek bir formül arayan bilim insanlarının yeni icadı, "kuru su" oldu. Yüzde 95’i sudan oluşan bu madde, su taneciklerinin silika kumuyla kaplanmasından elde ediliyor. Görünüşü pudra şekerini andıran "kuru su"yun küresel ısınmanın ana kaynağı karbondioksitin emilimi ve depolanmasında çığır açacağı söyleniyor.
Amerikan Kimya Derneği’nin Boston’daki toplantısında tanıtılan bu su içilemiyor, ancak sanayide kullanılmasıyla çevre dostu bir üretime yol açacabilir. Profesör Andrew Cooper ve Ben Carter, kuru suyun kullanımıyla sanayide ortaya çıkan pek çok kimyasal reaksiyonun da kaybolacağını savunuyor. Teknolojik çözümler bazen sorunu daha da büyütür umalım bu icat hayırlı olur.

Sıra geldi her ayın son Cuma günü sizlere hatırlatacağımızı belirttiğimiz etkinliğe; Yarın, tüm bisikletliler ve diğer tüm motorsuz araçlar için Critical Mass günü. Dünyada, 1970'li yıllardan beri büyük kalabalıkların katılımlarıyla gerçekleştirilen Critical Mass, ülkemizde de İstanbul ve İzmirde uygulanıyor. Yine kısaca özetlemek gerekirse, Critical mass Türkçe’de “kritik çoğunluk” anlamına geliyor ve her ayın son cumartesi günü yapılıyor bu etkinlik. Critical Mass bir protesto değil, sadece insanların hep birlikte bisiklete bindiği bir kutlama ve bütün motorsuz araçlara açık...
Critical Mass İstanbul için buluşma yeri Göztepe Parkı saat 17:00
Critical Mass İzmir için buluşma yeri Konak Meydanı saat 17:00 ?

Danimarka’nın başkenti Kopenhag'daki bir otel, bir yandan müşterilerinin sağlıklı kalmasına yardımcı olmak ve diğer yandan da aynı müşterilerin yarattığı “karbon ayak izlerini” ortadan kaldırmak için “elektrik kampanyası” başlattı. Buna göre, otelin jenaratörlerine bağlanmış kondüsyon bisikletlerini kulanarak 10 watt elektrik üreten müşteri otelden bedava yemek kazanmış oluyor. Bu da müşterilerin en az 15 dakika pedal çevirmesi anlamına geliyor. Otel sözcüsü Frederikke Toemmergaard, 10 watt elektrik üreten müşterilere 36 dolarlık yemek fişi verildiğini açıkladı.Toemmergaard, kondisyon bisikletlerinin üzerinde, müşterilerin bedava yemeği hak edip etmediklerini, yani 10 watt üretip üretmediklerini gösteren elektrik sayaçları bulunduğunu söyledi. Kopenhag’da yaşayanların yüzde 36'sının her gün bisikletle işe gidip geldiğini hatırlatan Frederikke Toemmergaard, kampanyanın da bu gelenekten esinlenerek ortaya çıktığını belirtti. Hem sağlık hem enerji, darısı bizim otellerimizin başına.

Türkiye, geleceğin karbon piyasaları için ilk adımını attı; 7 Haziran’da Resmi Gazete’de yayınlanan tebliğ ile Türkiye’de ‘karbon sicili’ uygulaması başladı. Uygulama, gönüllü karbon piyasalarının kayıt altına alınmasını sağlayacak. Gönüllü ve zorunlu olarak ikiye ayrılan karbon piyasası, iklimi değiştiren sera gazlarının denetim altına alınmasına yönelik karbon sertifikalarının alınıp satıldığı piyasa olarak ifade ediliyor.
2009’da Kyoto Protokolü’ne taraf olan Türkiye, 2012’ye kadar olan ilk yükümlülük döneminde zorunlu karbon piyasasına giremiyor ancak bu mekanizmalardan bağımsız işleyen gönüllü karbon piyasasına giriş için ilk adım, yayınlanan tebliğ ile atıldı. Tebliğ ile Gönüllü Karbon Piyasalarına yönelik geliştirilen ve yürütülen projeler kayıt altına alınacak ve Çevre Bakanlığı’nın elektronik kayıt sistemine işlenecek.
Şimdi Ulusal karbon sicili, kayıt için ilk karbon projelerini bekliyor. Şu ana kadar Türkiye’den halka açık kayıt sistemlerinde kayıtlı 109 gönüllü karbon projesi bulunuyor. Geliştirilen projelerin 50’sinin HES, 49’unun rüzgar santrali, 6’sının termik, 3’ünün jeotermal, birinin biyogaz projesi olduğu ifade ediliyor. Karbon üretmemek tabii ki çevre açısından iyi olacak anlamına gelmiyor. Bunun dışında çevresel ve sosyal kriterler de önemli.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon küresel sürdürebilirlik panelinin kuruluşunu açıkladı. Panelin amacı fakirliğin hem iklim değişikliğiyle başa çıkılarak hem de ekonomik kalkınmanın doğayla uyumlu hale getirilerek ortadan kaldırılması. Ban Ki-moon, düşük karbon kullanımının teşvik edilmesinin ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltmanın ve bunlarla birlikte açlık, fakirlik, su ve enerji güvenliğiyle başa çıkmanın önemli olduğunu belirtti. Greenpeace yaptığı açıklamada, Ban Ki-moon'un küresel sürdürebilirlik panelinin başarıya ulaşmasını umuduklarını iletti. Panel, dünyanın temiz enerji kaynaklarına yönelmesi için biran önce ihtiyaç duyduğumuz yeşil endüstri devriminin önüne engel oluşturan petrol, kömür ve nükleer sektörü suçlu göstermeli. Katılımcıların arasında bulunan politikacıların kendi ülkelerindeki gösterdiği ve ya göstermekte oldukları çabalardan çok daha iyisini yapmalıdır. Hemen belirtelim Türkiye’den Ali Babacan panelin bir üyesi. Babacan’ın yenilenebilir enerji yasasının çıkması önündeki engel kişiler arasında adı geçmişti. Panel’de bu konuda adını temize çıkartacağını umalım.

WWF-Türkiye'nin (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), iklim değişikliği ve yenilenebilir enerji ilişkisi kapsamında yenilenebilir enerji teknolojilerinin ele alındığı ''Yine Yeni Yeniden Yenilenebilir Enerji'' adıyla kitapçık hazırladı. Kitapçıkta verilen bilgiye göre, yenilenebilir enerji teknolojileri arasında güneş paneli, rüzgar enerjisi, biyoenerji, küçük ölçekli hidroelektrik santrali, güneş pişiricisi, fotovoltaik ve rüzgar hibrit sistemi, güneş ısıtma sistemi ve jeotermal ısı pompası yer alıyor. Türkiye'de başlıca yenilenebilir enerji kaynakları hidrolik enerji, biyokütle, rüzgar, biyogaz, jeotermik ve güneş enerjisi. Kitapçıkta, küresel sıcaklık ortalamasının ''Sanayi Devrimi'' öncesi düzeyinin 2 derece üzerinde yükselmesinin engellenememesi halinde, yeryüzü doğal sistemlerinin geri döndürülemez bir yıkım yaşayabileceği tekrar vurgulanıyor. Kopenhag sürecinde binlerce kez söylediğimiz gibi küresel ölçekte sera gazı emisyonlarının 2050 yılına kadar yüzde 80 düşürülmesi gerekiyor.

Küresel ısınma nedeniyle, Orta Amerika ülkesi Kosta Rika'da, ülkenin nehirlerinde daha çok erkek timsahın dünyaya geldiğini ve bu gelişmenin gelecek 20 yıl içinde oradaki timsah türü için tehlike teşkil edeceğini belirtiliyor. Kosta Rikalı biyolog Juan Rafael Bolanos tarafından yürütülen araştırmaya göre, timsahlarda, kuluçka döneminde yuvanın sıcaklığı, doğacak olan yavru timsahın cinsiyetini belirliyor. Araştırmaya göre, yuvanın sıcaklığı 28 derece Celsius ise dişi timsah, 32 derece’yi buluyorsa, erkek timsah doğuyor. Araştırmanın, Kosta Rika'nın kuzey pasifik bölgesinde bulunan 12 nehirde yaşayan timsah nüfusu üzerinde yapıldığını belirten Bolanos, araştırmasının sonuçlarını tam olarak 2011'de yayımlamayı düşündüğünü söyledi.

Meksika’nın Cancun şehrinde Aralık ayında yapılacak BM İklim Konferansına hazırlık için Almanya’nın Bonn şehrinde gerçekleştirilen beş günlük hazırlık toplantısı sonuçsuz bitti. Pazarlıklar, konferansın asıl konusu olan sera gazlarına takılı kaldı. Dört ay sonra Cancun’da gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Konferansında da yeni bir Dünya İklim Antlaşmasına varılamayacağı düşünülüyor. Buzlar kopuyor, zaman daralıyor. BM İklim sekreterliği ve Meksikalı yetkililer Aralık’taki iklim zirvesinde hiç olmazsa parça antlaşmalardan oluşan ve daha sonraki büyük antlaşmaya temel oluşturabilecek bir paketin çıkarılabilmesini istiyorlar. Çevre örgütleri Bonn’da yapılan BM toplantısını eleştirerek, gösterilen yavaş temponun Cancun’daki zirveyi olumsuz etkileyeceğini savundular. Cancun’dan önce son olarak Ekim ayında Çin’in Tianjin şehrinde yeniden bir hazırlık toplantısı yapılacak. Greenpeace uluslararası iklim politikaları bölüm yöneticisi Martin Kaiser, Bonn’daki görüşmelerin, Cancun’da kapsamlı bir iklim antlaşmasına varılma ihtimalinin sıfır olduğunu gösterdiğini söyledi. Ancak dünya’nın ayak sürümeye dayanma gücü kalmıyor...

Doğu Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü bünyesinde faaliyet gösteren Serin İklim Tahılları Bölümü’nde, bölge iklim şartlarına dayanıklı, kurağa ve hastalıklara karşı dirençli buğday çeşitlerinin üretilmesine devam ediliyor. Bölge çiftçisinin üretim ve gelir seviyesini artırmaya yönelik olarak üzerinde çalışılan buğday çeşitlerinde, hem birim alandan daha fazla verim elde edilebilmesi, hem de üreticinin tescilli tohumluk kullanması amaçlanıyor. Konu ile ilgili olarak açıklamalarda bulunan Doğu Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürü Şerafettin Çakal, 1969 yılından bu yana yürütülen çalışmalar sonucunda, bölgenin iklim şartlarına dayanıklı birçok buğday çeşidi elde ettiklerini bildirdi. Çakal, “Amacımız, toprak faktörlerine en hızlı uyum sağlayabilen tohumlukları elde edebilmek ve bölge çiftçisinin hizmetine sunabilmektir.” dedi. Öte yandan küresel ısınmanın olumsuz etkilerinin özellikle tarımsal üretimde kendini şiddetli bir şekilde gösterdiğini anlatan Çakal, bu yüzden üretim alanlarında ciddi verim kayıplarının söz konusu olduğunu belirterek; “Bu durumun aksine Erzurum ili ülke ve uzun yıllar ortalamalarının üzerinde bir yağış almış ve bu durum neticesinde de özellikle buğday verimlerinde önemli artışlar elde edilmiştir.” dedi.

Akdeniz'deki biyoçeşitlilik de tehdit altında…İspanya'daki Bilimsel Araştırmalar Yüksek Konseyi (CSIC), Akdeniz'deki biyoçeşitliliğin büyük tehdit altında olduğunu açıkladı. Dünyanın farklı bölgelerindeki denizlerde 10 yıldır yürütülen araştırmanın sonucu prestijli bilim dergisi PLOS’un özel sayısında yayımlandı. Bilim adamları, iklim değişikliğinin yarattığı sıcaklık artışı, kirlenme ve canlıların gelişmesini sağlayan çevre koşullarındaki bozulma nedeniyle dünyada biyoçeşitliliğin en çok tehdit altında olduğu deniz olarak Akdeniz'i gösterdi. Akdeniz'in ardından tehlike sinyalleri veren bölgeler Meksika Körfezi ve Çin Denizi olarak ifade edildi. İspanya'daki Bilimsel Araştırmalar Yüksek Konseyi’ne bağlı çalışan uzmanlardan Marta Coll, "Büyük olasılıkla Akdeniz'deki bu tehdit, iklim değişikliği ve çevre şartlarının kötüleşmesinden dolayı gelecekte çok daha büyüyecek" dedi.

İngiliz araştırmacılar buğdayın gen haritasını çıkardı. Olumlu sonuç: Ekmek ucuzlar, açlık biter. Olumsuz sonuç: Herkes daha çok yiyip harcar, çevre biter... The Independent gazetesinin manşetten verdiği habere göre, bu gelişme ‘tarımda yeni bir şafak’ ve buğday üretiminde son 10 bin yıldır yapılan en büyük atılım. Buluşla birlikte önümüzdeki beş yıl içinde hastalıklara daha dayanıklı ve daha çok ürün veren buğday türleri üretilebilecek. Bu gelişmeyle ekmek fiyatları ucuzlayacağı gibi, nüfusu giderek artan dünyada gıda güvenliği daha da gelişebilecek. Ancak gazetenin ekonomi editörü Sean O’Gready, buluşu o kadar da heyecanla karşılamıyor ve bunun çevre için kötü haber anlamına geldiğini söylüyor. O’Grady, açlık çeken insanlar için iyi bir haber olarak tanımladığı bu gelişmenin, çevreye etkilerinin olumsuz olacağı görüşünde. “Buluşun tarım üretimini artıracağına, gıdayı ucuzlatacağına şüphe yok. İşin olumsuz yanı şu ki, daha büyük bir dünyayı doyurabiliriz belki ama dünyamız büyümüyor. Daha çok insan, daha çok küresel ısınma demek. Daha ucuz tahıl, daha ucuz hayvan yemi anlamına geliyor. Çin, Hindistan, Endonezya ve Brezilya gibi, büyük nüfuslu, hızlı kalkınan ülkeler daha müreffeh oldukça, halkları da daha çok et yemek isteyecek. Kalkınmakta olan dünyanın zenginleşen halkları da bugün Amerikalıların yaşadığı gibi yaşamak isterse birkaç dünyaya daha ihtiyacımız olur” diyen Sean O’Grady’ye göre, ekonomik büyümenin önündeki engeller teknolojik değil çevresel.

Tarihinin en büyük sel felaketini yaşayan Pakistan için acil ihtiyaç olarak belirlenen 460 milyon doların üçte biri toplanabildi. Milyonlarca insan susuzluk, açlık, hastalıkla yaşıyor. 6 milyon insanın gıda ve temiz suya acil ihtiyacı var, bunların sadece çok küçük bir kesimi karnını doyurabiliyor; susuzluğunu gidermek ve temizlenebilmek için suya ulaşabiliyor. Yüzlerce köy, anayol ve köprü sular altında. 3.5 milyon çocuk, kirli su ve sineklerle yayılan ölümcül hastalıklardan dolayı tehlike altında. Aşırı yağışlar ve sellerin ülkeyi yerle bir etmeye başlamasından beri 2 bin insan öldü. 2 milyon kişi artık evsiz. BM’ye göre daha fazla can kaybı olmaması ve hasarın onarılması için 460 milyon dolar acil yardıma ihtiyaç var. Ancak uluslararası toplumun yardım konusunda ağır davranması nedeniyle, şu ana kadar bu miktarın sadece üçte biri toplandı. Uzmanlara göre bu ‘ağırkanlılığın’ sebebi, ülkenin Taliban’dan kaynaklanan kötü imajı. BM İnsani Yardım Koordinasyon Merkezi ve yardım kuruluşu Médecins Sans Frontières (Sınır Tanımayan Doktorlar), Batı kamuoyundaki Taliban karşıtı tavrın ve ülkenin yolsuzluklarla değer kaybeden imajının büyük rol oynadığı görüşünde. Pakistan Dışişleri Bakanı Şah Mahmud Kureyşi ise tek başına üstesinden gelemeyecekleri çok büyük bir felaketle karşı karşıya olduklarını ve Pakistan’ın yalnız bırakılması halinde milyonlarca kişinin açlıktan ölebileceğini söylüyor.



