Oya Ayman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oya Ayman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2012 Çarşamba

Üç Ekoloji - Ekolojik Yaşam - Tavsiye Olunur




Üç Ekoloji 9 : Gönüllü Sadelik, Ekolojik Yaşam

Ekolojik yaşam deneyiminin farklı boyutlarıyla tartışılmasının, mümkün olduğunu kanıtlama çabasından daha zor olduğunu kabul etmek gerek. Ekolojik yaşam ana başlığının altında ele alabileceğimiz organik üretim, ekolojik tarım, permakültür, kent tarımı, balkon bahçeciliği, geçiş kasabaları, vejetaryenlik, ekoköyler, kır komünleri vb. mevcut endüstriyel sistemin kirli havasının içinden sıyrılarak o kadar temiz bir koku yayıyorlar ki, bu denemelerin ve örneklerin politik anlamı üzerinde düşünmek ve tartışmak kolay olmayabiliyor. Meseleye yepyeni bir perspektifle yaklaşan, yani ekolojik yaşamın mümkün olabilmesi geçirmemiz gereken ilk zihinsel dönüşümü gönüllü sadelik kavramı çerçevesinde tartışan ilk yazı başya olmak üzere,  dosya yazılarının tartışmaya başlamak için bir deneme olduğu söylenebilir.
Ekolojik yaşam bir ütopya da olsa, bir zorunluluk da, eleştirel bir yaklaşımı hak ediyor. Aslında bunu her şeyden önce ekolojik yaşam deneyimlerini başlatanlar, öncülük yapanlar ve  hayatlarını adayanlar hak ediyor.

Sayfa Sayısı: 128
ISBN: 9786055895266

23 Mart 2009 Pazartesi

Su Forumu, Eurovision ve İslam kitabı...

Yazan: Oya Ayman

Su forumunda, suyun geleceği ile ilgili tartışmalara, Eurovision Şarkı Yarışması’nı, İslam kitabını ve kaşarlı/salamlı sandviç, top kek ve meyve suyunu da eklemek gerek... “Bütün bunlar da ne demek oluyor, suyun geleceği ile bunların ne ilgisi var” diyebilirsiniz. Haklısınız. Ancak forumda karşılaştıklarım, Koordinasyon Kurulu’nda yer alan Devlet Su İşleri (DSİ), Çevre ve Orman Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ’nin bu saydıklarım arasındaki ilişkiyi kurabildiğini gösteriyordu...

O Cuma günü, birkaç toplantıyı izlemek üzere Sütlüce Kongre Merkezi’ne yollandım. Ancak binaya girebilmek için, küçük bir mücadele vermem gerekti. Kapısında herhangi bir yazı olmayan ve güvenlik görevlilerinin yönlendirmesiyle bulabildiğim girişte yer alan kibar görevlinin tarifi, uzun koridorlar, tabela olmadığı için yaptığım tahminler ve sonrasında dört ayrı danışmaya sorarak ulaşabildiğim basın merkezindeki toplantıya girdiğimde 25 dakika gecikmiştim.

Toplantı sonrasında, forumu sürekli izleyen birkaç arkadaşım, Su Forumu’nun Barajlar Forumu’na dönüştüğünü anlattı. Meksika Ulusal Su Komisyonu Başkanı Jose Luis Luege’nin, bir gazeteci arkadaşıma söyledikleri de bunu destekliyordu: “...Ülkelerimiz arasındaki benzerliklerden biri de toprakların genişliği ve nehirlerin çokluğu ama bu nehirler üzerinde acil ihtiyaç, barajların yapılması. Meksika’da çok baraj var. Türkiye’de de bu konuda çok hırs görüyorum. Bu konu önemli, hem tarım hem de kurak dönemlerde tekrar kullanılabilmesi için”.

Kongre Merkezi’nden birkaç kilometre ötede Santralistanbul’da yapılan Alternatif Su Forumu ise “Dünya Su Konseyi’nde baraj inşaatı yapan şirketlerin bulunması ve ciddi ekolojik, kültürel ve sosyal yıkımlara yol açan barajları desteklemesi nedeniyle” foruma karşı çıkıyordu.
Feshane binasındaki Serbest Kürsü’de konuşan ECA-Watch’tan Ullrich Eichelmann da benzer bir görüşteydi: “Su Forumu’nda değil, Barajlar Forumu’nda gibiyim”...
Doğa Derneği’nden Güven Eken, “Ilısu Barajı’nın, Dicle’nin ölüm fermanı olduğunu” anlatıyor ve “Ilısu inşaatı için şart koşulan çevre, kültürel miras ve insan hakları konularını içeren 153 şartın yerine getirilmediğine” dikkat çekiyordu. Eken’in talepleri arasında Dicle Vadisi ve Hasankeyf’in UNESCO’nun Dünya Doğa ve Kültür Mirası Listesi’ne eklenmesi de vardı. Serbest kürsü konuşmalarını dinleyen DSİ çalışanları ise, ülke ekonomisine gelecek katkılardan söz ediyor ve Ilısu Barajı’nı savunuyorlardı.

Su forumunu bir araştırma kuruluşu adına izleyen Buğday Derneği’nden arkadaşım Melike Hemmami, bunun izlediği en hararetli tartışmalardan biri olduğunu söylüyordu. Ben tartışmayı dikkatle izlerken Melike, öğle yemeği için kumanyalarımızı getirdi. Katılımcılara da dağıtılan kumanya, alüminyum folyoya sarılı kaşarlı/marullu sandviç, top kek ve teneke kutuda meyve suyundan oluşuyordu. Ben paketi açarken Melike uyardı: “Dün buradaki kumanyadan 10 kişi zehirlendi”. “Nasıl olur?” Sorum, sadece zehirlenme olayı için değildi; Türkiye’ye gelen yabancı konuklara bu toprakların kültürünü tanıtma derdindeki organizatörler nasıl olur da, yüzlerce avro katılım payı ödeyenlerin kumanyalarını sıradan bir sokak büfesi mönüsü gibi düşünmüşlerdi?.. Kendi adıma, top kek yerine baklavayı, konsantre meyve suyu yerine ayran ya da tarhana çorbasını tercih ederdim.

Babana bakar mısın?
Ben bunları düşünürken salon birden sessizleşti. Güven Eken, kürsüde bir anısını anlatıyordu: “Birecik Barajı’nın kapaklarının kapatılmasının ardından Fırat kıyısından Halfeti’ye doğru yol alıyorduk. Yaşlı bir dedenin sular altında kalacak tarlasını hâlâ azimle sürdüğünü gördük. Birkaç hafta içinde sular altında kalacağını bile bile neden tarlasını ekmeye hazırlanıyordu? Dedenin verdiği cevap hepimize ders oldu: ‘Oğlum sen öleceğini bildiğin babana da bakarsın, sen olsan bakmaz mısın..?’ Diyeceğim o ki, baraj planlarının çizildiği kağıtlar üzerinde bu hayatlar, bu dede, burada yaşayan kaplumbağalar, akbabalar gözükmüyor. Gözükmediği için de kolay oluyor bunları yitirmek. Biz istiyoruz ki, Fırat’ta yaşanan kayıplar Türkiye’nin diğer nehirlerinde yaşanmasın.” Eken’i dinleyen DSİ çalışanları ne düşündü bilmiyorum ama bu, bütün forum katılımcılarının duyması gereken bir paylaşımdı.