EYLÜL
Petrole bulanmış 9 Greenpeace gönüllüsü, Karadeniz’deki tehlikeli petrol arama çalışmalarına dikkat çekmek ve 10/10/2010’da gerçekleşecek "İklim Değişikliğine Karşı Küresel Eyleme" çağrı yapmak için Karadeniz sahilindeydi. Geenpeace Gençlik Ekibi gönüllüleri, iklim krizinin en büyük sorumlularından petrolün üretim ve tüketimine dikkat çekmek için Kilyos sahilinde üzerlerine petrol benzeri organik bir sıvı sürerek 10/10/10’da saat 15.00’te Taksim’de düzenlenecek olan iklim yürüyüşüne çağrı yaptılar. Ellerinde “Karadeniz, Meksika Körfezi Olmasın” yazılı dövizler bulunan gençler, petrol aramalarının durdurulması için mesajlar verdi. Greenpeace sözcüsü Emel Türker “Biz, güvenli, petrole olan bağımlılığından kurtulmuş bir Türkiye’ye inanıyoruz. Oysa dev petrol şirketlerinin çevresel güvenlik için fazladan para harcamaktan kaçındıkları ortada. BP felaketi bunun bir örneğiydi. Karadeniz’de de arama yapan şirketlerden ciddi bir güvenlik önlemi beklenmiyor. Petrol bulsunlar da, sonuçları ne olursa olsun anlayışı hakim. Karadeniz’in Meksika Körfezi’nin kaderini paylaşmasını önlemek istiyoruz” dedi. Karadeniz’de devam eden petrol arama çalışmalarının bölgede sorunlara yol açacağından kaygı duyan Greenpeace Gençlik Ekibi, Enerji [D]evrimi’ne katılmak için herkesi greenpeace.org.tr sitesi üzerinden internet eylemine çağırıyor. Greenpeace, bütün dünyada eş zamanlı olarak yapılan eylemler doğrultusunda 10 Ekim 2010 Pazar günü saat 15:00’te Galatasaray Lisesi önünden başlayacak olan etkinliğe destek veriyor.

350 sayısı size ne söylüyor? Gezegenin içinde bulunduğu tehlikenin farkında olanlar için “350” sayısının hayati bir önemi var. Aralık 2007’de NASA’dan Jim Hansen ve ekibi küresel ısınmayla ilgili yaptıkları çalışmada, atmosferdeki karbondioksit oranı için kritik sınırın 350 ppm olduğunu tespit etti. Şu anda gezegen tarihinde ilk kez 392 ppm’deyiz ve tehlike sınırının üzerindeyiz. Artık dünyadaki tüm ülkelerin ve insanların, karbondioksit salımlarını çok acil azaltması gerekiyor. Bu gerçeğin farkında olan kişilerden oluşan 350 hareketi, geçtiğimiz yıl 121 ülkede ve 4 bin 800 kentte yapılan etkinliklerle, dünya üzerindeki eş zamanlı en geniş katılımlı organizasyonu gerçekleştirmiş ve iklim değişikliğinin durdurulması gerektiğine dikkat çekmişti. Bu yıl ise beklenen tarih, 10.10.2010. 12 gün sonra tüm dünyada 171 ülke aynı gün yine 4000 in üzerinde etkinlik düzenleyecek. Bu ülkelerden biri olan Türkiye’de de pek çok grubun katılacağı etkinlikler düzenlenecek. Bu gruplardan biri olan Perşembe Akşamı Bisikletçileri (PAB), ‘10 Kent 350 Bisiklet’ organizasyonu ile 350 hareketine bisikletleriyle destek verecek. Şu ana kadar Ankara, Yalova, Eskişehir, Antalya, Bursa, İzmir, Adana ve Trabzon’da PAB Grupları, kendi kentlerinde yapacakları etkinliklerle harekete katılacaklarını açıkladı. Hareketin ülkemizdeki ayağı ile ilgili internet üzerinden detaylı bilgi alınabilecek web adresi ise, www.350hemensimdi.org

TBMM Çevre Komisyonu Başkanvekili Mustafa Öztürk, bu yaz dünyada aşırı sıcaklık rekorları kırıldığını anımsattı. Dünyada son 130 yıldır hava sıcaklığının ölçüldüğünü belirten Öztürk, ''Bu yıl, 130 yılın en sıcak yazıyla birlikte çölden gelen aşırı ve kavurucu sıcak hava dalgası, deniz, göl ve akarsu gibi yüzeysel suların daha fazla buharlaşmasına neden oldu. Aşırı sıcaklardan dolayı bazı göller, akarsular ve dereler kurudu'' dedi. Öztürk, ''Küresel ısınmadan en fazla etkilenecek olan ülkelerden biri de Türkiye'dir. Bu yüzden suyu doğru yönetmek zorundayız. Aksi durumda ülkemizin Akdeniz ve Güneydoğudan başlayarak çöl iklimi etkisi altına daha fazla girmesi kuvvetle muhtemeldir. Buna 'dur' diyecek önlemleri derhal almalıyız. Bu yaz Türkiye'de çöl ikliminin ilk ciddi izlerini ve işaretlerini gördük.” dedi.

Ve bir hatırlatma ile bitirelim; Yarın, tüm bisikletliler ve diğer tüm motorsuz araçlar için Critical Mass günü. Critical Mass bir protesto değil, sadece insanların hep birlikte bisiklete bindiği bir kutlama ve bilindiği gibi bütün motorsuz araçlara açık. Critical Mass, ülkemizde şu an sadece İstanbul ve İzmirde uygulanıyor. Siz de şehrinizde Critical Mass etkinliği başlatmak istiyorsanız http://www.critical-mass.info/ adresini ziyaret edebilirsiniz. İzmirliler, “Dünyanın 300 şehriyle birlikte her ayın son cumartesi saat 17:00'da Konak Meydanından başlayarak tüm motorsuz araç kullananlarla birlikte pedal çeviriyoruz.” diyorlar. İstanbul ise yine aynı şekilde, tüm motorsuz araçları 25 Eylül Cumartesi saat 17:00 da Göztepe Parkında bekliyor olacak.


Bilim insanları ve iklim uzmanları, artık atmosferdeki karbondioksit miktarının güvenli üst sınırının milyonda 350 parçacık olması gerektiğini söylüyor. Ancak, atmosferdeki mevcut karbondioksit miktarı milyonda 392 parçacık ve her yıl yaklaşık 2 parçaçık artıyor. Bu oran güvenli sınırın çok üzerinde. Bilim insanları, 392 ppm’in gezegen tarihinin en yüksek değeri olduğunu, şu an uçurumun kenarında olduğumuzu söylüyorlar. Atmosferdeki karbondioksit miktarı hızlı bir şekilde milyonda 350 parçacığa inmezse bu yıl içinde iklim değişikliğinden kaynaklanan felaketlerin, önümüzdeki yıllarda daha da artacağına dikkat çekiyorlar. ?

Dünyanın en büyük eylemlerinden biri olan 350 hareketinin lideri Bill McKibben bu sene 10 Ekim 2010 tarihinde yapacaklarını şöyle anlatıyor:?“Ajandanıza not etmeniz gereken ilk tarih: 10 Ekim. O gün dünyanın her köşesinde güneş panelleri döşenmesini, rüzgâr gülleri kurulmasını, ağaç dikilmesini, bisiklet yolları yapılmasını umuyoruz. 10/10/10 temiz enerji kullanılan bir geleceğin, 350 ppm’e ulaşılmış bir dünyanın fotoğrafını çekecek. O gün, insanlara bunun için mücadele etmenin değerini ifade edecek. Her ülke iklim krizinden eşit şekilde etkilenmeyecek tabi ki ama eğer büyük kirleticilerin ve büyük ekonomilerin değişmesini sağlayamazsak hiç bir zaman kazanamayız.”

Yeni bir araştırma, çağın vampiri tahtakurusunun, dünyanın dört bir yanına giderek yeniden yayıldığını ortaya koyuyor. Kentucky Üniversitesi ve Amerikan Ulusal Böcek İdaresi Derneği'nin birlikte önayak olduğu araştırma, tahtakurusu nüfusundaki patlamanın sadece ABD'de değil, küresel anlamda bir salgına dönüştüğünü gösteriyor. Yakın zaman içinde İngiltere'de de bu gözlemi doğrular nitelikte veriler yayımlandı. ABD'de tahta kurusu sorunu en çok New York'ta kendini gösteriyor. Hiç uyumayan New York'ta hiç uyutmayan tahta kurularının istilasına uğrayan bazı iş yerleri, sinemalar ve dükkanlar kapatılmak zorunda kaldı. ABD'nin Çevre Koruma Dairesi, ''Acı verecek derecede kaşındıran, alerji dahil bir dizi sağlık sorununa yol açabilen tahta kurularının kaygı verici boyutta arttığı'' uyarısını yayınladı. İngiliz böcekbilimci Clive Boase'e göre, iklim değişikliğinin ve ulusararası seyahat trafiğindeki artışın da tahta kurularının yeniden hortlamasında rol oynadığını düşünüyor.

Konya'nın Karapınar ilçesinde bulunan ve büyüleyici görüntüsüyle ''Dünyanın Nazar Boncuğu'' olarak adlandırılan Meke Gölü'nün kurumuş son hali, Tuz Gölü'nü aratmıyor. 3 hafta önce ziyareti sırasındaki durumu Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a, ''Keşke bu gölü bu haliyle hiç görmeseydim'' dedirten Meke Gölü, her geçen gün biraz daha kötüye gidiyor. Gölün durumuna herkes gibi kendilerin de üzüldüğünü belirten Karapınar Belediye Başkanı Mehmet Mugayıtoğlu, ''Çevre sorunu sadece Karapınar'ın değil, ülkemizin ve dünyanın sorunu. Bir zamanlar adından güzelliğiyle söz ettiren Meke Krater Gölü'nün geldiği noktada insanoğlunun etkisi var. Yeraltı suyunun hoyratça kullanılması, kuraklığın etkili olması ve iklimlerin değişmesi gölde kaçınılmaz sonu hazırladı. Kuşların cıvıl cıvıl öttüğü, ailelerin piknik yaptığı ve çocuklarımızın yüzme öğrendiği gölün durumu hepimizi üzüyor'' dedi. Peki bakan ve belediye başkanı üzülmek dışında bu konuda ne yapmayı düşünüyor?

Yenilenebilir enerji teknolojisi hızla revaçta olmaya başladı... Bu hiç de şaşırtıcı değil. Yenilenebilir enerjiyle güçlenmiş daha verimli bir ekonomiye doğru hızlı geçiş, küresel ısınmayı durdururken doğayı koruyan yeşil işler de yaratabilir. Fakat bu geçişi ne kadar hızlı yapabiliriz? Bu soru Greenpeace ve dünyanın en büyük yenilenebilir enerji derneği olan Avrupa Yenilenebilir Enerji Konseyi'nin sorduğu önemli bir soru. Sorunun yanıtı ise geçtiğimiz Haziran ayında çıkan ve 5 yıl süren bir çalışmanın sonucu olan Energy [R]evolution yani Enerji [D]evrimi raporunda. Aynı çalışmanın ulusal ayağı olan ve Greenpeace Kanada'nın çıkardığı Enerji [D]evrimi’nin ikinci baskısıysa tam da Kanada ulusal enerji stratejisi tartışmaları sırasında yayınladı. Rapora göre birincil enerji talebinin yarıya inmesi, bu enerjinin dörtte üçünün 2010 yılı itibarıyla yenilenebilir kaynaklardan elde edilmesi ve sera gazları emisyonunun yüzde 95'inin azaltılması gerekiyor. Yapılması gerekenler ve mümkün olanlar ise hükümetin politikası ile açık şekilde çelişiyor. Avrupa Yenilenebilir Enerji Konseyi Genel Sekreteri Christine Lins, Kanada'nın çok geniş yenilenebilir enerji potansiyeline sahip olduğunu ve bu potansiyelin pahalı ve sürdürülemez fosil yakıtlar ve nükleer yerine kolayca konabileceğini belirtti. Yenilenebilir endüstrinin Enerji [D]evrimi’ni gerçekleştirebilecek, gereksinim duyulan kapasiteye sahip olduğunu, teknik hiçbir engel olmadığını, küresel enerji sektörünü yeniden oluşturmanın önündeki tek engelin ise politik olduğunu belirtti. Aynı politik engeller Türkiye’nin de hala başında...

Beyaz Saray’ın bilim danışmanı John Holdren, halktan bundan böyle "küresel ısınma" yerine "küresel iklim bozulması" tabirini kullanmasını isteyerek, bu ifadenin, durumun tehlikesini daha iyi ortaya koyduğunu söyledi. Holdren, Oslo’da yaptığı bir konuşmada, ısınma tabirinin "tehlikeli bir tanımlama" olduğunu belirterek, bunun yerkürenin karşılaştığı duruma doğru açıklama getirmediğini kaydetti. Bir de Beyaz Saray bilim danışmanı Beyaz Saray’ın çatısına neden Güneş Paneli konulmadığına dair, tutarlı bir bilimsel açıklama yapsa ne güzel olur... Beyaz Saray gerekli önlemleri almazsa bu küresel iklim bozulması da değil hızla iklim felaketi olacak!

Ağrı Dağı'nın deniz seviyesinden 4 bin 500 metre yükseklikte bulunan şapka buzullarının, küresel ısınma nedeniyle eridiği söyleniyor. Bu erime nedeniyle zirveye yakın yerlerde buzul dereler oluşmuş. 30 Ağustos’ta Zafer Tırmanışı için Ağrı Dağı’na 90’ıncı kez zirve tırmanışı gerçekleştiren Türkiye Dağcılık Federasyonu (TDF) Başkanı Alaattin Karaca, şapka buzullar üzerinde derelerin çağladığını söyledi. Buzulların yerini artık kara parçalarının almaya başladığına dikkati çeken Karaca “Ağrı Dağı'nın... şapka buzulları sıcakların etkisiyle hızlı ve ciddi biçimde eriyor. Rotamız üzerinde çok sayıda çağlayan ve dere gördük” dedi. Başkan Karaca “Buzullardaki erime böyle devam ederse, yılın 12 ayı yaklaşık 700 metrelik bölümü buzlarla kaplı olan Ağrı Dağı bu özelliğini kaybedecek” dedi.

Küresel ısınma gıdayı etkili bir koz haline getirdi. Tarımsal üretimi güçlü olan ülkelerin küçük bir hareketi bütün ülkeleri etkiliyor. Bazı ülkelerde gıda isyanları başladı bile. Rusya ‘elinde bulunmayan’ buğday ile tüm dünya emtia piyasasını son üç aydır yönetirken, en büyük tüketici Çin alım yapmama tehditleri savuruyor, Mozambik’te binlerce insan zamlara karşı ayaklanıyor. Günden güne artan gıda sıkıntıları zincirinin son halkası yine Moskova’dan gelen haber ile tetiklendi. Rusya Başbakanı Vladimir Putin, Rusya’nın tahıl ürünleri ihracatına yönelik getirdiği yasağı, gelecek yıl hasadın yapılacağı döneme kadar uzattı. Bunun üzerine de Dünya Gıda Örgütü (FAO) de harekete geçti ve buğday, pirinç gibi temel gıdaları üreten ülkelere acil toplantı çağrısı yaptı... küresel ısınma ile mücadele birinci öncelikli konumuz olması gerekirken, günlük kısa vadeli siyasal gelişmelerin içinde bizi boğuyorlar... dikkat!

Greenpeace, Mısır'ın ikinci büyük kenti İskenderiye'nin batısında bulunan El Dabaa'da nükleer santral kurma kararını kınadığını açıkladı… Ortadoğu ülkelerinin kirli, pahalı ve tehlikeli enerji sistemine geçmesi tüm bölge için büyük bir tehdit oluşturacak. Nükleer enerji, yenilenebilir enerjilerin gelişmesi ve iklimin korunmasının önünde de bir engel teşkil ediyor. İklim değişikliği ile mücadele edebilmek için, hükümetlerin yenilenebilir enerji kaynaklarını teşvik etmesi gerekiyor. Greenpeace her tür nükleer enerji neslinin, başka bir Çernobil yaratabilecek ölümcül bir karar olduğunu savunuyor. Bilindiği gibi Çernobil felaketi milyonlarca insanı etkiledi ve hala gözle görülür şekilde etkileri devam ediyor. Mısır halkı daha iyi bir enerji çözümünü hak ediyor. Mısır gibi güneş potansiyeli açısından zengin ülkeler, sürdürülebilir ve temiz enerji sistemleri inşa edebilir üstelik hem daha karlı hem de bağımsızlık sağlıyor. Greenpeace tüm dünyada Enerji [D]evrimi raporu ile, nükleer teknolojiye gereksinim duymadan ve karbon salımlarının düşürülebildiği küresel bir sürdürülebilir bir enerji modeli öneriyor.

Avrupa Birliği’nde 100 watt’lık akkor ampullerin ardından 75 watt’lık ampullere de yasak geldi. Amaç, enerji tasarrufu ve küresel ısınma ile mücadele. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde 75 watt’lık akkor ampullerin üretimi ve ithal edilmesi yasaklandı. Geçtiğimiz yıl 100 watt’lık akkor ampullere yasak getiren AB, 1 Eylül itibariyle bunun kapsamını genişleterek, 75 watt’lık akkor ampulleri de yasakladı. Brüksel’in hedefi, 2012 yılına kadar piyasadaki klasik ampullerin yerini enerji tasarrufu sağlayan modern ampullerin alması. Uzun ömürlü LED ve halojen lambalar, bu ampullere örnek. AB’nin yeni düzenlemesi, küresel ısınmayla mücadeleyi ve enerji tasarrufunu amaçlıyor. AB Komisyonu’nun Enerjiden Sorumlu Üyesi Günther Oettinger, yeni düzenleme sayesinde yılda 40 milyar kilowatt saat tasarruf edileceğini kaydetti. Bu sayede karbondioksit emisyonunun da yılda 15 milyon ton düşürülmesi hedefleniyor. Her bir hanenin enerji tasarrufu sağlayan ampuller kullanması, evlerinin büyüklüğüne ve kullanılan ampul sayısına göre elektrik faturalarına da olumlu yansıyor. Bu sayede, her bir konutta yılda yaklaşık 25 ile 50 euro arasında tasarruf sağlanabiliyor. Ya Türkiye’de bu konuda ne yapıyor?

Uluslararası Hububat Konseyi'nin (IGC) raporuna göre, temmuz ve ağustos aylarında etkili olan aşırı sıcaklar nedeniyle dünya buğday üretim tahmini 2 ay öncesinin 20 milyon ton altına indi. Biz gündemimizi sadece referandum gibi konularla doldururken, iklim değişikliği ile gıda güvenliğimiz tehlikeye giriyor. Gündemde niye enerji politikalarımızı nasıl fosil yakıtlardan bağımsız yapabileceğimiz ve bütün Dünya’da enerjinin temizlenmesi ile ilgili hukuki sürec bir numaralı gündem maddesi değil. Bütün dinleyicileri bu konuda düşünmeye çağırıyorum.

La Via Campesina Dünya’ya harekete geçmek için davet çağrısında bulunuyor. Tüm Dünya’daki toplumsal hareketler, 29 Kasım-10 Aralık 2010 tarihleri arasında Cancun’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 16. Taraflar Konferansı (COP16) için bir araya geliyor. İklim değişikliğinin yol açtığı sel, su kirliliği, erozyon ve diğer çevre felaketlerinin özellikle kadınları ve bu nedenle iflas etmiş çiftçileri etkilediği ve kırsaldan kente yoğun bir göç olduğuna dikkat çekiyor. La Via Campesina toprak ve orman haklarının savunulması, ve iklim değişikliğinin önlenmesi konusundaki taleplerini Cancun’da kuracakları kampta duyuracak.

Dikkat, University of Reading'den Matthias Zahn'ın yaptığı araştırma küresel ısınmanın Kuzey Kutbu'ndaki kasırgaların sıklığını 2100 yılı itibarıyla yarıya indirebileceğini söylüyor. Bu çalışmanın sonuçları şu anda Kuzey Kutbunda sondaj yapmayı riskli bulan petrol ve gaz şirketlerini cesaretlendirmiş gibi görünüyor. Greenpeace Birleşik Krallık’ta biliminsanı olarak görev yapan Doug Parr, petrol şirketlerinin şiddetli hava koşulları ve buz dağlarının petrol platformlara zarar vermesinden korktuklarını ancak yine de Zahn'ın çalışmasının bölgenin sömürülmek için güvenli olduğu yönünde bir anlayış yarattığı konusunda uyardı. İklim değişip Dünya fakirleşip yok olmanın eşiğine geldiğinde Kuzey Kutbu’nda fırtınalar azaldı diye petrol aramaya devam mı edeceğiz. Bir yerlerde birilerinin aklının şirazesi kaçmış durumda. Bu aptallık çağından kurtulma vakti geldi... harekete geç!

İklim değişikliği konusunda devletler düzeyinde dünyayı yoğun iki ay bekliyor. Obama yönetimi Salı günü, sera gazı salımının yüzde 80’inden sorumlu 17 ülkenin temsilcilerinin 20-21 Eylül tarihlerinde New York’ta bir araya geleceğini söyledi. Toplantıda iklim değişikliğine sebep olan zararlı salımların azaltılması yönünde süregelen küresel tartışmalar yer alacak. ABD, İklim Değişikliği Özel Temsilcisi Todd Stern bu toplantının gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin iklim değişikliği ve temiz enerji tartışmalarında yol alabileceği samimi bir toplantı imkanı sunacağını söyledi. Aynı zamanda, İsviçre ve Meksika hükümetlerinin daveti ile 45 ülkenin çevre bakanı da Eylül ayında Cenevre’de buluşacak. Bunun yanında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Anlaşmasını imzalamış olan 194 ülkeden müzakereciler ise Ekim ayında hazırlık oturumlarının sonuncusu için Çin’in Tianjin kentinde buluşacaklar. Bu ay içinde New York’ta yapılacak oturumumda ise Avustralya, Brezilya, İngiltere, Kanada, Çin, Avrupa Birliği, Fransa, Almanya, Hinidistan, Endonezya, İtalya, Japonya, Meksika, Rusya, Güney Afrika, Güney Kore ve ABD’den temsilciler olacak. Cancun’a doğru bu toplantılarda güçlü ve sonuç getiren kararların alınması gerekiyor.

Türk ve Yunan iklim savunucularının ortak etkinliği olan "İklim Treni ile Sınırları Aşıyoruz" yolcuları, Türkiye’de vatandaşlara iklim temalı mesajlarını iletecek. Selanik’ten 17 Eylülde yola çıkacak olan Yunan iklim savunucuları, 18 Eylül’de İstanbul Sirkeci Garı’na gelerek Türk iklim savunucularıyla buluşacak. İklim değişikliği konusunda insanları bilinçlendirmeyi ve farkındalık yaratmayı amaçlayan savunucular, Sirkeci ve Haydarpaşa garlarında vatandaşlarla bir araya gelerek iklim değişiminin etkilerini anlatacak. Projeyi destekleyen British Council Bilim Projeleri Koordinatörü Esra Saruhan, iklim savunucularının 18 Eylülde Sirkeci Garında 13.00-15.00, Haydarpaşa Garı’nda ise 12.30-14.30 saatleri arasında, iklim değişikliği bilgilendirme noktalarında vatandaşlarla buluşacağını belirtti.

Biliminsanları Alaska’da binlerce denizayısının yüzer buz kütlelerinden kıyılara göç etme nedenini araştırıyor. Denizayılarının hareketini uydu radyo dalgalarıyla izleyen US Geological Survey, 10.000 ila 20,000 kadar çoğu anne ve yavrulardan oluşan hayvanın Alaska kıyısının Chukchi Denizi tarafında çok yoğun bir kalabalık oluşturduğunu ve bunun bu türün şu ana kadar gözlenen en büyük göçü olduğunu belirtti. Denizayıları iklim değişikliğinden etkilenen tek tür değil; Kuzey Kutbu dünyanın geri kalanının ortalamasına göre iki kat daha fazla ısınmış durumda ve Kutuptaki denizler, karbondioksit yoğunluğu nedeniyle hızla asidik hale geliyor. Karbondioksitin havada artınca, suda çözünüyor ortaya çıkan karbonik asit denizayılarının ana gıdalarından olan denizkabuklularının kalsiyumlu kabuklarını eritiyor ve sayılarını azaltıyor. Nasıl yumurta kabuğunun içine limon sıkarsak erir, onun gibi. Bir çok balina ve fok türünün yanında, karada yaşayan ren geyiği ve tilki gibi hayvanlar da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Sera gazı salımlarını büyük oranda düşürmediğimiz takdirde deniz ve karada yaşayan tüm canlıların soylarının hızla tükenme yolunda olduğunu hatırlamamız ve bu yolda harekete geçmemiz zorunlu.

Dünya yüzölçümünün üçte biri et üretimi nedeniyle çölleşirken, dünya okyanuslarının yarısından fazlası aşırı avlanma nedeniyle ekolojik çöküş noktasına yaklaşıyor. Et tüketimi, küresel ısınma, çölleşme, yağmur ormanlarının kaybı ve asit yağmurları gibi dünyanın şu an karşı karşıya olduğu büyük çevresel felaketlerin hepsiyle yakından ilgili. Yağmur ormanları büyükbaş hayvanların otlatmasına ayrılmak üzere hızla yok edilmekte. Her bir büyükbaş hayvan günde en az 60 litre metan gazı üretiyor. Öte yandan azot, karbondioksitten 270 kat daha fazla küresel ısınmaya neden olan etkili bir gaz ve büyükbaş hayvan gübresiyle topraklara yayılıyor. Birçok ülkede artık su sıkıntısı çekiliyor. 1 kilogram tahıl üretmek için 200 litre su gerekliyken, 1 kilogram et üretmek için ise, 20.000 litre suya ihtiyaç var. Ete olan talep arttıkça, yeraltı suları büyük ölçüde daha da fazla et üretmek amacıyla tüketiliyor. Bir etobur, 20 vejetaryen insanın beslenmek için kullandığı alan kadar tarla ve mera kullanıyor.

İngiltere’de Londra’daki dünyanın en işlek havaalanlarından Heathrow’un genişletilmesi yine gündemde. İşçi Partisi başkanlığının güçlü adayı David Miliband, Heathrow’a üçüncü pist fikrini tekrar gündeme getirdi. Kendisine yakın kaynaklara göre, Miliband pistin Londra ekonomisini ve iş dünyasını olumlu etkileyeceğine inanıyor ve iklim değişikliklerinin sonuçları dikkate alınarak yapılması gerektiğini düşünüyor. Rakibi ise piste karşı çıkıyor. İş çevreleri ve ticaret odaları, iş olanaklarını ve genel ticaret hacmini arttıracağını iddia ederek güney doğunun hava kapasitesinin arttırılması için uzun süredir lobi yapıyor. Bununla birlikte Greenpeace ulaştırma kampanya sorumlusu, Vicky Wyatt şöyle diyor: “Üçüncü pist konusu, tıpkı Irak savaşı gibi, İşçi Partisi’nin 13 yıllık iktidarının tutarlı olmayan savlarına ve insanların güvenini nasıl kaybettiklerine iyi bir somut örnektir ve başarısız politikalarının sembollerinden biridir”. Hava taşımacılığının iklim değişikliklerine doğrudan etkisi olduğuna dikkat çeken Greenpeace, bu konunun yine gündemde olduğu 2007 yılında da havaalanının genişletilmesine karşı çıkmış ve başarılı olmuştu.

Dünya Bankası, gelişmekte olan ülkelerdeki alternatif enerji programlarına yönelik çabalara liderlik etmek üzere Kaliforniyalı bir profesörü atadı. Bankanın açıklamasına göre Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'nde enerji profesörü olan Daniel Kamen, yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği baş teknik uzmanı olarak görev yapacak. Söz konusu pozisyon gelişmekte olan ülkelerde oluşan daha önce görülmemiş düzeydeki enerji ihtiyacını karşılarken kalkınma ve iklim değişikliği konularının bağlantılı olarak ele alınması için oluşturuldu. İşin sorumlulukları arasında dünyadaki temiz, güvenilir ve ekonomik enerji olanağından yoksun 1,5 milyar insanın enerji ihtiyacını karşılama bulunuyor. Dünya Bankası sürdürülebilir kalkınma başkan yardımcısı Inger Andersen "Şu anda daha önce hiç olmadığı şekilde, müşterilerimiz ve ülkeler kalkınma ve yoksulluğu azaltma politikaları ile birlikte gezegenin gelecekteki ihtiyaçlarını birlikte karşılayacak çözümler arıyorlar" dedi. Dünya Bankası, ormanların yok edilmesini ve sera gazı emisyonunun kesilmesine yönelik projelerin finansmanını sağlama amaçlı girişimleri desteklemek için iklim ve alternatif enerji ekibini güçlendiriyor. Umuyorum en son Afrika’ya verilen milyonlarca dolar kömürlü termik santral kredileri gibi geleceğimizi karartan kararlar bundan sonra alınmaz verilen kararlar ise geri alınır.

British Council Bilim Projeleri Bölümü’nün Türk ve Yunan iklim savunucularıyla ortak etkinliği olan "İklim Treni ile Sınırları Aşıyoruz"un yolcuları, Türkiye’de vatandaşlara iklim temalı mesajlarını iletecek. Selanik’ten 17 Eylülde yola çıkacak olan Yunan iklim savunucuları, 18 Eylülde İstanbul Sirkeci Garı’na gelerek Türk iklim savunucularıyla buluşacak. İklim değişikliği konusunda insanları bilinçlendirmeyi ve farkındalık yaratmayı amaçlayan gruptakiler, Sirkeci ve Haydarpaşa garlarında vatandaşlarla bir araya gelerek iklim değişiminin etkilerini anlatacak. Bilim Projeleri Koordinatörü Esra Saruhan, yaptığı açıklamada, British Council’in, küresel iklim değişikliği programının Avrupa ayağı olan "İklim Savunucuları" adlı projeyi 2008 yılında 15 Avrupa ülkesinin katılımıyla başlattığını söyledi. Grup, Türkiye’ye seyahatleri sırasında yol boyunca tren içinde ve Selanik, Alexandroupoli-Dedeaağaç garlarında da vatandaşları bilgilendirecek.

Greenpeace Uluslararası Genel Direktörü Kumi Naidoo, Türkiye’nin yakın bir gelecekte yükselen gıda fiyatlarından büyük ölçüde etkileneceği uyarısında bulundu. Naidoo, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan acilen harekete geçmesini ve iklim krizine karşı nasıl bir önlem alacağını açıklamasını istedi. Başbakan Erdoğan’a mektup yazarak uyarılarda bulunan Greenpeace Genel Direktörü Naidoo; su ve besin kaynaklarının azalması, yükselen gıda fiyatları, dengesiz hava koşulları, giderek artacak küresel istikrarsızlık, seller, kuraklık ve benzeri nedenlerle yaşanacak uluslararası göçlerin tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de etkileyeceğini vurguladı. Naidoo, dünyanın tahıl ihracatının dörtte birinin şu anda aşırı kuraklıkla boğuşan ve buğday üretimini ciddi oranda azaltan ülkelerden sağlandığını anımsatarak toptan fiyatının hazirandan beri neredeyse ikiye katlandığının altını çizdi. Rusya’nın buğday ihracatını yasaklama kararının fiyatların daha da artacağını gösterdiğini belirten Naidoo: “Ukrayna ve Rusya’daki kuraklık, gelecekteki tahıl stoklarını da tehlikeye atacağa benziyor. Dünya’nın başka bir bölgesinde, Pakistan’da yaklaşık 1 milyon hektarlık ürün su altında. Önce bölge insanları, ileride tüm dünya bu olaydan etkilenecek.” Naidoo, Türkiye yurttaşlarının, şu an dünyanın diğer köşelerinde yaşanan felaketlerden ve yaşadıkları yan etkilerden korumak için bir an önce harekete geçmenin gerekliliği konusunda bilgilendirilmeleri gerektiğini belirtti. Başbakan’a hitaben “Eğer siz -onların seçilmiş lideri- sorumluluktan kaçınıp acilen harekete geçmezseniz, çok yakın bir gelecekte kendilerini bekleyen yıkım konusunda da uyarılmaları gerekir” dedi.

Deutsche Welle Türkçe'nin haberine göre, Avrupa’da iklimin ve çevrenin korunması gündeme geldiğinde, sık sık “e-mobilite”den, yani elektrikli ulaşım teknolojisinden söz ediliyor. Bugün büyük miktarda benzin yiyen karbon salan araçların yerini alacak olan elektrikli ulaşım araçlarının geleceğin teknolojisi olduğu belirtiliyor. Çin’de elektrikli bisikletlerin yoğun bir biçimde yaygınlaşmasının nedeni ise devletin havayı büyük ölçüde kirlettikleri gerekçesiyle 90 büyük Çin kentinde hafif ve ağır motorsikletleri yasaklama ya da sınırlandırma kararı alması. Bunun sonucunda üretici firmalar ve tüketiciler de yoğun olarak elektrikli bisiklete yönelmiş. Bunlara bir sınırlama olmadığı gibi, bisiklet şeridini kullanmalarına da izin var ve ehliyet de gerekmiyor. Çin trafiğinde şu an 140 milyon elektrikli bisiklet bulunuyor. Elektrikli bisikletler Türkiye’de de satılıyor, ancak şu anda ne kadar kullanıldığı ile ilgili istatistik ve kullanımı ve üretimi konusunda herhangi bir teşvik bulunmuyor.

ABD’nin saygın üniversitelerinden biri olan UCLA’de Dünya Coğrafyası Profesörü olan Laurence Smith’e göre küresel ısınma güç dengelerini değiştirecek, ‘yeni kuzey’ ülkeleri 2050'de süper güç olacak. Küresel ısınmayla birlikte gelecekte sel, su kıtlığı, sıcak hava dalgaları ve şiddetin hakim olduğu felaket boyutunda değişimler olacak. Oluşacak ‘Yeni kuzey’de yer alan Kanada ve İskandinav ülkeleri ise bu değişimlerden hemen hemen hiç etkilenmeyecek çünkü çözülecek olan geniş buzul kütleleri altındaki verimli topraklar ve madenler kullanılabilir hale gelecek. Profesör Smith’e göre Toronto, Montreal, Vancouver, Moskova, Oslo ve Stockholm geleceğin mega şehirleri olacak, Çin ise ABD’nin yerini alacak. Buzulların erimesiyle Kanada dünyanın en büyük 2’inci petrol üreticisi haline gelirken, Kuzey Amerika, Grönland ve Rusya gibi seyrek nüfuslu bölgeler ise 2050 yılında adeta göç mıknatısı olacak. Yaşanacak erimeler nedeniyle ticaret gemilerinin, Atlantik’ten Uzakdoğu’ya direkt geçişini sağlayacak rotaların açılacağını iddia eden Smith, vahşi hayatın 65 milyon yıl önce dinozorların yok olmasından sonraki en büyük soykırımla karşı karşıya kalacağını savundu. Bu fakir ve insanların acı çektiği dünya’da yaşamak ister misiniz? Çocuklarınıza bırakmak istediğiniz dünya bu mu?