Toplantının ardından, Feshane ile Kongre Merkezi’ni birbirine bağlayan eski Galata Köprüsü’nde keyifli bir yürüyüş yapıp, EXPO çadırına yöneldim. Burada 19 farklı ülkeden 312 stand bulunuyor ve su yönetimi, arıtma vs ile ilgili bilgiler veriliyordu. Dolaşırken bir yerlerden şarkı sesleri duydum. Sese doğru yaklaştığımda sanki Su Forumu’ndan, Boğaz’daki Laila’nın kapısına ışınlanmıştım. Hayır, DSİ standının önündeydim. Standda kitap dağıtımı yapan görevlilerin arkasındaki dev ekranlarda ve Eurovision Şarkı Yarışması yazısının önünde dans edip şarkı söyleyen üç kadın vardı. Ortadaki şarkıcı Hadise olmalıydı ama asil hadise Su Forumu’nda herkes standlarında sakin sakin su ile ilgili projeleri hakkında bilgi verirken, DSİ’nin su ile ilgili kitapları bangır bangır popüler müzik eşliğinde dağıtmasıydı.
Bu gürültülü ortamdan kurtulup, kendimi dışarıya atacakken, giriş-çıkışın yapıldığı bölümdeki danışma standı üzerinde bir kitap gözüme çarptı: İslam. Danışma standının üzerine dağıtılmak üzere konmuştu. Görevli gençler forum organizasyonundan getirildiğini söyledi. Dr. Murat Kaya’nın İngilizce kitabı, İslam dininin temel özelliklerini anlatıyordu. Sadece bir bölüm çevre, su ve temizlikle ilgiliydi ve İslami yasaklar, hadisler gibi konuları da içeriyordu. Peki, neden forum organizasyonu bu kitabın dağıtımını yapıyordu? Bana yanıt verecek yetkililerin Business Center’da olduğunu söylediler. Sorumu yetkililere yönelttiğimde aldığım yanıt, “Özel bir amacı yok” oldu. O zaman tüzel bir amacı mı vardı? Yetkili bayandan, “Burada herkes istediği kitabı dağıtabilir. ‘İslam’ kitabının dağıtımına DSİ stantından gelen rica üzerine izin verdik. Budizm ya da Hıristiyanlık üzerine de kitap dağıtabilirsiniz. Herkes bu konuda özgür” yanıtını aldım.
Peki, herkes fikrini söylemede, yaymada özgürdü de, neden forumda “Riskli Barajlara Hayır” yazılı pankart açan iki kişi gözaltına alınıp sınırdışı edildi? O zaman neden binanın dışında forumu protesto edenler, gaz bombalarıyla engellenip gözaltına alındı?

Bu soruların yanıtı karşımdaki hanımda değildi elbette. Çıkış yoluna ilerledim. UNESCO’nun Uluslararası Hidrolojik Programı’nın, kültürel çeşitlilik konusunu gündeme almak istemeyen Forum’un tematik oturumları organizasyonundan ismini çekme nedeni de, bu soruların yanıtında gizli olmalıydı.

Forumdan çıkarken gözüm afişlerdeki “farkılıkların buluşması” sloganına takıldı. Acaba hangi farklılıklardan söz ediyorlardı?

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Geç kalmayın!

Yazan: Oya Ayman

Çiftçinin refahını artırmayı hedefleyen ve sürdürülebilir, doğayla dost yöntemleri önerenler ve bunu desteklemek için organik ürün alanlar çılgın olabilir mi?

Siz hiç sendikalaşmanın işçiler arasında bir moda olduğunu düşündünüz mü? Ya da suyu, elektriği tasarruflu kullanmanın bir çılgınlık haline geldiğini söyleyebilir misiniz? Peki biri size aslında tatile hiç ihtiyacınız olmadığını, bunun turizmcilerin para kazanmak için uydurduğu bir aldatmaca olduğunu söylese gülüp geçmez misiniz? Gazete “Sabun kullanma çılgınlığı. Herkes bugünlerde ellerini yıkıyor. Sabunlar çok pahalı, sosyetenin sabunlara ilgisi büyük” diye başlık atsa ne düşünürdünüz?

Bugünlerde bir kesimin dilinde olan, ama benim için yukarıdaki örneklerden pek de farkı olmayan bir moda ya da çılgınlıktan söz edeceğim size. Bu durum “organik çılgınlık” ya da “organik modası” olarak adlandırılıyor. Organik ürünün pahalı ve az bulunur olduğu, sadece moda peşinde koşan “sosyete” tarafından rağbet gördüğü söyleniyor, yazılıyor. Hatta duyduğuma göre bazıları bu “organik çılgınlığı”nı bayağı abartmış!