WWF ve Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) işbirliğiyle 1998 yılından bu yana yayınlanan ‘Yaşayan Gezegen Raporu’nda, doğanın sunduğu ve gezegenin her yıl yenilediği varlığı hesaplanıyor. Nüfus, tüketim oranı, küresel gayrisafi milli hasıla ve kaynak ihtiyacı gibi verilerin değerlendirildiği hesaplamalara göre, Ekolojik Ayak İzi ile Biyolojik Kapasite arasındaki fark her yıl daha fazla açılıyor. 2010 yılı için 21 Ağustos tarihi itibariyle, ekonomik faaliyetlerimizi ve yaşamımızı sürdürmek için doğanın sağladığı kaynakları bitirmiş bulunuyoruz. Bu yılın geri kalan kısmında yaşamımızı, gelecek yıldan ödünç alarak sürdüreceğiz, esasında bu bir yerlerde ekolojik yıkım demek, hastalığın ölüme doğru ilerlemesi demek. İnsanlık tarihinin büyük kısmında yaşam, doğanın kendini yenileyebileceği düzeyden daha az zarar vererek sürerken, son 30 yılda gezegenin kırılma noktalarına doğru hızla ilerliyoruz. 2010 yılında dünya nüfusunun, doğal kaynakların %150’sini kullanacağı öngörülüyor. Bu yüzden bugün başımızda küresel ısınma ve biyolojik soykırım var. Gezegen işgal altında, insanın işgali, yağma sürüyor ama gidecek başka gezegen yok.

EKİM
Yarın İstanbul'da yaşayanlar ya da İstanbul'a yakın olan herkesi saat 17:00'da Göztepe Parkı Kuzey (Bağdat Caddesi), İzmir'de yaşayan ya da yakın olanları yine saat 17:00'da İzmir - Konak Meydanına bekliyoruz. Çünkü yarın, motorlu araçların protesto edildiği, trafikte bisikletlilerin de bulunduğu, trafikte saygının ön planda olduğu bir gün olacak. Çünkü yarın, Critical Mass günü...

4-5 Aralık 2010 tarihlerinde Meksika Cancun'da gerçekleştirilecek Dünya İklim Zirvesi öncesinde Türkiye'nin durumunu değerlendirmek ve yapılacakları bir kez daha gözden geçirmek üzere İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu Toplantısı, Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı Lütfi Akça başkanlığında yapıldı. Akça, geçen hafta Yunanistan'da yapılan Akdeniz İklim Değişikliği Girişimi toplantısını da değerlendirdi. İmzalanan deklarasyonla, Akdeniz Bölgesi'nde düşük karbonlu, verimli kaynak kullanımını sağlayan, iklim değişikliğine dayanıklı ekonomiler oluşturulmasının hedeflendiğini belirtti. Dünya İklim Zirvesi'nde beklentilerin, bu yıl yapılan toplantıların ışığında çok yüksek olmadığını belirten Akça, ''Bütün ümitler Cancun zirvesine taşınmıştı ancak burada kapsamlı bir anlaşmaya varılma ihtimali çok düşük olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte dengeli bir karar paketinin oluşturulması ve 2011 yılı içinde yapılacak toplantılarla netleştirilecek bir kararın ana ilkelerinin, temel kavramlarının ortaya konması beklentiler arasında. Bu doğrultuda da diğer ülkeler burada alınacak kararlara ilişkin çalışmalarını hızlandırdı. 4-9 Ekim 2010'da Çin Tianjin'de bir iklim değişikliği toplantısı yapıldı. Burada pek çok ülke, iklim değişikliği müzakereleriyle ilgili hazırlıklarını, taslak kararlarını sekretaryaya gönderdi. Bu arada bu toplantıda ülkemiz açısından çok önemli bir gelişme yaşandı ve ülkemizin özel şartlarına bağlı olarak hazırlanmış taslak karar metninin Cancun'da sunulmasına karar verildi.'' Dedi.

Bugün size Yunanistan’in başkenti Atina’dan sesleniyorum. Akdeniz İklim Değişikliği Girişimi Konferansında Greenpeace adına bir konuşma yapmak üzere geldim. Konferans olumlu bir gelişme, iklim değişikliğine karşı yürütülen küresel mücadeleye katkısı olacağını umud ediiyoruz. Akdeniz bölgesinde yeşil kalkınma işbirliğinin geliştirilmesi bölgede barışın inşa edilmesinde de önemli bir role sahip. İklimle mücadele barış ve bölge güvenliği için kaçınılmaz bir gereklilik. Barış ve güvenlik ise ancak ortak çabalarla tesis edilebilir. Bugüne dek farklı medeniyetlerin beşiği olan Akdeniz, aynı zamanda zengin bir biyoçeşitliliğe de ev sahipliği yapıyor. İnsanlığın geleceği ve çocuklarımız için Akdeniz’in korunması büyük önem taşıyor. Bu nedenle Greenpeace, Akdeniz havzasında yer alan hükümetlerden “iyi niyetli görünmenin” ötesine geçerek bir an önce somut adımlar atmalarını talep ediyor. Ancak ne yazık ki, özellikle Türkiye ve Yunanistan’da, liderlerin politik söylemi ve hükümetlerin planları arasında büyük çelişkiler bulunuyor. Şu anda Türkiye’de, çoğu ithal kömürle çalışan 50’nin üzerinde kömürlü termik santral projesi var. Dahası, Türkiye’nin bugünkü enerji stratejisinde öncelik linyit ve Karadeniz’deki petrol aramalarına veriliyor. Bu sorumsuz politikalar nedeniyle Türkiye, tüm dünyada karbon salımları en hızlı artan ülkelerden biri arasında yer alıyor. Bu yıl Rusya ile yapılan, dört nükleer reaktör inşa edilmesine yönelik anlaşma da yenilenebilir enerji sektörünün gelişmesi konusundaki tüm umutları boşa çıkardı. Türkiye’nin oldukça zayıf durumda olan yenilenebilir enerji düzenlemesi, teknoloji ve kaynak farkı gözetilmeden yalnızca 5,5 Avro sent’lik bir alım garantisi sunuyor. Henüz yenilenebilir enerjilerin toplam enerji talebi içindeki payına dair herhangi bir hedef yok. Aksine rüzgâr enerjisi kapasitesi 8 GW olarak sınırlandırılmış durumda ve hâlihazırda kurulu olan rüzgâr türbinlerinin kapasitesi 1 GW’ın çok az üzerinde. Fotovoltaik (PV) ve ısıl güneş enerjisi teknolojilerinin durumu ise teşvik eksikliği nedeniyle çok daha kötü bir noktada. Yunanistan’da ise yeni çıkan yenilenebilir enerji yasası Yunanistan’ın sonunda ülkenin zengin yenilenebilir enerji potansiyelinden yararlanabileceğine ve böylece çevresel ve ekonomik krizle mücadelede önemli bir adım atılacağına ilişkin umutların yeşermesine neden oldu. Greenpeace Yunanistan Genel Direktörü Nikos Charalambides, “Bizler yeşil politikaların uygulamaya geçmesini beklerken, hükümet şiddetle, bazı tehlikeli yatırımları savunmakta. Yeni linyit madeni sahalarının açılarak daha fazla termik santrale kapı aralanması bu tür tehlikeli yatırımlar arasında. Dahası enerji verimliliğini geliştirmek ve enerji tüketimini azaltmak adına da çok az adım atıldı. Eğer bu kirli planlar gerçekleştirilirse Yunanistan, yeşil kalkınma yolundaki tüm fırsatları kaçırmış olacak” dedi. Hem Türkiye hem Yunanistan yeşil iş olanakları yaratmak ve iklim değişikliği ile mücadele etmek için en etkili yol olan yenilenebilir enerji kapasitesini yükseltmeli. Her iki ülke 2020’de toplam enerjinin en az %20’sinin yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılmalı. %20 enerji verimliliği hedefi koymalı. AB’nin de hedefi olan bu rakam. Dolayısıyla Türkiye tarafından bu hedefler yasal olarak benimsenmeli. Bu çerçevede tüm kömür ve nükleer enerji santrali planlarının durdurulması ve son kullanma tarihi dolmuş bu türden endüstrilere verilen teşviklerin kesilmesi gerekli.

İngiliz Maplecroft Enstitüsü'nün 170 ülkeyi kapsayan araştırmasının sonuçları açıklandı. Güney Asya ve Afrika’nın doğusunun iklim değişikliğine bağlı risklerden en fazla etkilenecek bölgeler olduğu bildirildi. İngiliz Maplecroft Enstitüsü’nün 170 ülkeyi kapsayan araştırmasında, 30 yıl içinde, iklim değişikliğinin etkilerine en fazla Bangladeş ve Hindistan’ın maruz kalacağı ortaya çıktı. Araştırmaya göre, bu ülkeleri Madagaskar, Nepal ve Mozambik izleyecek. Araştırmada, en fazla nüfus yoğunluğuna sahip, yoksullukla boğuşan ve ekonomisi tarıma dayanan, iklim değişikliğinin etkileriyle mücadele edebilecek bir hükümete sahip olmayan Bangladeş’te, kuraklık ve açlık riskinin çok fazla olduğu vurgulandı. Bangladeş’in dışında Pakistan ve Nijerya’nın da bu etkilerle mücadele etme gücünün az olduğu belirtilirken, iklim değişikliğinin 30 yıl içinde doğal kaynakları az, ciddi sağlık sorunlarının bulunduğu ve ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanan yoksul Hindistan’ı fazlaca etkileyeceği kaydedildi. Akdeniz iklim kuşağında olan Türkiye gibi ülkelerde ise kuzeyde seller artarken güneyde kuraklık baş gösterecek. Ancak bütün bunlar bilinirken Dünya halen harekete geçmiş değil. Akdeniz ülkeleri ise Akdeniz İklim İnsiyatifi adı altında bu Cuma Atina’da bir araya gelerek ortak bir açıklama yapacaklar. Ben de şu anda bu toplantıyı izlemek üzere Atina’da bulunuyorum. Bakalım başbakanların açıklaması ile hali hazırdaki politikalar ne kadar örtüşecek.

Nevşehir Küresel Isınma ve Çevre Gönüllüleri Derneği Başkanı Ömer Durmuş Saltık, küresel ısınma nedeniyle Kapadokya'da peribacalarında büyük kırılmalar, kopmalar ve şekil değişiklikleri görülmekte olduğunu söyledi. Küresel ısınmanın artık peribacalarına da zarar verir hale geldiğini belirten Saltık, şunları söyledi: ''Peribacalarında büyük kırılmalar, kopmalar, şekil değişiklikleri görülmeye başladı. Küresel ısınma meselesi Amerika'da seçim kaybeden başkan adaylarının avuntu hobisi olmaktan çıktı, bizim meselemiz oldu. Meselemize sahip çıkmalı, üzerimize düşen görevleri yerine getirmeliyiz. Bu yaz Türkiye de yandık kavrulduk. Rusya'da görülmedik sıcaklıklar yüzünden binlerce kişi öldü. Pakistan seller altında kaldı. Ülkemizde ve dünyada rekor yağışlar görüldü. İklim değişikliği yüzünden tarım ürünleri verimsiz bir yıl geçirdi, fiyatlar arttı. Şimdi de Kapadokya'nın simgesi peribacalarında büyük kırılmalar, kopmalar, şekil değişiklikleri görülmeye başladı. Küresel ısınmaya karşı herkes artık görevini yapmalı.'' dedi.

World Wildlife Fund (WWF) tarafından yayınlanan ‘2010 Yaşayan Gezegen Raporu’nda, son 40 yılda dünyadaki biyolojik çeşitliliğin yüzde 30 azaldığı belirtiliyor. Raporda, ekolojik limitlerin de aşıldığı belirtilerek, son 50 yılda karbon emisyonlarının 11 kat artmasının, küresel iklim değişikliğinin başlıca sebebi olduğuna vurgu yapılıyor. Yaşayan Gezegen Raporu, dünyanın biyolojik kapasitesi yani arzı ile Ekolojik Ayak İzi’ni yani insanların talebini ölçerek, gezegenin durumu hakkında önemli sonuçlara ulaşıyor. Rapora göre dünyamız kırmızı alarm veriyor, çünkü Yaşayan Gezegen Raporu, biyolojik çeşitlilikte en hızlı düşüşün gelir seviyesi düşük olan ülkelerde olduğunu gösteriyor. Bu düşüş, gelişmiş ülkelerin tüketim biçimlerinin bir sonucu. Kişi başına düşen ekolojik ayak izi sıralamasında Türkiye, 154 ülke arasında 63. sırada yer alıyor. Kişi başına düşen Ekolojik Ayak İzi sıralamasında ilk on ülke: Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Danimarka, Belçika, Amerika Birleşik Devletleri, Estonya, Kanada, Avustralya, Kuveyt ve İrlanda. Bir Amerikalı’nın Ayak İzi 43 Afrikalı’nınkine eşit. Zenginlik ve başarı tanımımızın ve kriterlerimizin değişmesi gerektiğini vurgulayan rapor, kriterlere İnsani Gelişme Endeksi, Gini katsayısı, Yaşayan Gezegen Endeksi, ekosistem hizmetleri endeksleri ve Ekolojik Ayak İzi gibi göstergelerin eklenmesini öneriyor.

Obama, ABD Başkanlık konutunda güneş enerjisi kullanılmasına karar verdi. 2011 baharında kurulacak panellerle önce sıcak su, daha sonra Beyaz Saray'ın elektrik ihtiyacının bir bölümünün karşılanması planlanıyor. Güneş panelleri gelecek yıl bahar aylarında konuta yerleştirilecek. Yenilenebilir enerjiyi savunan Obama, güneş enerjisini kullanmada öncülük etmesi için çevre örgütlerinden baskı görüyordu. Küresel iklim değişikliğiyle mücadele eden 350.org eylemcileri geçtiğimiz ay, Beyaz Saray yetkilileriyle görüşmüşler ancak bir taahhüt alamadan ayrılmışlardı. 350.org, ülke liderlerinin kendi konutlarında güneş enerjisi kullanması için küresel bir kampanya yürütüyor.

350 eylemi dün 12 ilde yapıldı. Istanbul’da Galatasaray Lisesi önünde toplanan ve ''Küresel ısınmaya hayır'', ''Nükleere hayır'', ''İklimi değil sistemi değiştir'' dövizleri açan eylemciler, Taksim Meydanı'na kadar ''Uzunköprü Küresel Orkestrası'' eşliğinde şarkılar söyleyerek yürüdü. Meydanda bir konuşma yapan Ömer Madra, iklim değişikliği sorununun tüm gezegeni tehdit ettiğini söyledi. ABD'li dilbilimci, düşünür Noam Chomsky de eyleme katılmaktan mutluluk duyduğunu belirterek, ''Bu konu hakkında bir önlem alınmazsa insanlık için yakın zamanda çok ciddi bir sorun haline gelebilecek durumla karşılaşılacak. Aslında mesaj çok açık ve net. Sizin gibi insanları bu meydanlarda çoğaltmamız gerekiyor. Belki böylece insanları büyük bir katliamdan kurtarırız'' dedi. Greenpeace eylemcileri ise yüzlerine petrol benzeri organik bir sıvı sürerek katıldı ve başta petrol olmak üzere fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı vurguladı ve bir Enerji Devrimi istedi.
Aynı gün Perşembe Akşamı Bisikletçileri adlı grup, faaliyet gösterdiği illerden 10 unda, bine yakın bisikletliyle eylemler yaptı. Bisikletliler, daha temiz bir gezegen için pedal çevirdiler. Şehir trafiğine bisikletlerin hakim olmasını isteyen grup üyeleri yerel yönetimlere bu konuda da çağrıda bulundular. Dünya genelinde politikacıları iklim değişikliğine karşı radikal önlemler almaya ve çevreci politikalar oluşturmaya davet eden grubun Yalova’da düzenlenen etkinliğine Greenpeace gönüllüleri, Küresel Eylem Grubu, Barışa Pedal, Yeşil Pedallar, Yeşiller Partisi de katılarak destek verdi.

WWF-Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadele çalışmalarına destek olmak amacıyla 15 Ekim gecesi Suada Club’da sahne alacak olan Nil Karaibrahimgil çağımızın en büyük sorunlarından biri olan iklim değişikliği konusunda tüm Türkiye’ye mesaj yollayacak. Bu özel etkinliğin önemini vurgulamak için kamera karşısına geçerek mesaj veren bir fotoğraf çekimi gerçekleştiren Nil Karaibrahimgil, iklim değişikliği mücadelesini destekleyen farklı bir kostümle sahneye çıkacak. WWF-Türkiye küresel iklim değişikliğiyle mücadele ve iklim değişikliğine uyum konusunda kamuoyunu bilinçlendirmeye, katılımı sağlamaya ve karar vericileri etkilemeye yönelik çalışmalarda bulunuyor. WWF-Türkiye ve Nil Karaibrahimgil herkesi 15 Ekim 2010 Cuma akşamı saat 22:00’da, Galatasaray Adası - Suada konser alanı, Kuruçeşme – İstanbul’da iklim değişikliğiyle mücadeleye destek olmaya çağırıyor.

Meksika'daki iklim zirvesi öncesi, liderler Çin'de bir araya geldi. İklim yetkilileri, bir kez daha bağlayıcı bir iklim sözleşmesi üzerinde çalışıyor. Üstelik toplamda en fazla enerji tüketen ve en fazla çevreyi kirleten Çin'de. Bunun nedeni Çin’in ihracatı ve Çin’in kişi başı sera gazı salımları hala düşük. Geçtiğimiz yıl Danimarka'nın Kopenhag kentinde düzenlenen ve hayal kırıklığı ile sonuçlanan iklim zirvesinin ardından, görüşmeler Almanya'nın Bonn kentinde devam etmişti. Ancak iklim yetkilileri, hala 2012 yılında süresi dolacak Kyoto Protokolü'nün yerine geçecek bağlayıcı bir sözleşme üzerinde uzlaşamadılar. Çin'in Tianjin kentinde başlayan iklim görüşmeleri ise, Meksika'daki iklim zirvesi öncesinde uluslararası düzeydeki son buluşma. Çin'in Tianjin kentinde biraraya gelen iklim yetkililerinin hedefi, Cancun zirvesi öncesinde ana hatlar üzerinde uzlaşmak. Ancak Çin'in iklim delegasyonun başkanı ve başmüzakerecesi Xie Zhenhua, Çin'de ve hatta Meksika’nın Cancun kentindeki iklim konferansında yeni bir iklim sözleşmesinin hazırlanabileceğine dair pek ümitli olmadığını belirtti. Zhenhau, 2011 yılı sonunda Güney Afrika'da düzenlenecek iklim zirvesine kadar sözleşmenin hatlarını belirlemek için çaba sarfetmeleri gerektiğini vurguladı. Bakalım daha ne kadar geri atacaklar sözleşmeyi, geciken her gün insanlar daha fazla acı çekecek.

Vahşi yaşam uzmanı Andy Derocher, iklim değişikliği nedeniyle ısınan havalar yüzünden kutup ayılarının aç kaldığını söyledi. Kanada'nın kuzeyindeki Hudson Koyu'nda yaşayan kutup ayılarını inceleyen Derocher, denizden beslenen ve özellikle de fok balığı avlayan yüzlerce kutup ayısının buzulların ilkbaharda erken erimesi ve okyanus sularının sonbaharda geç donması nedeniyle zor durumda olduğunu söyledi. Derocher, kutup ayılarının vücut ağırlıklarının ortalama olarak 27 kilo düştüğünü de dile getirdi. Böyle giderse önce kutuplar sonra bozkır, yani sırada biz varız.
Onun için 10.10.10’da harekete geç, 350 Hemen Şimdi Eylemcesine sadece 5 gün kaldı! Eylemce için detaylı bilgi www.350.org ve www.350hemensimdi.org adresinde. Sende katıl.

WWF-Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadele çalışmalarına dikkat çekmek amacıyla, 15 Ekim’de yani bu Cuma, Suada Club’da Nil Karaibrahimgil konserine ev sahipliği yapacak. Konserin tüm geliri WWF-Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadele çalışmalarına bağışlanacak. WWF-Türkiye küresel iklim değişikliğiyle mücadele ve iklim değişikliğine uyum konusunda kamuoyunu bilinçlendirmeye, katılımı sağlamaya ve karar vericileri etkilemeye yönelik çalışmalarda bulunuyor. WWF-Türkiye ve Nil Karaibrahimgil herkesi yaşayan bir Türkiye için iklim değişikliğiyle mücadeleye destek olmaya çağırıyor.

GDO'suz Pikniğe Çağrı var. 2010 dünyada sıcaklığın rekor seviyelere ulaştığı, sel, kuraklık gibi doğal afetlerin hayatımızı tehdit ettiği bir yıl. Hepimizin artık harekete geçme zamanı geldi. İklim krizine yeter demek ve sesimizi duyurmak için baslatılan, 350.org öncülüğünde 10/10/10'da 184 ülkede 6000'i aşkın etkinlik düzenleniyor. Kimi çatısına güneş paneli koyuyor, kimi yürüyüş düzenliyor, kimi ağaç dikiyor, kimisi de rüzgar enerjisi projesi başlatıyor. Bu tür etkinliklerden biri de “Fikir Sahibi Damaklar” grubu tarafından organize ediliyor. Fikir Sahibi Damaklar, 10/10/10'da iklim değişikliğinden en çok etkilenen alanlardan biri olan tarıma işaret ederek, endüstriyel tarım yerine organik ve sürdürülebilir tarımı savunmak, dev şirketler yerine küçük çiftçiyi desteklemek, tek bitki tarımı yerine tarımsal biyoçeşitliliği desteklemek ve ne yiyeceğimize kendimiz karar vermek için GDO'suz bir buluşma, bir piknik düzenliyor.
10.10.2010 Pazar günü İstanbul- Maçka Parkı’nda 10:00-12:00 saatleri arası düzenlenecek pikniğe herkes davetli. Sonrasında ise, Naom Chomsky, Ömer Madra ve 350’ye destek verenlerle birlikte, saat 15:00’da Galatasaray’dan Taksim’e Küresel Eylem Grubu tarafından organize edilen yürüyüşe katılabilirsiniz.

KASIM
Bazı bitkilerin yeryüzünü ısınmayı engelleyerek serinlettiği tespit edildi. İngiltere’nin Bristol Üniversitesi araştırmacıları bazı bitkilerin yaz sıcaklıklarını ayrıca 1 derece santigrat düşürebileceğini tespit etti. Bitkiler parlak yüzeyleri ya da çok ince kılcıklarıyla güneş ışınlarını yansıtarak enerjinin bir kısmını bulundukları çevreden uzaklaştırabiliyor. Örneğin Aloe Vera bitkisinin yüzeyi güneş enerjisini büyük ölçüde yansıtma gücüne sahip bulunuyor. Araştırma grubundan Joy Singarayer, bazı tahıl türlerinin de aynı özelliğe sahip olduğunu söyledi. Araştırmacılar büyük alanlara dikilecek bu tür bitkilerin bazı bölgelerdeki aşırı sıcakları aşağıya çekebileceğini düşünüyor. Küresel ısınmaya çare olmasa da biraz serinlemek isteyenlere tavsiye...

Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemal Zehir, ''Kişi başına su miktarı bin metreküpten az olan ülkeler, su kıtlığı olan ülkelerdir'' dedi. Doç. Dr. Zehir, Atatürk Üniversitesi Kültür Merkezi'nde düzenlenen, ''Küresel ısınma, su sorunları Türkiye ve Ortadoğu'ya yansımaları'' konulu konferansta, küresel ısınma ve suyun dünya için önemi hakkında bilgiler verdi. Küresel ısınmanın, son 10 yılda dünyada en fazla konuşulan konuların başında geldiğini ifade eden Zehir, Birleşmiş Milletler tahminlerine göre 2050 yılında dünya nüfusunun 9.1 milyara ulaşacağını ve nüfusla birlikte suyun öneminin de artacağını söyledi ve ekledi “Özellikle sanayileşmiş ülkelerde su, endüstri ve tarım çalışmalarında daha çok kullanılmaktadır. Kişi başına su miktarı, bin metreküpten az olan ülkeler su kıtlığı olan ülkelerdir. 3 bin metreküpten az olan ülkeler ise su yoksulu ülke statüsünde yer alır. Özellikle Ortadoğu ülkeleri, su kıtlığı yaşayan ülkeler arasındadır. Irak'ta kişi başına su miktarı 2 bin 110, Türkiye'de bin 683, Suriye'de bin 420, İsrail'de 350, Ürdün'de 250 ve Filistin'de ise 100 metreküptür. Su bakımından zenginliğin ölçütü ise kişi başına yıllık 10 bin metreküptür.''
Bu şekilde rakamlarla ortaya çıkarmak güzel, ancak benim merak ettiğim Türkiye ne zaman gri su sistemleri kuracak, ne zaman suyun %90’ını geri dönüştürüp yeniden yeniden kullanacak. Bunu yapmadığı takdirde insanimiz değil doğamız susuz kalacak, kaldı bile...

Sinemanın "Terminatör"ü Arnold Schwarzenegger, siyasi kariyerine başladığı valilik görevinden bir "İklim Kahramanı" olarak ayrılıyor.
Ünlü aktör Schwarzenegger, valilik görevini iki dönem üst üste sürdürdüğü için bu seçimlerde aday olamadı. Yerini 72 yaşındaki Emekli Başsavcı Jerry Brown'a devretti. Eyaletini çevre konusunda öncü hale getiren Scwarzenegger, zararlı gazların azaltılması için en sert yasaları çıkardı ve yenilenebilir enerjilere büyük yatırımlar yaptı. Bu sayede, güneş ve rüzgar enerjisi alanında Kaliforniya’yı yabancı şirketler için cazip bir yere dönüştürdü. 2006 yılında atmosfere zarar veren gazların azaltılması için "AB 32" adlı yasayı çıkartan Schwarzenegger, yaklaşık 1 milyon çatıya güneş enerjisi sistemi kurabilmek için de 3 milyon dolarlık bütçe ayırdı. Ayrıca Kaliforniya Güneş Enerjisi İnisiyatifi CSI, her alanda yenilenebilir enerji kullanılması için teşvikler sundu. San Diego'da binaların çatılarına güneş enerjisi sistemini kuran Adroit şirketinden Jim Backman, bu sistem sayesinde karbondioksit salımının yüzde 60 azaltıldığını ifade etti. Kaliforniya’da bugün, ABD’nin en büyük güneş ve rüzgar enerjisi santralleri yer alıyor. Eyalette sadece güneş enerjisinden ek 3 bin megawatt elektrik elde ediliyor. Kaliforniya Eyaleti’nde mülk sahipleri, güneş enerjisi sistemi sayesinde ısınma masraflarından yılda yaklaşık 10 bin dolar tasarruf ediyor. Acaba Kadir Topbaş veya Melih Gökçek belediye başkanlığından ayrıldıklarında geriye nasıl bir güneş ve iklim bilançosu bırakacaklar.

Uluslararası araştırma şirketi Synovate ve Deutsche Welle’in işbirliğiyle gerçekleştirilen bir araştırma, iklim değişikliği ve küresel ısınma konularında insanların bakış açısını net bir şekilde ortaya koyuyor. Türkiye’nin de yer aldığı 18 ülkeden 13 bin kişinin katılımıyla yapılan araştırmanın en ilgi çekici sonucu, yaşanan felaketler ve gelecekteki kötü senaryolar için şirketlere yüklenen sorumluluk… Araştırmaya katılanların yüzde 88’i iklim değişikliğini en aza indirmenin sorumluluğunun şirketlerde olduğunu söylüyor. Türkiye ise bu oranın en yüksek olduğu ülkeler arasında üst sıralarda. Çinli tüketiciler yüzde 98’le bu sorumluluğu şirketlere yüklerken aynı oran Fransa’da yüzde 94, Türkiye’de ise yüzde 81 olarak belirlendi. Tüketicilerdeki genel beklenti ise şirketlerin iklim değişikliğinin önüne geçecek enerji tasarrufu ve atıkların azaltılması yönünde bir an önce harekete geçmesinden yana. Türkiye’den araştırmaya katılanlar ise iklim değişikliğini önlemek adına şirketlerden beklentilerini şöyle sıralıyor: Doğaya saygılı, doğru yeşil yaklaşımların uygulanması için ekipler oluşturulmalı, yeşil teknolojilere yatırım yapılmalı, yeşil ürün ve servisler için ekstra ücret talep edilmemeli ve gereksiz iş seyahatleri yasaklanmalı… Her iki kişiden biri ise iklim değişikliği ve küresel ısınmayla mücadele konusunda mutlaka devletin yaptırım ve teşviklerinin olması ya da artırılmasından yana görüş bildiriyor. Türkiye’de yüzde 92 iklim değişikliğinin farkındayken, yüzde 8’lik bir kesim ise iklim değişikliği konusunda hiçbir endişe taşımadığını, bunun doğal olaylar döngüsünün bir parçası olduğu görüşüne sahip.

Birleşmiş Milletler 16. İklim Konferansı Meksika’nın Cancun şehrinde dün başladı. Beni şaşırtan bu konunun yazılı, görsel ve sesli medyada neredeyse hiç yer bulmaması, halbuki konferans çocuklarımızın geleceğini konuşuyor. Konferans öncesi Greenpeace Dünya’ca ünlü Chichen Itza piramidi üstünde iklimi kurtar balonu uçurarak politikacılara seslendi. Ne yazık ki Kopenhag’dan sonra Cancun Konfernasında çok büyük gelişmeler beklenmiyor, fakat konferans yine de bağlayıcı, adil ve yüksek hedefli bir antlaşmaya doğru mutlaka başarılı geçmesi gereken bir toplantı. Bu yüzden Meksika Devlet Başkanı Felipe Calderon'un sert uyarısıyla başlayan iki haftalık konferansa 15 bin bilimadamı ve gönüllüler katılıyor. Calderon, Yukatan Yarımadası ucunda Karayib Denizi-Atlas Okyanusu'na nazır Cancun'daki açılış toplantısında, "Dünya atmosferi; devletlerin egemenliğinden tamamen bağımsızdır" diyerek, atmosferi korumanın mutlaka dünya çapında işbirliğine bağlı olduğunu bir kez daha hatırlattı. Olağanüstü güvenlik önlemleri ve kötü bir lojistik planlama ile başlayan toplantıda delegeler 3 saat konferans salonuna girebilmek için bekledi, umalım bu konferansta sabırsızlıklarını körüklemez. Sizlere Cancun gelişmelerini sunmaya devam edeceğiz.
Hint Okyanusu'ndaki yeşil cennet Maldiv Adaları, 10-15 yıla kadar iklim değişikliğinin kurbanı olarak tamamen sular altında kalabilir. Hükümet, şimdiden hayatta kalma stratejileri geliştiriyor. Birleşmiş Milletler iklim uzmanlarının son hesaplamalarına göre önümüzdeki 90 yıl içinde, kutuplardaki buzulların erimesiyle denizler, 60 cm yükselecek. Bu da, Hindistan'ın güneyindeki ada ülkesi için felaket anlamına geliyor. Bu bölgedeki adalardan bin 200'ü Maldiv'e ait ve adaların 200'ünde insanlar yaşıyor. Adaların en yüksek tepesinin denizden yüksekliği ise sadece 1 buçuk metre kadar. Maldiv Adaları'nın Devlet Başkanı Muhammed Naşit, gelecekten duyulan endişenin ülkesinde çok büyük olduğunu belirterek, “Burada yaşayanlar balıkların azalmasından, içme suyunun tükenmesinden ve denizin adayı sular altında bırakmasıyla yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalmaktan korkuyorlar” diyor.

Çin, son dönemde özellikle kendisinin de mücadele ettiği sera gazı salımı ve iklim değişikliği konusunda dünyaya çağrılarda bulunurken, başlattığı "yeşil enerji hamlesiyle" bu sektördeki yatırımları artırıyor.
Çin'de 2006 yılında yürürlüğe giren "Yenilenebilir Enerji Yasasının" ardından, yenilenebilir enerji sektöründe yatırım her yıl yüzde 20 artıyor.
Ülke genelinde başlatılan alternatif enerji üretimi için, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nden Şanghay'a kadar birçok bölgede rüzgar enerjisinden faydalanarak elektrik üreten yel değirmenleri ve güneş alan bölgelerinde ise fotovoltaik enerji santralleri kuruluyor. Çin'in 2050 yılına kadar toplam enerji üretiminde yenilenebilir enerji payı konusundaki hedefi ise bu payı yüzde 40'a çıkarmak. Çin'in şu anda enerji üretimindeki yenilenebilir enerji payı yüzde 9 olarak belirtiliyor. Türkiye ise yenilenebilir enerji kanununu çıkartmamakta ve bu sektörü desteklememekte israrcı.