Bunu söyleyenler, yazanlar ya cahiller, ya da popüler haber peşinde koşuyorlar. Sayfa doldurmak ve sadece gündem yaratmak amacıyla bunu yapıyor olmalılar. Oysa organik ne seçkin ne de çılgın. Üretiminin hiçbir aşamasında canlı ve çevre sağlığına zararlı kimyasalların ve katkı maddesinin kullanılmadığı bir ürünü almak nasıl çılgınlık olabilir ki? Bu ürünlere “organik ürün” denilmesinin nedeni; Tarım Bakanlığı denetimindeki kuruluşların o ürünün doğal yöntemlerle yetiştirildiğini kontrol etmesi ve bu ürünlere biz tüketiciler aldatılmayalım diye organik sertifikası vermesi. Ürünlerin üzerinde bu sertifika ve Tarım Bakanlığı’nın etiketi yer almasa, bazı fırsatçılar ürünlerini doğal, hormonsuz, ari, saf diye sunarak tüketiciyi kandırabilir. Bu nedenle organik ürünün sertifikası bir güvencedir.
“Organik ürün çılgınlığı” çığırtkanlığı yapanlar, asıl çılgınlığın toprağı, suyu kirleten ve sağlığımızı tehdit eden zehirli kimyasallarla yetiştirilen ürünleri yemek olduğunu bilmiyor olmalılar. Birilerinin onları, acil olarak Anadolu’daki tarım alanlarına götürmesi gerekiyor. 1970’li yıllarda kelaynakların birdenbire toplu halde yok olmaya başlamasının nedeninin tarım ilaçları olduğunu öğrenmeleri gerekiyor. Başmakçılı çiftçi Sultan Ersöz’den, geçmişte kullandığı bazı tarım ilaçları yüzünden nasıl zehirlendiğini ve bu yüzden organik tarım yapmaya başladığını dinlemeleri gerekiyor. Ve Dünya Sağlık Örgütü’nün, tarımda kullanılan pestisitlerin astımı nasıl artırdığına ilişkin araştırmalarını bilmeleri gerekiyor. İngiltere’deki New Hempshire Üniversitesi’nin araştımasında belirttiği gibi, organik ürünlerin diğer ürünlerden daha fazla antioksidan içerdiğini ve antioksidanların bağışıklık sistemimiz için nasıl gerekli olduğunu öğrenmeleri gerekiyor.

Sonra da bir kez daha düşünmek gerekiyor: Abartanlar, böceği, yabani otu gördükçe verimi artırmak uğruna ilacı basanlar mı, yoksa sağlığını düşünen bir avuç insan mı?
Organik ürünün pahalı olması ise görece bir yargı. Sertifikasyon işleminin ürün fiyatına yansıması nedeniyle bazı organik ürünlerin diğerlerine oranla biraz daha pahalı olduğu doğru ama bu ürünün satıldığı yere ve ürüne göre değişiyor. Bu artı fiyat birçok şeyin bedeli aynı zamanda. Birincisi sağlığımız her şeyden daha değerlidir. İkincisi toprak ve su kaynakları kirlenir, tükenirse bu ürünleri -bırakın daha pahalıya- hiç bulamayabiliriz. Üçüncüsü bazı organik ürünler diğerleriyle aynı fiyata hatta daha ucuza bulunabilir; dördüncüsü fiyat ile talep ters orantılıdır, talep arttıkça fiyatlar da düşecektir.
Yıllardır organik ürünlerle ilgileniyorum. Bunda benim ve ailemin sağlığı dışında herhangi bir çıkarım yok! Orta halliyim. Gıda alışverişimi cumartesi günleri Şişli’de, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin organizasyonu ve denetiminde kurulan yüzde 100 Ekolojik Pazar’dan yapabiliyorum. Çünkü para harcamadaki önceliğimi başka tüketim maddeleri ve hizmetler yerine sertifikalı organik ürünlerle beslenmeye veriyorum. Üç kişilik bir aileyiz ve aylık mutfak masrafımız 500 YTL’yi geçmiyor. Ve her hafta Ekolojik Pazar’da alışveriş yaparken sosyete diye tanımlandırılan (bu da tartışılır ama sırası değil) kesimden çok, fotoğrafçı, avukat, öğretmen, işçi, memur, öğrenci, gazeteci, ev hanımı, doktor, esnafa rastlıyoruz.

Normali organiktir
Normal olan, organik olandır. Ve ninelerimizin dedelerimizin kimyasal gübre, ilaç, hormon vermeden yetiştirdiği ürünlerle aynı tat ve lezzette olan bu ürünler, bir lüks tüketim maddesi değil, bizim ihtiyacımız veen doğal hakkımız. Organik ürün alışverişi yapanları “çılgın” ve “abartılı” bulanların, Hindistan’ın Pencap eyaletindeki tarım uygulamaları hakkında bugünlerde sorulan sorulardan haberi olsa, yazmazlardı elbet. Pencap’ta birkaç yıl öncesine kadar, yeni tohum çeşitleri, haşere öldürücüler ve kimyasal gübreler verimi artırdığı için, makineleşmiş, modern tarıma “Yeşil Devrim” demişlerdi. Ama bugün ineklerin yediği yiyeceklerle ürettikleri sütte yüksek düzeyde haşere öldürücü kalıntıları var. Çiftçilerde ise kanser vakaları artıyor. Kansere yakalanmış yaşlı bir çiftçi, BBC’den David Loyn’a, “Buğdayına haşere musallat olmasını önlemek için neredeyse gece gündüz tarlalarına haşere öldürücü sıktığını” anlatıyor. Oysa haşere öldürücü spreylerin kutuları üzerindeki talimatlarda, çiftçilerin ilacı uygularken üzerlerine koruyucu elbise giymeleri ve maske takmaları gerektiği yazıyor. Ama Loyn, buralı çiftçilerin koruyucu elbise giymedikleri gibi, önerilen miktardan çok fazla haşere öldürücü kullandığını yazıyor.

Peki ya Türkiye’de?
Pencap Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada ise kullanılan haşere öldürücü spreylerin kansere yol açtığı sonucuna varılmış. Loyn’un yazdığına gore, Pencaplı çiftçiler, “1970’li yıllarda mahsulün artmasına yol açan tohumları hazırlayan bilim insanlarının şimdi kendilerine yeniden yardım etmesini istiyor ve daha fazla sprey kullanmalarına rağmen mahsulün azalmasından” yakınıyorlarmış.

Tarlaları verimsizleştiren ve insanları hasta eden tarım ilaçlarını, fiyatı petrol fiyatlarıyla rekabet eden suni gübreleri kullanmak, kırsalı desteklemeyen ve kenti cazip kılan, böylece üretenden çok tüketen olmasına neden olan, çiftçiyi ithal tohumlara bağımlı kılan ve yüzyıllardır toprağının alışık olduğu dayanıklı yerel türlerini yetiştirmekten alıkoyan politikalar çılgınlık değil de, çiftçinin refahını artırmayı hedefleyen ve sürdürülebilir, doğayla dost yöntemleri önerenler ve bunu desteklemek için organik ürün alanlar mı çılgın? Karar sizin! Ama lütfen bir an önce karar verin! Yoksa yarın hepimiz için çok geç olabilir.

Radikal Iki'de 11/05/2008 tarihinde yayınlanmıştır.