Avrupalı şehirler, iklim değişikliğiyle mücadele programı kapsamında karbon emisyonlarını düşürecekleri sözünü verdiler. Bu girişim 21 Kasım’da Meksika’da gerçekleşen konferansta başlatıldı. Meksika'da gerçekleşen ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın yeni başkan seçildiği Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı toplantısında Avrupalı kentler iklim değişikliğiyle mücadelenin yollarını masaya yatırdı. Kent yöneticileri iklim değişikliğiyle mücadele programı kapsamında karbon emisyonlarını düşürecekleri sözünü verdiler. Yeni girişimde Barselona, Bordeaux, Brüksel, Köln, Kopenhag, Cenevre, Lyon, Malmö ve Paris gibi önemli şehirler yer alıyor. Paris Valisi Bertrand Delanoe yaptığı konuşmada ülkelerin somut adımlar atmasının ve sera gazlarının azalımı konusunda bir anlaşmaya varmaları gerektiğinin önemine değindi. Peki Kadir Topbaş Istanbul’da iklim değişikliği ile mücadele için ne yapacak? Umuyoruz ağaç dikip arkasına yaslanmayacak!

Ve her ay yaptığımız bir hatırlatma ile kapatalım; Yarın Critical Mass günü… Bisikletini kapan gelsin! İstanbul ve İzmir’de en keyifli bisiklet etkinliği. Saat 17:00’de yani Cumartesi akşam 5’de İstanbullularla Göztepe Parkı’nda, İzmirlilerle Konak Meydanı’nda buluşmak üzere…

Türk ve İskoç araştırmacıların önderliğinde yapılan DNA analizi, Akdeniz'de bulunan büyük beyaz köpekbalıklarının kökenlerinin Avustralya olduğunu ortaya çıkardı. Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü, İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü, İhtiyoloji Araştırmaları Topluluğu ve İskoçya Aberdeen Üniversitesi’nden araştırmacıların oluşturduğu ekip, Akdeniz’de balıkçı ağlarına takılan 4 büyük beyaz köpekbalığının DNA analizlerini yaptı. Buna göre 450 bin yıl kadar önce beyaz köpekbalıklarının Avustralya’ya geri dönmek yerine, o dönemde küresel iklim değişikliği dolayısıyla bugünkünden daha da güçlü olan Agulhas halkalarını izleyerek batıya doğru yollarına devam ettiği ve Cebelitarık’tan Akdeniz’e girdiği düşünülüyor. İhtiyoloji Araştırmaları Topluluğu’ndan Hakan Kabasakal, genetik kanıtların yüz binlerce yıl önce kurulan ve iklim değişimleri nedeniyle sürdürülememiş okyanus ötesi bir akrabalığa işaret ettiğini söyledi.

Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, dünyadaki gelişmelerin enerji ve iklim değişikliği konusunun kaynağı, kullanımı ve çözümü açısından daha çok doğuya doğru kaydığını, bu durumun da özellikle Türkiye ve İstanbul'u önemli bir yer haline getirdiğini bildirdi. İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi’nin tanıtımında konuşan Sabancı, son günlerde dünyadaki en önemli konunun enerji ve iklim değişikliği olduğunu belirterek, ''Bir yanda dünyadaki enerji kaynaklarındaki gelişmeler ve enerji konusundaki yeni, sürdürülebilir, verimli kaynak ihtiyacı, bir yanda da değişen iklim koşulları... Bunlar bir arada ve paralel götürülüyor. İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi’nin dünyamızdaki bu olaya, olguya önemli bir çözüm ortağı olacağına inanıyorum” dedi. Umarız merkez Türkiye’deki kömür ve nükleer yatırımları durduracak tavsiyeleri vererek, iklimi koruma yolunda ilk adımları atar.

Google'a aramak istediğiniz sözcüğü yazıp “enter” tuşuna basın... İşte sadece bu küçücük işlemle bile, çevreye zararlı karbondioksit gazı salımına neden oluyoruz. Arama motorları büyük sunucular üzerinden çalışıyor. Söz konusu sunucular ciddi oranlarlarda elektrik tüketiyor, bu da tabii karbondioksit salımına neden oluyor. Sunucuların çoğu ekolojik elektrikle değil, yüksek miktarda karbondioksit salan kömür gibi fosil enerji kaynaklarıyla çalışıyor. İşte tam da bu nedenle sadece 26 yaşındaki Christian Kroll çevre dostu yeni bir arama motoru geliştirdi. Çevreci yeni arama motorunun adı Ecosia. Ecosia, arama yaparken Yahoo ve Bing gibi sitelerin tekniğini kullanıyor. ancak o sitelerden farklı olarak gelirinin beşte dördünü çevrenin korunması için harcıyor. Gelir, uluslararası çevre örgütü Dünya Doğayı Koruma Vakfı'nın WWF (World Wide Fund For Nature) Brezilya'nın Amazon bölgesindeki yağmur ormanlarını koruma projesine aktarılıyor. Christian Kroll, böylece arama motoru sayesinde üretilen karbondioksitin, atmosferde dengelenmesini sağlamaya çalışıyor. Bir yıllık bir geçmişi olan siteyi, şimdiden günde 100 binin üzerinde kullanıcı ziyaret ediyor. Bu sayede Ecosia Dünya Doğayı Koruma Vakfı'na 130 bin euro kaynak sağlayabilmiş. Ecosia, bu sayıları her gün sitede düzenli olarak da yayınlıyor.

Sizlerle paylaşmak istediğim bir takım yeni rakamlar var. Yıllık olarak atmosferdeki karbon salımı 1.6 ppm yani milyonda parçacık. Şu anda sadece Karbondiyoksit olarak 387, diğer gazlarla ise 440 ppm’e ulaştık. Halbuki bunun gezegenin kurtulması için 350 ppm olması gerekiyor en fazla. Geçen yıl ilk kez fosil yakıtlardan salımlar yüzde 1.3 azaldı ama bunun nedeni çevreci davranış ve önlemlere değil ekonomik krize bağlanıyor. Kömür hala en büyük salım kaynağı ve tarihteki en büyük değer, 1990 salımlarına göre ise yüzde 37 daha fazla. 2007 ve 2009 yılları arasındaki kömür salımlarındaki artışın yüzde 92’si Çin ve Hindistan’da olmuş... Türkiye’de ise 45 kömürlü termik santrali planı var. Gezegenin geleceği için kömürden artık vaz geçmemiz gerekiyor.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, elektrikli otomobiller ve hibrid motorlu araçların üretimi ve seri tadilatı gibi yeni teknoloji uygulamalarına ilişkin yönetmeliği tamamlayarak, Başbakanlığa gönderdi. Bu yılın sonundan itibaren Türkiye'de üretimine başlanacak elektrikli otomobillere ilişkin altyapı düzenlemeleri hızla yapılmaya başlandı. Dünya otomotiv sanayisinin, bugün itibariyle özellikle küresel ısınmanın önlenmesi, çevrenin korunması ve tükenen fosil yakıtlar nedeniyle birçok ülkede mevzuat baskısı altında bulunduğuna işaret eden Sanayi ve Ticaret Bakanı Ergün, “Ülkelerin taraf olduğu Kyoto gibi uluslararası anlaşmalar gereği ulaşımda emisyonların azaltılmasına yönelik hükümler ve fosil kaynakların gelecekte tükeneceği yönündeki endişeler, üretici firmaları çevre dostu araçlar olarak adlandırılan araçların üretimi konusunda yoğun çalışmaya zorlamaktadır. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi çevre dostu araçların üretimi, tüketiciler tarafından tercih edilmelerini sağlayacak düzenlemeler ve altyapının geliştirilmesi ilgili çalışmaları yapacağız” dedi. Bunlar iyi haberler ancak aynı zamanda ulaşıma dair şehir planlarının, demiryolu ve toplu ulaşım planlarının buna paralel hatta önde gitmesi gerekiyor.

Kızılhaç Afrika Direktörü Alasan Senghore, küresel ısınmaya bağlı doğal afetlerin Afrika ülkelerinde daha sık görüldüğünü belirterek, önceki yıllara oranla daha çok kuraklık ve sel vakalarının olduğunu bildirdi. Senghore, sadece bu yıl, üç ay içinde altıdan fazla sel vakasına müdahale ettiklerini, yıkımın ciddi boyutlarda olduğunu ifade etti. Kızılhaç direktörü, yoksul Afrika ülkelerinde meydana gelen doğal afetlerin, hükümetlerin bin yıl kalkınma hedeflerine ulaşma amaçlarını daha zor kılacağını vurgulayarak, küresel mali krizin, bağışçı ülkelerin fonlarını etkilediğini ve önceliklerini değiştirmeye neden olduğunu belirtti.
İngiliz zoologlarla ekoloji uzmanları, balinaların, bilhassa Meksika Körfezi ve California Yarımadası açığında aşırı güneş radyasyonuna maruz kaldıklarını bildirdi. Bozulan iklim, kentler, sanayi kesimi ve bilhassa motorlu araçlar, atmosfer kirliliğinin giderek mahvettiği stratosferdeki ozon tabakasının incelmesi ve delinmesi yüzünden balinalar, çıplak ve önlem almadan güneşlenen insan gibi güneşten zarar görüyor. 10 km yüksekliğe çıkan atmosferin ilk tabakası troposferden sonra ozon tabakasını içeren stratosfer tabakası başlıyor ve 50 bin metre (50 km) yükseğe gidiyor. Ozon, doğayı güneşin zararlı radyasyonundan koruyor. Londra Üniversitesi ve Deniz Memelileri Laboratuvarı’nın araştırmacıları Laura Martinez-Levasseur, balinalarda endişe verici güneş yanığı bulgularının Meksika Körfezi ve California Yarımadası açıkların da saptandığını bildirdi. Doğada sayıları çok az kalan ispermeçet balinaları ve büyük kılıç kuyruk çift yüzgeç balinalarının güneşin morötesi ışınımından çok kötü etkilendikleri de saptandı.

Bu yıl yangınlar, seller ve fırtınalar ile dolu en sıcak yıl rekorunu yaşadı dünya. Buna rağmen G20 liderleri geçen yıl verdikleri sözleri tutmadılar. Bir yıl önce iklim değişikliğini durdurmak, fosil yakıt sübvansiyonlarını kesmek ve yeşil ekonomilere geçişi başlatmak için verdikleri sözlere rağmen liderler gerekli adımları atmadı. Üstelik Seul’de gerçekleştirilen G20 zirvesi iklim için daha önce verilen sözlerin de gerisinde kalacakmış gibi görünüyor. Greenpeace’den Patricia Lerner, "Bu yılki G20 görüşmeleri Cancun'da gerçekleştirilecek iklim görüşmelerini destekleyecek nitelikte olmalıydı ama bir yıl önce verilen taahütler bile verilmeyecek gibi görünüyor" dedi. G20 liderlerinin dünya adına karar vermek için Seul'de yapması gereken dört şey var: Liderler verdikleri sözleri tutup sıcaklık artışını 2C derecede sabitlemek için gerekli salım azaltımlarını yapmalılar, fosil yakıt endüstrisine verilen sübvansiyonlardan vazgeçilmeli, yeşil ekonomilere geçiş için finans sağlanmalı ve gelişmiş ülkeler önceliklerini fosil yakıt yatırımlarına değil iklim fonlarına çevirmeli. Greenpeace Akdeniz Kampanyalar Yöneticisi Hilal Atıcı: "Türkiye şu anda enerji yatırımlarını kömür ve petrol gibi fosil yakıtlara yönelik gerçekleştiriyor. Ancak fosil yakıtlar dünyanın kaderini bir felakete doğru sürüklüyor. Seul'da hükümetler dünyanın kaderine ilişkin kararlar alıyorlar. Türkiye hükümeti de yapılacak görüşmelerde iklimin tarafını seçmeli ve yenilenebilir enerjiler ve enerji verimliğine öncelik vermelidir" dedi. Evet yenilenebilir enerji kanunundaki değişiklikleri birisi yiyor ama kim... bu gidişle dünya bizi çiğ çiğ yiyecek. G20 hadi ama! Zaman kalmadı...
ARALIK
Cancun’da toplam 190 ülke, Birleşmiş Milletler önderliğinde sera gazı salımlarını azaltacak antlaşmanın sonuca ulaşması için çabalıyor. Ancak gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında 1997 Kyoto Protokolü'ne yönelik anlaşmazlıklar henüz tam olarak çözülemedi. Japonya, Rusya ve Kanada, Kyoto Protokol'ün 2012'de sona erecek karbon kullanımı kısıtlamalarını yenileri için anlaşmaya varmaya yanaşmıyor. Meksika'nın Cancun kentinde BM İklim Zirvesi devam ederken; Greenpeace, TckTckTck ve 350.org kuruluşları üyeleri, iklim değişikliğine karşı acilen harekete geçilmesi gerektiğinin altını çizmek amacıyla su altına yerleştirilen insan heykelleri etrafında günlük giysileri ile dalış gerçekleştirdi. "Gerçek İnsanlar su altında yaşayamaz" mesajını veren eylemciler, ilgililere bu şekilde ulaşmayı umuyor. Greenpeace kampanyası katılımcısı, Brady Bradshaw, "Su altında yapılan bu heykellerle birlikte dalmamızın nedeni, gerçek insanların su altında yaşayamayacağına dikkat çekmek. Şu anda 100 milyon, hatta daha fazla insan su seviyelerinin yükselmesinin yarattığı tehlike ile karşı karşıya ve burada Cancun'da bir araya gelen hükümetler iklimi ve insanları korumak için doğru seçimi yapmalılar" diye konuştu. 350.org'un kampanyasına katılan Vanessa Dalmau da, " Dominik Cumhuriyeti'nde şu anda deniz seviyesinin yükselmesiyle karşı karşıyayız ve bizim için milyonda 350 parçaya inmek çok önemli. Eğer bunu başaramazsak Dominik Cumhuriyeti bu tarz tehditlerle karşı karşıya kalmaya devam edecek" dedi.

Greenpeace Akdeniz aktivistleri Küresel Eylem Grubu’nun da katılımıyla İstanbul ve İzmir’de eş zamanlı olarak gerçekleştirdiği eylemde pijama ve yastıklarıyla sokak ortasında uyuyarak hükümetin iklim değişikliği karşısındaki derin uykusuna dikkat çekti. İstanbul Taksim Meydanı ve İzmir Konak Meydanı’nda gerçekleştirilen eylemlerde “Erdoğan uyuma, iklim için harekete geç” pankartı açan gruplar, hükümetleri, Meksika’nın Cancun kentinde gerçekleşmekte olan iklim zirvesinde gerekli adımları atmaya çağırdı. İstanbul’daki eylem, yapılan basın açıklaması ardından sloganlar eşliğinde Galatasaray Meydanı’na yapılan yürüyüşle sona erdi. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 16. Taraflar Toplantısına katılan ülkeler arasında olan Türkiye, herhangi bir salım azaltma taahhüdünde bulunmayan ülkelerden biri. Sera gazı salımlarında 19. sırada yer alan Türkiye, iklim değişimine katkısının az olduğunu ve gelişmekte olan bir ülke olduğu iddiası ile uzun uykusunu sürdürüyor. Çözüm üretmek yerine 50 kadar termik santral, Karadeniz’de bir arama platformu ve yeni petrol arama planlarıyla iklim değişikliğine yeni nedenler üretiyor. Hükümet artık ağır uykusundan uyanmalı, iklim ve enerji konularını ayrı konular gibi ele almaktan vazgeçmeli ve Enerji [D]evrimi için harekete geçerek iklim konusunda ciddi adımlar atmalı.
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM), Araştırma Görevlisi Barış Gençer Baykan tarafından hazırlanan “İklim Müzakereleri Ve Türkiye” başlıklı araştırma notunu yayınladı. Notlara göre, 10 Aralık’ta sona erecek olan Meksika’daki Birleşmiş Milletler 16.İklim Zirvesi’ne katılan ülkelerden birisi olan Türkiye, iklim müzakerelerinde özel koşullarını öne sürüyor ve iklim değişikliği ile mücadelede hem ulusal hem uluslararası planda etkin bir rol oynamaktan kaçınıyor. Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerin arasında iklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarının sınırlandırılması konusundaki tartışmalardan, Meksika’da bağlayıcı karara varılması beklenmiyor. Türkiye ise zaten bu konuda istekli bir tavır sergilemiyordu. Kyoto Protokolü’ne ancak 2009’da taraf olan Türkiye, bağlayıcı bir anlaşma çıkmayacağının belli olmasıyla Kopenhag Mutabakatı’na katılan 140 ülke içinde de yer almamıştı. İklim değişikliğine karşı mücadelede özel şartlarını öne süren Türkiye, temiz ve yenilenebilir enerji konusunda sahip olduğu büyük potansiyele rağmen gerekli adımları atmaktan geri duruyor. Rüzgar enerjisi potansiyelinin ancak yüzde 2’si kullanılıyor ve güneş enerjisinin payı yüzde 1,5 seviyesinde. Yenilenebilir Enerji Kaynakları (YEK) Teşvik Kanunu’nun taslakları hazır olmasına karşın hala meclis gündemine getirilmiş değil. Yapım ya da planlama aşamasında 47 yeni kömürlü termik santral bulunuyor. Avrupa Birliği Komisyonu’nun Türkiye İlerleme Kasım ayı raporunda, Çevre Faslı başlığı altında iklim değişikliğiyle ilgili olarak, “çok sınırlı ilerleme kaydedildiği” ve son zamanlarda Türkiye’nin uluslararası iklim müzakerelerinde AB pozisyonlarıyla uyumlu hareket etmeme eğiliminde” olduğu belirtiliyor. Uluslararası müzakerelerde bağlayıcı kararlar çıkmadığı sürece Türkiye özel koşullarını bahane ederek iklim değişikliğine karşı ulusal ve uluslararası planda etkin bir mücadele vermekten kaçınacaktır.