15 Ekim 2007 Pazartesi

Kazmadan Kazanmak…

Yazan: Oya Ayman

Anadolu’nun içini boşaltmak istiyorlar!
Yüzyıllardır onlarca uygarlığı doğuran, büyüte; başka uygarlıkları konuk edip bağrına basan ve topraklarındaki zenginlik, bolluk ve bereketle yeni uygarlıklara gebe kalan Anadolu’ya hiç bu kadar eziyet edilmemişti.
Kültürler gelip geçmişti, yıkıntılar olmuştu topraklarında, defalarca taş taş üstünde kalmamış ve defalarca taş taş üstüne konmuştu… Ama bu coğrafya hiç bu kadar hor görülmemişti.
Bayramiç-Sarıot köyünden Bergama’ya, Kaz Dağları’ndaki Adatepebaşı köyünden Artvin-Cerrattepe’ye, Menderes’teki Efemçukuru’ndan Ayvalık-Madran Dağı sakinlerine kadar Anadolu’nun pek çok yerinde insanlar seslerini aynı amaç için yükseltiyorlar:
“Bizim toprağımız, yetiştirdiğimiz ürünler, atalarımızdan miras kalan kültürümüz, unutulduğunda kimsenin yerine koyamayacağı yerel bilgimiz altından çok daha değerli… Geçmişimize vurulan kazma geleceğimize de vurulacak…”
Buna karşılık Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler “Sökülen ağaçların yerine yenisini dikilebilir” diyor. Bakan Güler’in, Kaz Dağları’ndaki altın arama çalışmalarında sökülen, kesilen ağaçlar için söylediği bu sözlere karşılık şunu sormak gerek:
“Peki ya kazılan toprakların yerine yenisini, kirletilen suların yerine temizini koyabiliyor muyuz? Asırlık ardıçlar ve zeytin ağaçlarının yerini hangi yeni yetme fidan tutabilir?”
Ama bu kadarı yetmiyor… Kaz Dağları’nın altın aramak uğruna delik deşik edilmesine karşılık daha fazlasını sormak, söylemek, hatta haykırmak gerekiyor.
Ah, elbette! Hilmi Bey, Enerji Bakanı değil sadece aynı zamanda Tabii Kaynaklar Bakanı... Tabii kaynakların korunmasından o da sorumlu. Ama Türkiye’de tabii kaynak, yani doğal kaynak dendiğinde akla altın, petrol, bakır, kömür geliyor. Ve tabii kaynaklar demek altın demek, para demek!
Zeytin, ardıç, çam ağaçlarının, yer üstünden ve yeraltından akan sular, alt üst edilen toprak tabii kaynaktan sayılmıyor. Altın, tüm canlıların ihtiyacı olan su, toprak ve bitki örtüsü gibi doğal kaynaklardan daha öncelikli sayılıyor. Peki ya, altın, onun kullanılacağı teknoloji ve ondan kazanılacak olan para, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkından daha değerli olabilir mi?
Altının çıkarılması için tonlarca su çekilmesi gerekiyor. Çekilecek olan suyun altından daha değerli olduğunu anlamak için Türkiye’nin daha fazla kuraklık felaketi mi yaşaması gerekiyor. Bu toprakların suyu kuruyunca insanlara altın suyu mu içirecekler? Kuruyan göller, susuz barajlar, sulanamayan buğday tarlaları yeterince anlatmıyor mu her şeyi? Sadece toprak, su, ağaç mı yok olacak olan? Onunla birlikte binlerce yıldır İda Dağı efsaneleriyle büyüyen, zeytin ağaçlarının gölgesinde yaşam süren kültürlere, yaşamlara ne olacak?
Oysa “Anadolu topağını kazmadan kazanılacak o kadar çok şey var ki…”
Her biri altından daha değerli asırlık zeytin ağaçları… zeytinyağı, sabunu, salçası, tarhanası, eriştesi, pekmezi… hiç beklemeden misafire varını çıkardığı sofrası… bayramı, düğünü, hasadı, şenliği… imecesi… gece vakti önünüzden geçiveren sansarları, tilkileri… ormanın kıyısında otlarken görebileceğiniz geyikleri… karaleylekleri, şahinleri… yüzlerce bitki çeşidi… İçlerinden birkaç tanesi belki de umarsız denilen hastalıkların ilacıdır kim bilir?
Bayramiç’in, Ayvalık’ın, Küçükkuyu’nun, Menemen’in topraklarında tonlarca zeytin, elma, şeftali, üzüm, hububat üretiliyor. Sadece Bayramiç’in yıllık kayıtlı tarım üretimi 500 trilyon ve üreticiler vergi ödüyor, istihdam yaratıyorlar. Üstelik hem kendilerini hem başka kentlerde yaşayanları besliyorlar.
Hepsi tek tek buradan çıkacak tonlarca altından daha değerli. Çünkü onlar yoksa yaşam da yok…
Hepimiz, her tuttuğu altın olan ve yiyecekleri bile altına dönüşüveren ve sonunda altının insanı mutlu etmeyeceğini gören Kral Midas’ın efsaneleriyle büyümedik mi? Hilmi Güler büyürken hiç mi bu öyküleri dinlemedi. Yoksa o “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” hikâyelerini mi hatırlıyor sadece.
Öyle ise Hilmi Bey’in hatırlamasını istediğimiz bir hikâyemiz daha var. O da altın yumurtlayan tavuğun hikâyesi...
Umarız Hilmi Bey, altın yumurtlayan tavuktan daha fazla altın almak için tavuğu kesen sahibinin yaşadığı hayal kırıklığını hatırlarsınız… Ve Kaz’ı kazarak altın yumurtlayan tavuğu öldürmeye çalıştığınızın farkına varırsınız.

16 Temmuz 2007 Pazartesi

Hangi politikacı ateşi söndürecek?

Şimdi ateşi söndürmek her şeyden daha önemli. Çünkü haşlanarak ölmek üzereyiz! Bireyler olarak körüklememeye çalışsak da sistem, ateşi beslemeyi sürdürüyor. Haşlandığımızın farkına varıp ateşi besleyen sistemi tersine çevirmek ise bizim elimizde...