Greenpeace Uluslararası Direktörü Kumi Naidoo, Dünyada sadece 2010’da yaşanan olayların bile politikacıların çocuklarımız ve torunlarımızın geleceği üzerinde poker oynandığının göstergesi olduğunu söyledi. Naidoo, iklim değişikliğinde en büyük sorumluluğu almayan yanaşmayan ABD’de, kamuoyunu etkilemek için milyonlarca dolar saçan fosil yakıt kullanan sanayilerle, bunlara destek veren medya arasındaki gizli ittifaka karşı bir mücadele verdiklerini söyledi. Çevreye en çok zarar veren ve iklim değişikliğine neden olan şirketlerin Amerika’dakiler olduğunu kaydeden Naido, “Örneğin, Kor petrol grubu. Bunlar iklim konusunun önündeki en büyük engellerden biri. Veya dev bir gıda şirketi olan Cargill, soya üretimi yüzünden Amazon ormanlarının yok olmasındaki en önemli aktörlerden biri. Fakat ürünlerini doğrudan halka sunmadıkları için bu şirketlere karşı savaşmak çok daha zor olabiliyor” dedi. Greenpeace’in Mahatma Ghandi veya Martin Luther King gibi isimlerin mirasından birçok ders çıkardığını, barışçıl mücadele ve sivil direniş gibi yöntemlerle insanların ellerindeki gücün farkına varmalarını sağladığını belirten Naidoo, “Bilim değişmez ama politika değişir. Örneğin iklim konusunda politikaları değiştiremiyorsak, o zaman politikacıları değiştirmeli. Bu mesaj belki de onların artık gerçek ve yapıcı kararlar almalarına neden olabilir” dedi.

Meksika Cancun'da yapılan iklim zirvesi sürerken, sivil toplum kuruluşları da görüşmelerde zorluk çıkaran ülkelere "günün fosili ödülü" veriyorlar...
Meksika'nın Cancun şehrinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 16. Taraflar Toplantısı yapılıyor. İklim değişikliğinin önlenebilmesi için ortak adım atılıp atılmayacağını bu toplantılar belirliyor. Resmi toplantıların yanısıra dünyanın dört bir yanından gelen iklim aktivistleri ve sivil toplum kuruluşları da özel toplantılar düzenliyorlar. Bu toplantıların bir geleneği de "günün fosili ödülü"... Bu ödül resmi toplantılarda, iklim değişikliğinin önlenmesi için adım atılmasında zorluk çıkaran ülkelere veriliyor. Cancun'daki toplantıda ilk ödül Kanada'ya verildi. Kanada "günün fosili ödülü"nde birincilik, ikincilik ve üçüncülük ödüllerinin tamamına birden layık görüldü. Nedeni ise Kanada'nın toplantılar sırasında zorluk çıkarıcı bir rol oynaması... İkinci gün ise ödülü Japonya almıştı.

İklim çözümlerine yönelik iş dünyasında önemli adımlar atıldığını söyleyen Coca-Cola Başkanı CEO’su Muhtar Kent “Artık iş dünyasının, hükümetlerin ve sivil toplumların yeniliklere öncülük edip, dünyayı ekonomik gelişmeyi destekleyen daha düşük karbonlu bir geleceğe taşımasının zamanı geldi” dedi. Meksika Cancun’da düzenlenen “Dünya İklim Zirvesi”nde konuşan Kent, şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu noktada iyi olan haber, pek çok çözümün zaten hazır olması. Ancak başarıya ulaşabilmek için özel sektör yatırımları ve yenilikler için koşulları oluşturmamız gerekiyor” dedi. Peki Coca Cola ortaklarının kömür yatırımları yaptığının farkında mı? Kömür ise iklim düşmanı. Umuyorum Coca Cola ortaklarını güneşe yatırım yapanlardan seçer, kömğr değil.

BM'ye bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), 2010 yılının şimdiye kadar kayıtlara geçmiş en sıcak 3 yıldan biri olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu duyurdu. Dünya İklim Zirvesi'ne ev sahipliği yapan Cancun'da açıklanan WMO verilerinde, 2001-2010 yılları arasındaki küresel ısı derecelerinin de iklim kayıtlarının başladığı 1850'den bu yana en yüksek seviyelere ulaştığı 10 yıllık dönem olduğu da vurgulandı. WMO Genel Sekreteri Michel Jarraud, 2010 yılının kayıtlara geçen en sıcak yıl olması ihtimalinin de büyük olduğunu söylerken, kasım ve aralık ayına ilişkin verilerin 2011 yılının başlarında değerlendirileceğine de dikkat çekti.
Kayıtlara geçen diğer iki yıl ise 1998 ve 2005 olmuştu. Ben Istanbul’da aralık ayında hiç böyle sıcaklar görmedim... gerçi iklim değişikliği sadece sıcakların artması değil hava düzensizliklerinin ve ekstrem olayların da artması demek. Bir hafta sonra havalar soğuyunca hemen rahat nefes almayın... fosil yakıt bağımlılığı ortadan kalkmadıkça bu işin çözümü yok.

Güneydoğu son 40 yılın en kurak sonbaharını yaşıyor. Bölgede sonbahar mevsiminde yaşanan kuraklık çiftçileri kara kara düşündürüyor. Bölgenin tamamında kasım ayında hiç yağış yaşanmadı. Bazı ilçelerde ise bu sürenin 45 güne kadar çıktığı ifade ediliyor. Diyarbakır'ın kasım ayı yağış ortalaması 54 kg olmasına karşın, bu yılın kasım ayında yağış 0 oldu. Diyarbakır’da kayıtlara göre en son 1970 kasım ayı böyle yağışsız geçti. Mardin Meteoroloji Müdürü Mehmet Zeki Tekin de, Mardin’de son 71 yılın en kurak Kasım ayının yaşandığını kaydetti.
Bismil Ziraat Odası Başkanı Hibetullah Ay, bölge genelinde kuraklık tehlikesinin yaşandığını bildirerek, “Önümüzdeki haftalarda yağış olsa bile çiftçilerimiz ürünün yüzde 50'sini ancak kurtarabilir. Temennimiz kuraklık nedeniyle genel bir afetin oluşmaması” dedi. Ay, “Kuraklık korkusundan kurtulmanın tek yolu sulu tarıma geçmektir. Bunun için acilen tarımsal sulama projelerinin yapılmasını bekliyoruz” dedi.

Cancun iklim konferansının ikinci gününde, Kyoto Protokolü’nün ikinci taahhüt dönemiyle ilgili olarak Japonların Kyoto’nun ikinci taahhüt dönemini asla kabul etmeyeceklerini açıklaması, gelişmekte olan ülkelerce Kyoto Protokolü’nü etkisiz kılma yönündeki bir adım olarak nitelendi. AB’nin iklim finansmanı ile ilgili hızlı bir fon sağlamak için 2010 ile 2012 arasında fakir ülkelere kısa vadede 6 milyar euro’luk kaynak sağlanmasını öngören önerisi ise tepkiye yol açtı. Çevreciler yardımların sadece birtakım kredileri kapsadığı eleştirisinde bulundu. Öte yandan dünya ülkelerinin iklim birlikteliğinde ortak çözümlere varması yönünde umutlar fazla değilken en ilgi çekici çağrı minik adalar ülkesi Tuvalu’dan geldi. Cape Verde Adaları Büyükelçisi Antonio Lima, Küçük Ada Devletleri İttifakı sözcüsü olarak, küresel sıcaklık artışının 1,5 derece ile sınırlandırılmasında anlaşma sağlanması gerektiğini söyledi. Kutup buzlarındaki hızlı erimeden kaynaklanan okyanuslardaki su seviyesinin yükselmesinin, en yüksek noktası 6 metre olan Tuvalu gibi adalar için yok olma tehdidi oluşturduğunu kaydeden Lima, 21.yüzyılın kendileri için zamanın sonu olabileceğini belirtti. En az kirleten ama en fazla tehlikeyle karşı karşıya olanlar olarak Lima, kendi halkını korumak için bir 'iklim değişikliği sigorta fonu' çağrısında bulundu. Meksika, Cancun’dan haberler böyle, dönelim Türkiye’ye...

300 milyon yıl önce dinozorların ortaya çıkmasında yağmur ormanlarının seyrekleşmesinin etkili olduğu iddia edildi. Bu dönemde Kuzey Avrupa ve Avrupa kıtaları ekvator çizgisi yakınlarında yer alıyordu ve yağmur ormanlarıyla kaplıydı. Ancak aynı dönemde yaşanan küresel ısınma sonucunda bu ormanlar ciddi miktarda azaldı. Bu yaşam ortamında yaşayan sürüngenlerin bir kısmı evrimleşerek dinozor halini aldılar. İlgilenenler araştırmayı Geology adlı dergide okuyabilirler.

İklim Meydanı Trabzon’da. Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası AB Bilgi Merkezi, British Council, Birleşmiş Milletler Kalkınma Fonu ve Çevre Kültür Girişimcileri Derneği tarafından ortaklaşa düzenlenen ''Küresel Kirliliğe Karşı İklim Meydanı'' etkinliği pek çok ilden sonra Trabzon'da da gerçekleşti. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Deniz Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ertuğ Düzgüneş, toplantıda Karadeniz'in ısınma sürecinde olduğunu belirterek, “Isınma devam ederse Karadeniz’de bazı balık türleri tükenebilir” dedi. Yaşadığım en sıcak kışı geçirirken Istanbul’da bu sözler beni hiç şaşırtmıyor

Geçtiğimiz hafta sonu Sinop Gerze'de İklim Adaleti Koordinasyonu için Yeşil Gerze Çevre Platformu ev sahipliğinde bir buluşma gerçekleştirildi. İki gün süren etkinliklerde çeşitli konferans ve atölye çalışmaları yapıldı. Atölye çalışmalarında iklim krizinin yeryüzündeki canlı yaşamı ve özellikle küresel güney halkları ve yeryüzündeki milyarlarca yoksul ve canlının varlığına ciddi bir tehdit oluşturduğu söylendi.

Meksika’nın Cancun kentinde başlayan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı sürüyor. Dünya genelinde sera gazlarının atmosfere bırakılmasını azaltmayı amaçlayan Kyoto Protokolü’nün 2012 yılında sona erecek olması ve yeni bir anlaşma sağlanması gerekliliğine karşın, Washington Post, Amerika’nın geçen yıl Kopenhag’da yapılan iklim görüşmelerinde verdiği sözleri hala yerine getirmediğini hatırlatıyor. Greenpeace de, Cancun’da bir araya gelen hükümetleri güçlü bir iklim anlaşması için gerekli adımları atmaya çağırıyor. ABD ya benim dediğim olur ve gelişmekte olan ülkeler de yükümlülük altına girer yoksa ben toplantıyı terk ederim havasında. Cancun'da hükümetlerin alabileceği çok önemli kararlar varken, en önemli sorunlar ABD'ye odaklanıyor. ABD'nin karbon salımı konusunda lider olması ve olası bir küresel anlaşmada mutlaka yer alması gerektiği düşüncesi diğer hükümetler tarafından harekete geçmemek için mazeret olarak görülüyor. Ancak ABD'yi beklemek, iklim değişikliğinin yaratacağı sosyal ve ekonomik sonuçları kabul etmek anlamına geliyor. Cancun, hükümetlerin temiz bir gelecek için gerekli adımı atmaları gereken yer ve ABD katılmak istemese de diğer ülkeler yola devam etmeli. Greenpeace, iklim değişikliğinin önüne geçmek için hükümetler karbon salımlarını azaltma konusunda hukuki bağlayıcılığı olan bir anlaşmaya imza atmalı, endüstrileşmiş ülkeler yoksul ülkelerde iklim değişikliği ile mücadele için fon sağlamalıdır diyor.

Cancun İklim Zirvesi’ne katılan Bölgesel Çevre Merkezi - REC Türkiye Direktör Yardımcısı Kerem Okumuş, düşük karbon ekonomisinin liderlerinin bir araya geldiği ve dünya ekonomisine yön veren 800 iş dünyası temsilcisinin, kısa-orta ve uzun dönemli küresel iklim politikalarının geleceğini tartıştığı zirvede Türkiye’den herhangi bir iş insanını görememenin üzüntü verici olduğunu belirtti. Okumuş, en ilgi çeken katılımcılardan olan Birleşmiş Milletler Vakfı’nın kurucusu ve CNN’in sahibi Ted Turner’ın, iş dünyasının sürece liderlik etmesi gerektiğini ve iklim değişikliği konusunda daha fazla liderin sorumluluk almasını arzu ettiğini belirten sözlerine dikkat çekti. Türkiye açısından ise kişi başı karbon salımında gelişmiş ülkelere göre düşük ama dünya ortalamasından yüksek oranlara sahip olduğumuza dikkat çeken Okumuş, “Türk ekonomisinin rekabet avantajını kaybetmemesi için acilen düşük karbonlu ekonomi modelini benimseyecek sektörel bir eylem planını hayata geçirmesi gerekiyor. Diğer ülkelerde özellikle yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği kapsamında yapılan teknolojik yatırımlar, üretim maliyetlerinde önemli bir düşüş ve rekabet avantajı sağlıyor. Okumuş, Figueres’in, “iklim değişikliği ile mücadelenin boyutları o kadar büyük ki sadece hükümetlerin insiyatifine bırakılamaz” sözüne katıldığı belirtti.

Meksika’nın Cancun kentinde devam eden iklim zirvesinde üzerinde anlaşma sağlanan ilk konu herkesi şaşırttı. Gündemin ilk sıralarında olmayan ve Dominik Cumhuriyeti delegesinin gayrı resmi bir öneri olarak sunduğu 6. madde üzerinde uzlaşmaya varıldı. 6. madde, iklim değişikliği hakkında resmi ve gayrı resmi eğitimin geliştirilmesini, farkındalık yaratma çalışmalarını ve gençlik örgütlerinin sürece katılımını düzenliyor. Karar yoğun bir kampanya yürüten gençlik örgütlerinin başarısı olarak kabul ediliyor. Dominik Cumhuriyeti Başkan Yardımcısı Omar Ramirez ise bu uzlaşmanın Cancun’da pek çok konuda anlaşma sağlanabileceğinin işareti olduğunu söyledi. Gençlik örgütleri (YOUNGO), 6. maddenin kabulünü Cancun’daki öncelikli amaçları olarak belirleyerek, maddenin formüle edilmesinde özel rol oynamışlardı. Kabul edilen talepler arasında gençlerin önemli paydaş olarak kabul edilmesi ve bununla ilgili delegasyonlarda yer almalarının kolaylaştırılması, eğitim çalışmaları ve bunlar için finansman sağlanması bulunuyor.

Gelelim en önemli gündem maddemize. Cancun’daki iklim müzakerelerinin sonuna doğru Çin’den gelen öneri hayret uyandırdı. Çin, iklim müzakerelerinde ilk defa BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi düzeyinde gönüllü azaltım hedefi bildirmeyi teklif etti. Çin’in Baş Müzakerecisi Xie Zhenhua, daha sonra “İklim alanında atılan adımların uluslararası çabanın bir parçası olabilmesi için bu hedefin sözleşme kapsamında resmi olarak bağlayıcı bir kararla oluşmasını sağlayabiliriz ve bunun şeklini de tartışabiliriz ” dedi. Çin Dışişleri Bakanlığı İklim Değişikliği Özel Temsilcisi Huang Huikang ise yapıcı ve pozitif bir yaklaşımla uzlaşıya hazır olduklarını belirtti. Ancak Huikang, Kyoto hattında yapılan müzakerelerde ise taviz vermeyeceklerini dile getirdi.
Sera gazı salımlarının azaltılması ve küresel iklim değişikliğinin önlenmesi amacıyla Cancun'da yapılan zirveye gelen 15 bin kadar delege ve çevrecinin Meksika'ya uçuşu, transferleri, otel ve yemeklerinin yol açtığı sera gazı salımının, ortalama bir Afrika ülkesinin iki haftalık sera gazı emisyonuna eşit olduğu belirtiliyor. Konferansı düzenleyenler, bu emisyonu telafi etmek için çiftçilere ormanları korumaları için fon sağlanacağını açıkladı. Bunun yanı sıra, 43 milyon dolara mal olan ve 10 Aralık'ta sona erecek konferansa katılanlardan arta kalan atıkların dönüştürüleceği belirtiliyor. Ancak bunların en yakın atık dönüştürme tesisine gönderilmesi için 1300 kilometre yol kat etmesi gerekiyor. Kopenhag'da geçen sene yapılan iklim konferansında atmosfere salınan karbondioksit miktarı, 5 bin ton olmuştu. Tabii bu miktarlar konu Amerika Birleşik Devletleri ve Çin salımları olunca bahis konusu bile değil.
İşte bu salımlardan dolayı Kuzey Pasifik Okyanusu'nda bulunan bir adalar topluluğu devleti olan Marshall Adaları kaçınılmaz sona doğru ilerliyor. Bir zamanlar ABD'ye ait olan bu adalar küresel ısınmanın kaçınılmaz sonu olarak çok da uzak olmayan bir gelecekte sular altında kalacak. Marshall Adaları geçmişte de talihsizdi. 1984'e kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin işgalinde olan bu topraklar 1954’te ABD'nin hidrojen bombası denemesine maruz kalmıştı. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, bu hidrojen bombasının yarattığı etkinin yanında el bombası gibi kalıyor desek, sanırız durumu anlatmış oluruz. Bu bahtsız ada topluluğunun kötü kaderi iklim değişikliğinin de etkisiyle sürüyor. Yükselen deniz seviyesiyle birlikte 61 bin kişinin yaşadığı adalar korkunç sonlarına doğru yaklaşırken, umutsuz bir hazırlık yapılıyor. Kıyılara barikatlar kuruluyor, evler kuvvetlendiriliyor. Ancak Marshall adaları bugün var, yarın yok. Durumu inceleyen Greenpeace, özellikle adalardan Majuro'nun durumunun kötü olduğunu belirledi. Burada şu ana kadar kıyı bölgelerinde okyanus karaya doğru 50 ila 100 metre arasında girmiş durumda. Cancun’da ise liderler ayak sürümeye devam ediyor, Türkiye hala 47 kömürli termik santral planından vazgeçmedi, petrole dayalı kalkınmacı model süregidiyor, sular yükselirken.