OYA AYMAN ve DR. UYGAR ÖZESMİ

Doğa bütüne zarar vereni temizler... İnsan doğaya hükmetmeye çalıştıkça geleceğini yok ediyor. Milyarlarca yılda evrimleşen bitkilerin, hayvanların hatta insanların genetiği ile oynama cesaretini ve hakkını görebiliyor kendinde. Üstelik bütün bunları küçük bir azınlığın kısa vadeli kazançları için yapıyor. Bu kazançları elde etmek için kitleler daha fazla istemeye teşvik ediliyor. İnsanın istekleri arttıkça doğanın gerekleri yok ediliyor.
Gelecek nesillere yaşanabilir bir yeryüzü bırakmak için "daha fazla istemek"ten vazgeçmek gerekiyor.
Oysa doğaya verdiğimiz kadar alabileceğimizi, daha ilk gençliğimizde "Hiçbir şey yoktan var edilemez" diyen en basit fizik kanununu okurken öğrenmemiz gerekmez miydi? İnsan ateşi keşfettiğinde, yazıyı bulduğunda ne kadar su var idiyse hâlâ o kadar su var. Ancak biz artık bu suyun çok daha fazlasını kullanıyor ve kirleterek kullanılamaz hale getiriyoruz: Yeryüzü, kullanılamaz hale getirdiklerimizin ve kirlettiklerimizin yerine yoktan var edecekmiş gibi, biz de istediğimiz gibi kullanma hakkına sahipmişiz gibi... Toprağın, suyun, hatta havanın, gelecek nesillere temiz bırakmamız gereken emanetler olduğunun ne zaman farkına varacağız?
"Çok alış, az veriş" naralarının atıldığı, gençlere "Daha fazlasını iste" öğütlerinin verildiği, "Bire on" almanın güç ve başarı sayıldığı bir sistemde doğadan daha fazla almak, hırsla onu sömürmeye çalışmak şaşırtıcı değil elbet. Şaşırtıcı olan, insanların hâlâ suyun, toprağın, havanın sonsuz olduğunu düşünebilmesi...

Ekolojiyi boşver
Tenceredeki su ısınmaya başladı... Hepimiz bir kurbağa gibi suyun kaynamakta olduğunun ve kaynayan suda göz göre göre haşlanacağımızın farkında olmadan mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz. Oysa ki, ağaçlar birden bire çiçek açmayıp meyve vermese, toprak aniden kurusa, verimsizleşse, sular birdenbire kesilse, kimyasallarla, suni gübre ve hormonlarla, katkı maddeleriyle, genetiği değiştirilerek üretilmiş gıdaları yediğimizde hemen ertesi gün kanser, damar sertliği gibi hastalıklara yakalansak, etkileri hemen algılasak, giderek artan alerjilerin beslenmemizle ve yaşam biçimimizle ilgisi olduğunu doktorlar bize hemen söylese ve "tek reçeteniz doğayla uyumlu yaşam" dese, su hemen kaynasa... O zaman bir kurbağa gibi atlamayacak mıyız tencereden? Oysa hâlâ rahatımız yerinde. Üstelik suyu daha da kaynayıncaya kadar ısıtmak için elimizden geleni yapıyoruz. Bizi haşlayacak suyun ateşini biz körüklüyoruz. Daha fazla, daha fazla naraları atarak...
Su ısınırken, ateşi körükleyenler sanki gözleri yokmuş, kulakları sağırmış, burunları kötü kokuları almazmış gibi bizi ve çocuklarımızı haşlayarak öldürecek kararlar almayı sürdürüyorlar. Kuraklık nedeniyle Konya ovasının en sulak yeri Cumra'daki ekinlerin bu yıl bir karış büyüyebildiğini; mısırda, pamukta, arpada, sebzede meyvede susuzluk yüzünden ciddi kayıplar olduğunu; Adana'da domatesin tarlada çürüdüğünü; Ege'de zeytin ağaçlarındaki çiçeklerin kavrulduğunu; Kaz Dağlarında yaşlıların "sular hiç böyle çekilmemişti topraktan" diyerek bunun hayra alamet olmadığı konusunda uyarıda bulunduklarını; Açık Radyo'da Ömer Madra ile Mikdat Kadıoğlu'nun her gün, artık -yaklaşmakta olan değil- içinde yaşadığımız iklim değişikliğinin sonuçlarını anlattığını; bilim insanlarının dünyanın sadece 10 yılı kaldığını, eğer sera gazı atmosfere bu hızla salınmaya devam ederse artık bambaşka bir gezegende var olmaya çalışacağımıza dair yazdıkları raporları görmüyormuş, duymuyormuş gibi politikacılar meydanlarda halka vaatlerde bulunuyor, parti programlarında insan haklarından bahsediyorlar. Parti programlarına küresel iklim değişikliği ve içinde yaşadığımız doğal felaketler hakkında ne tür önlemler alacakları ve buna nasıl uyum sağlayacağımız konusunda bir tek madde koymayı bile uygun görmüyorlar.
Ekolojiyi hiçe sayan ekonomik politikalarla nasıl oluyor da çocuklarımızın geleceğini düşündükleri yalanını söyleyebiliyorlar? Buna inanıyorlar mı gerçekten?
Yoksa çiftçinin buğdaydan kaynaklanan zararını kağıttan paralar ödeyerek; bugüne kadar kimyasallarla toprağın zehirlenmesini, vahşi sulamayla toprağın ve suyun tükenmesini, ormansızlaşma ile yaban hayatın ve toprakların yok oluşunu destekleyen politikalarla kimin zararını ödeyebileceklerini sanıyorlar?
Yoksa mitinglerde kapkaççılığı, yoksulluğu önleyeceklerini haykıran politikacılar köyden kente göçtüğünde işsiz ve aç kalmış bu insanların köylerinde kalsalardı, kendi geleneksel değerlerini yüceltip, ürettikleriyle kendi kendine yetebilen bir ekonomi oluşturabilselerdi ne kapkaç ne de yoksulluk tanımayacaklarını bilmiyorlar mı? Buğday büyümediğinde, zeytin olgunlaşmadığında, domates bitmediğinde, su çekildiğinde kenttekiler ve kente göçenler ne yiyecek? Para mı? O zaman neyi çok alıp az vereceğiz? Çok alacağımız doğal kaynak kalacak mı? Az vereceğimiz toprak? Sakın, toprağı ve suyu da yapay üreteceklerini sanıyor olmasınlar, yapayın kaynağının da doğa olduğunun farkına varamadan.
Yoksa ekolojik döngülere muhtaç olduğunu görmedikleri ekonomiyi, artan klima satışları ile mi düzeltmeyi umuyorlar? Klima ile sıcaktan kurtulabildiğini sananlar gibi...
Tabiat ananın bağrından söküp çıkardığımız fosil yakıtları ateşlemekten vazgeçip kaynayan suyun altını kısmak mümkün, sonra da söndürmek elbet. Sonra da tencereden çıkıp kırlarda koşup oynamak da mümkün.
İnsan ancak doğa kadar adil olduğunda, doğa kadar verici olduğunda, doğanın her bir parçasına gelen zararın aslında bütüne ve sonunda insanın kendisine dokunduğunun farkına vardığında ve bunun sonunda doğanın her bir parçası gibi uyum ve bütünlük içinde hareket ettiğinde ateş soğumaya başlayacak.
O zaman herkes "siyasi" olabilecek, ki bir zamanlar adı "suç" ile birlikte anılan... Siyaset yapacak... Yapmaktan çekinmeyecek. Sağlıklı bir çevrede yaşamanın insan hakkı olduğunu kavradıkça, bu hak
kı savunup talep ettikçe, bu hak için oy verip siyaset yaptıkça yönetime katılacak, ateşi soğutacak... Artık farkına varmak gerek...
Ağaçlar çiçek açmadığında, bitkiler tutunacak toprak bulamadığında ve sular kalan toprakları terk ettiğinde ne AB'ye girmek, ne türban sorunu, ne petrol fiyatları, ne özelleştirme, ne ÖSS ne de Irak'a operasyonun önemi kalacak.
Çünkü enerji üretim ve kullanımını, sanayiyi, tarımı ve yaşam tarzlarımızı değiştirmedikçe Meclis'teki milletvekili de, milletin kendisi de, ister kendini etnik olarak ayırsın, dini olarak ayırsın, asker olsun, memur olsun, işçi olsun, solcu ya da sağcı olsun, işli ya da işsiz olsun, yoksul ya da zengin olsun, hepimiz sadece bir tek şeyin peşinde olacağız: Hayatta kalabilmenin... Su giderek ısınıyor. Soğutmak ise bizim elimizde...

Radikal iki gazetesi, 15.07.2007 tarihinde yayınlanmıştır.