Küresel ısınmaya bağlı kuraklık gibi iklim değişikliklerinin öncelikle tarımsal faaliyetleri sekteye uğratacağı gerçeğinden yola çıkan TÜBİTAK, beş üniversite ile birlikte kıt yem şartlarına dayanıklı Anadolu keçisinin populasyonunu koruyacak ‘embriyon saklama’ projesi yürütüyor. Yani bilim adamları bu politikacıların birşey yapacağı yok, biz kendimizi kurtarmaya bakalım diyor. Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesinden Prof. Dr. Şeref İnal, “Bu hayvanlara ihtiyacımız olabilir. Zaten bu yüzden koyun, keçi ve büyükbaş yerli ırkların embriyo dondurma işlemleri devam ediyor. Küresel ısınma, iklim değişikliği gibi şartlarda kullanılmak üzere; son derece kanaatkar hayvanlar olan yerli koyun, keçi ve büyükbaş hayvan ırklarımızın embriyoları saklanıyor. Bu embriyolar eksi 186 derecede sıvı azot içinde, yaklaşık 100 yıl boyunca korunmaya alınıyor. Bu süre sonunda ihtiyaç duyulursa yeni embriyolar yeniden saklanacak. Amaç, zorlu tabiat şartlarına dayanıklı bu yerli ırkları korumak, ihtiyaç duyulduğunda bu gen kaynaklarından yararlanmak” dedi. Doğrusu bunları embriyo olarak değilde yaşatarak niye saklamıyoruz anlamadım. Neyse olmamasından iyidir herhâlde.

Cambridge Üniversitesi ile büyük şirketlerden oluşan Galler Prensliği İklim Değişikliği Liderleri Grubu’nun, Meksika’nın Cancun kentinde düzenlediği Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi öncesinde hazırladıkları Cancun bildirisi geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Cancun bildirisi, İklim Değişikliğine karşı daha etkin mücadeleye yönelik uluslararası işbirliğinin arttırılması uyarısında bulunuyor, ayrıca hükümetlere yerel, ulusal ve bölgesel düzeyde düşük karbon ekonomisinin hayata geçirilmesi konusunda çağrı yapılıyor. Cancun’da hükümet temsilcilerine sunulan bildiriyi 35 ülkeden farklı sektörlerde faaliyet gösteren 384 şirket imzalarken, Akbank Cancun Bildirisi’ne imza atan tek Türk bankası oldu. Akbank Genel Müdürü Ziya Akkurt, Türkiye’de sürdürülebilirliğin öncüsü olarak, ülkemiz ve dünyamız için gerekli tedbirleri almanın sorumluluğunu taşıyoruz. Akbank olarak daha yaşanabilir bir dünya ve sürdürülebilir bir çevre için iklim değişikliği ile küresel mücadeleye dikkatleri çeken ve duyarlılığı artıran bu bildiriye destek vermekten gurur duyuyoruz” dedi. Ancak biz Akbank’tan imza ve laf değil gerçek adımlar bekliyoruz, Hasankeyf projesinden çekilmesi gibi.

İklim değişikliği insan sağlığını olumsuz etkiliyor. 2003 ve 2006 yıllarındaki aşırı sıcaklar çok sayıdaki kişinin tansiyon ve kalp yetmezliğinden ölmesine yol açtı. Alman çevre örgütü Germanwatch 2010 Küresel İklim Risk Raporu'nun verilerine göre, son 20 yılda kayıt altına alınan 14 bin aşırı hava durumu, 650 bin can aldı. Alman Meteoroloji Genel Müdürü Paul Becker, çevre felaketlerinin başlıca nedeninin, iklim değişikliği olduğunu söylüyor. Becker, "İkisinin arasında mutlak bir bağlantı var. Almanya, hatta tüm dünyada aşırı sıcaklar daha sık görülmeye başlandı. Bu durumda sıcak geçen gece ve gündüzler artıyor ve sıcaklık 20 derecenin altına düşmüyor. Biz buna tropikal hava şartları da diyoruz. Bu hava insan vücudunu olumsuz etkiliyor" şeklinde konuşuyor.
İklim değişikliğine dikkat çekmeye çalışanlar sadece çevre örgütleri değil; Fransız bilim adamları da, iklim değişikliğine bağlı olarak şarabın son 30 yılda alkol oranının giderek artmasının önüne geçmeye, bu arada da şarabın aromasını muhafaza etmeye çalışıyor. Çünkü iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanan aşırı sıcaklar, azalan yağış, aşırı buharlaşma, üzüm bağlarında ve üretilmiş olan şarapları değiştiriyor. Önemli şarap üretimi kapasitesine sahip Fransa'nın güneyinde 80'li yıllarda üretilen şarap ortalama yüzde 10 ila 11 alkol içerirken, bu oran bugün yüzde 13 ila 14, hatta daha sıcak hasat bölgelerinde yüzde 15'e kadar çıkıyor. Aşırı buharlaşma nedeniyle su kaybeden üzümler, böylece daha şekerli bir karışıma sahip oluyor, fermantasyon sırasında da şeker alkole dönüşüyor. Bunun önüne geçmek ve daha düşük şeker oranına sahip ürün almak için şarap üreticileri, üzümü daha erken hasat ederken, bu yöntem sadece beyaz ve roze şaraba uygulanabiliyor ve şarabın aromasını sağlayan olgun meyveyi garanti etmiyor. Kürsel iklim değişikliği bu şekilde tarımı da etkiliyor, e şaraba su katmak da olmaz.

Türkiye ile Libya arasında “Çevre ve Ormancılık Alanında İşbirliği Anlaşması” imzalandı. Anlaşmayı iki ülkenin çevre bakanları imzaladı. Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, Libya heyeti ile yapılan görüşmelerde taşkın, kuraklık, deniz kirliliği, iklim değişikliği, meteoroloji faaliyetleri, çevresel etki değerlendirilmesi, tabiat ve biyolojik çeşitliliğin korunması, ağaçlandırma ve erozyon kontrolü konularında işbirliği yapılmasının kararlaştırıldığını ifade etti. Çöllerden gelen tozlar, rüzgar erozyonu konularında Türkiye, Suriye, Katar, Irak ve İran ile kurulan çalışma grubuna Libya'nın da dahil edileceğini söyleyen Eroğlu, Libya’nın aynı zamanda Akdeniz Bölgelerindeki İklim Değişikliği ile Mücadele Grubu'na katılacağına dikkat çekti. Libya Sağlık ve Çevre Bakanı Mohammed Mahmud El-Hegazzi ise imzalanan işbirliği anlaşmasının ilişkileri güçlendireceğini kaydederek, heyetler arasında yapılan görüşmelerde iklim değişikliği, ormanların geliştirilmesi, su-hava kirliliği ve sanayi-tarımsal atıklar ile mücadele konularının ele alındığını kaydetti. Artık Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda güçlü adımlar atması gerek yoksa çölleşme probleminin önüne geçmesi mümkün olmayacak.

Meksika Cancun sonrası yansımalar devam ediyor. Neredeyse bütün tarafar iklim değişikliği tehlikeli sınıra gelmeden devletlerin anlaşmasının hâlâ zor olduğu ancak artık imkansız olmadığı görüşünde. Cancun’da hükümetler, bilimsel verilere uygun olarak 2020’ye dek yüzde 25-40 salım azaltımına gitmeleri gerektiği konusunda hemfikir. Gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği ve ormansızlaşma ile mücadele etmeleri için bir iklim fonu oluşturulması ve tropikal ormanları, yerli halkların haklarını ve biyoçeşitliliği koruyan bir mekanizmanın kabulü, olumlu gelişmelerdi. Cancun’da bir ivme yakalandığını ama, hedefe henüz ulaşılmadığı değerlendirmesini yapan Greenpeace Akdeniz sözcüsü Emel Türker, gelecek yıl Güney Afrika’da Durban’da yapılacak görüşmelerde, ülkelerin yeşil bir ekonomi oluşturmalarını ve dünyayı kirletenlerin sorumlu tutulmalarını sağlayacak küresel bir anlaşma imzalanması gerektiğini söyledi. Türk Delegasyonu Baş Müzakerecisi Rende ise istediklerini elde ettiklerini iddia ederken, Türker görüşmeler süresince Türkiye hükümetinin binde 4’lük sera gazı salımı ile tarihsel sorumluluk sahibi olmadığını belirtmesiyle, görüşmelerdeki olumlu havanın dışında kaldığının altını çizdi ve, “Şu anda sera gazı salımlarında 194 üyeli BM ülkeleri içinde 19. kirletici ülke olduğumuzdan, bundan sonraki ‘tarihsel sorumluluk’ sürecinde en sorumlu ülkelerden olacağımızdan söz edilmedi. Türkiye bir an önce sorumluluklarının farkına vararak iklim politikasını değiştirmelidir” dedi.

Cancun Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nin cuma günü sona ermesi beklenen sonuç oturumu Cumartesi sabaha karşı sona erdi. Delegeler sabahın erken saatlerine kadar heyecanla bir sonuç çıkması için müzakereye devam etti. Sonuç rahatlatmadı ama derin bir nefes aldırdı. İklim kurutlmadı ama Birleşmiş milletler süreci hayatta kaldı. Türkiye dahil 194 ülkeden sadece Bolivya karar metnini kabul etmedi. Bolivya delegasyonu, belgeleri Kyoto Protokolü`nü gerçekleştirmeye dönük ikinci bir girişim içermedikleri ve 4 derecenin üzerinde bir küresel ısınmaya izin verdikleri yönünde eleştirdi. Buna ek olarak Bolivya, sera gazı salımının net olarak ne kadar azaltılacağının açık olmadığına, ayrıca Kyoto Protokolü`ne dönük ikinci bir çabayı kimse istemezken, Kyoto`da kabul edilen esnek piyasa mekanizmalarının sürdürüleceğine dikkat çekti. Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez de, anlaşma taslağına itirazları olduğunu belirtti ama sonunda kabul etti. Birincisi sera gazı salımına dair açık ve yeterli hedefler konulmadı. İkincisi, Kyoto Protokolü`nü gerçekleştirmeye dönük ikinci bir girişim dönemi bu süreçte yaşamsal görünüyor, ancak bu da karara bağlanamadı. Üçüncüsü, mali katkı ve kaynakların dağılımı konusunda sorunlar var - daha kaynaklar hakkında somut bir öneri yapılmış değil. Rodriguez, `En tartışmalı konulardan biri Dünya Bankası destekli bir Yeşil Fon oluşturulması oldu. Diğer Bretton Woods mali kurumları gibi bu da özel koşullar, ayrımcılık ve dışlama ile sonuçlanabilir,` dedi. Fona yıllık 100 milyar dolar ayrılması hedefleniyor. Önemli olan bu fonun eski fonların yeniden paketlenmesi değil artı ve yeni bir 100 milyar dolar olması. Sonuç olarak bütün sivil toplum kuruluşları son metni yeterli bulmadı ancak umudumuz hala canlı.

Artık tamamlanmakta olan birinci gündem maddemiz, Meksika’daki Cancun BM İklim Zirvesi. Iklim fonu üzerine görüşmeler ABD tarafından sekteye uğratılmışa benziyor. Çin’den istedikleri şeffaflık ve bağlayıcılık taahhütlerini alana kadar görüşmeleri geciktirirlerken, yeni bir fonun kurulmasıyla ilgili farklı yasal problemlerden söz ediyorlar. İklim fonu bazı müzakerecilerce hala Cancun’dan çıkabilecek bir şey gibi görülüyor olsa bile, bakanların tıpkı Kopenhag’da olduğu gibi, önümüzdeki yıl boyunca fonu oluşturacaklarını söylemenin dışında bir şey yapmayacakları güçlü bir olasılık. Ancak hükümetlerin tartışmasına sunulan yeni metinde bazı ilginç gelişmeler var. Bu metinde, yalnızca gelişmiş ülkeleri ilgilendirmesine rağmen, gezegeni kurtarmak için doldurulması gereken giga ton boşluğundan açık olarak söz ediliyor ve Kopenhag vaatleri hem Kyoto Protokolü dahilinde hem de Kyoto dışındaki sınırlarıyla bağlanıyor. Ayrıca, gelişmekte olan ülkelerin şeffaf olmasının gerekliliği belirtilirken, gelişmiş ülkelerin tarihi sorumluluğuna da atıfta bulunuluyor. İklim Zirvesi'nde sonuç aşamasına yaklaşılırken gigaton boşluğuna yapılan atfın kalıp kalmayacağı, gelişmiş ülke güvencelerinin KP kararlarına dayandırılıp dayandırılmayacağı hususu gibi belirsiz. Bağlayıcı bir anlaşma konusunda beklentiler düşük. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, ülkelere "Elinizi çabuk tutun" çağrısı yaptı. Meksika’daki buluşmaya Kopenhag’da olduğu gibi çok sayıda hükümet ve devlet başkanı katılmadı. Yaklaşık 30 ülkenin devlet ve hükümet başkanı zirveye iştirak etti. Diğer ülkeler ise bakanlar düzeyinde temsil ediliyor. Ancak Cancun'daki iklim müzakereleri oldukça zorlu sürmeye devam ediyor. Uluslararası toplum, süresi 2012 yılında dolacak olan Kyoto Protokolü’nün yerini alacak bir anlaşma üzerinde uzlaşma sağlamaya çalışsa da şu ana dek önemli bir adım atılamadı. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, kaybedilen her anın, ekonomik, ekolojik ve insanî açıdan ek masraflar doğurduğu uyarısında bulundu. Ban Ki Moon, “İklim değişikliği bir gecede yaratılmadı. Bir gecede de çözülmeyecektir. Ancak her ülke çözümün bir parçası olmalı, her ülke bir rol oynamalıdır" dedi.
Yine yaratıcı bir eylemle Greenpeace, iklim değişikliğinin oluşturduğu tehlikeye dikkat çekmek için dünyanın çeşitli yerlerindeki önemli yapıların modellerini Meksika'da denize batırdı. Meksika'nın Cancun kentindeki Birleşmiş Milletler (BM) İklim Konferansı'nın son günlerinde Greenpeace üyeleri, aralarında, Özgürlük Anıtı, Tac Mahal ve Eyfel Kulesi'nin de bulunduğu dünyaca ünlü yapıların modellerini suya batırdı. Çevre örgütü, yarısı suya batmış yapılarla, eğer tedbir alınmazsa karşı karşıya kalacağımız tehlikeyi bir kez daha hatırlattı. Türkiye de suların yükselmesinden etkilenecek ülkeler arasında. Eğer yeterli düzenlemeler yapılmaz ve önlem alınmamaya devam ederse İstanbul'da da Beylerbeyi Sarayı, Kuleli Askeri Lisesi, Kız Kulesi gibi tarihi yapıların sular altında kalacağı belirtiliyor. Eylemle ilgili konuşan Greenpeace Uluslararası Genel Direktörü Kumi Naido, "Greenpeace, liderlere iklim değişikliğinin şu anda gerçekleşmekte ve yüzlerce insanın yaşamına mal olan etkilerini hatırlatıyor. Liderlerin bir iklim fonu oluşması, ormanlarımızın korunması ve hukuki bağlayıcılığı olacak adil bir anlaşmanın oluşturulabileceği bir sonraki zirve için acilen harekete geçme şansları var." dedi

Hiç yorum yok: