7 Şubat 2008 Perşembe

Yanan Gezegen Yanan Orman

Küresel iklim değişikliği bu yıl hepimize hissettirdi kendini, gerek azalan su kaynaklarımızla gerekse yanan ormanlarımızla. İTÜ Öğretim Üyelerinden Barış Önol’un yaptığı modelleme çalışmaları iklim değişikliği ile beraber Akdeniz’den Marmara’ya kadar uzanan bölgelerde kuraklığın git gide artacağını gösteriyor. Ege ve Akdeniz bölgeleri sahillerinden İstanbul’a kadar uzanan 12 milyon hektar alan, orman yangınları açısından en riskli bölgeler. İklim değişikliği ile toprak kuruduğunda, nem azaldığında Akdeniz ve Ege bölgesinde ormanlar çıra gibi tutuşmaya hazır. Akdeniz iklim kuşağında orman doğal sebeplerle ve doğal zaman aralıklarında yandığı zaman yangın orman ekosisteminin bir parçası, bir gerek. Küllerin arasından yeniden doğan Zümrüd-i Anka kuşu gibi orman daha da güçlenerek tekrar çıkıp, büyüyerek yeniden hayat buluyor. Ancak yangınlar arasındaki zaman aralığı insanların kastı veya dikkatsizliği ile yandığında zaman aralığı daralıyor. Daralınca orman kendini makiliklere bırakıyor. Şayet kısa zaman aralıkları ile bu makilerde yanarsa o zaman çölleşme başlıyor. Çölleşen alanları Toroslar’da yer yer görmek mümkün.

Ülkemizde orman yangınlarının %94’ü insan kaynaklı sadece % 6’sı doğal sebeplerle çıkıyor. İnsanların kastı ve dikkatsizliği şimdilerde küresel iklim değişikliği ile birleştiğinde kaçınılmaz bir şekilde ormanlar kendilerini makiliklere sonra da çölleşmiş alanlara bırakacak. Bu yıl Temmuz ayı bitmeden, geçmiş 10 yılın yıllık yangın ortalamasının 2 mislinden daha fazla orman yangını çıkmış. Durum bu kadar kötü mü? Tahayyül edebileceğimizden de daha kötü. Çünkü Prof.Dr.Mikdat Kadıoğlu’nun dediğine göre yıllar geçtikçe Ege ve Akdeniz bölgelerinde kış yağmurları da azalacak, dolayısıyla iklim bölgeye özgü yangın sonrası çıkacak filizlerin kendini yenilemesi için gereken yağışları da alamayacak. Çölleşme süreci hortuma kapılmış gibi git gide hızlanacak.

Durum bu kadar kötüyse yapacak bir şeyimiz kalmamış diye kollarımızı havaya atıp bunalıma mı girelim veya yağmur duasından medet mi umalım? Hayır, durum bu kadar kötü, ama umutsuz değil. Hemen yapacak çok işimiz var. Bu tespitlerin ışığında; bilinmelidir ki ülkemiz ormancıları tüm olumsuz koşullara rağmen Akdeniz Bölgesi’nde orman yangınlarına karşı en başarılı mücadeleyi veren teşkilattır. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yangını önleme bütçesi arttırılarak ivedi olarak küresel iklim değişikliği ile beraber artan yangın riskine karşı her yangın çıktığında kriz yönetimi yapmaya kalkmak yerine, risk yönetimi uygulayarak, ulusal, bölgesel ve yerel orman yangınları eylem planları hazırlaması gerekli. Bu planlar katılımcı bir şekilde bütün ilgi sahiplerini işin içine katarak yapılmalı. Bu eylem planları çerçevesinde sürekli olarak en az bir hafta öncesinden yangın çıkabilecek alanlar belirlenmeli ve hazırlık yapılmalı. En öncelikli konu risk yönetimi çerçevesinde orman yangınları eylem planlarının hazırlanması.

TEMA Vakfı’nın önerdiği yangın eylem planları çerçevesinde alınması gereken pek çok önlem var:

Vatandaşların riskli dönemlerde ormanda piknik yapmalarına, anız yakmalarına, ve sigara izmaritlerini atmalarına karşı sivil toplum kuruluşları ile beraber bilinçlendirme kampanyaları yapılmalı ve önlemler alınmalı.

Vatandaşların en küçük bir dumanda veya yangın tehdidi oluşturacak koşulları gördüklerinde “Alo 177” ücretsiz orman yangınları ihbar hattından yetkililere haber vermeleri ve orman yangınlarını söndürmede fiili olarak, sivil savunma teşkilatı altında, sivil toplum kuruluşları içinde görev almaları gerekli.

Orman yangınlarında erken müdahale büyük zararları önler. Bunun için görevli Bakanlık personelinin yanında orman köylülerinin, sivil toplum kuruluşlarının yangın gözetleme çalışmalarına daha aktif katılımda bulunmaları ve halkın gerekli ihbar birimlerine nasıl ulaşacağını öğrenmesi sağlanmalı (Alo 177 Orman Yangın İhbar Hattı, Alo Jandarma 156, Alo Polis 155).

Maalesef Orman Genel Müdürlüğü yangın söndürme işçileri geçici olarak alınmakta ve kısa bir eğitimden geçirilmektedir. Hali hazırda teknik personel ve orman muhafaza memurları azlığı nedeniyle orman yangınlarıyla teknik mücadelede zorlanılmakta. Benzer şekilde orman şefliklerinin koruduğu orman alanları çok büyük olup eylem planlarının uygulanabilmesi için şeflik sayılarının arttırılması gerekli.

Akdeniz bölgesindeki diğer ülkelere bakıldığında bizim kadar orman alanına sahip olmamalarına rağmen bizden 2 misli fazla hava söndürme araçlarına sahip oldukları görülmektedir. Türkiye, 12.000.000 ha civarı orman alanına bu yıl 54 araçla müdahale ederken komşumuz Yunanistan’da 6.500.000 ha ormanda 59 araç hizmet veriyor.

Ormanın belirli yerlerine yanmaya direnç gösteren servi, akasya gibi ağaç türleri dikilmeli. Örneğin; 1994 yılında 4.000 ha ormanın yandığı Gelibolu yangınının bir bölümü servi ağaçları sayesinde durdu.

Orman içindeki tesislerin çevresindeki ağaçlar ve yol kenarlarındaki ağaçların yerden üç metre yüksekliğe kadar budanmış olması da yangına karşı alınabilecek önlemler arasındadır.

En önemli konulardan birisi son yıllarda enerji nakil hatlarının fazlalaşması ve bu hatların orman içerisinden geçmesi nedeniyle de birçok yangın çıkması. Örneğin Bodrum’da yaşanan son yangının ve Konya Karapınar’da büyük emeklerle oluşturulan erozyon kontrol ormanının bir kısmı da enerji nakil hattından dolayı yanmıştır. Bu nedenle enerji nakil hatları planlanırken ormanlık alan dışından planlanmalı. Mümkün olmadığı durumlarda bu hatların, trafoların kontrolleri yangın mevsiminde önce yapılmalı, hattın altındaki alanlar temizlenmelidir.

Dr. Uygar Özesmi

Su için ne yapılmalı?

Tüketici yapıldık. Küreselleşme süreci içinde insanlar bağımsız ve etkin bireyler olarak, hatta sadece birer tüketici olarak görülmeye başlandı. Bireysel seçim ve davranışların ekonomiyi ve dolayısıyla insanın doğa ile etkileşimini belirlediği gibi bir inanış var. Bu çerçevede TEMA Vakfı dahil olmak üzere sivil toplum kuruluşları hatta politikacılar suyu tasarruflu kullanmaya, küresel iklim değişikliğini önlemek üzere bireysel çaba göstermemiz konusunda bize çağrılar yaptılar. Bunun en başarılı örneklerinden biri TEMA’nın “Suyunu boşa harcama” kampanyasıydı. Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de kampanyaya katılmasıyla ve etkin bir duyuru, afiş ve eğitim filmi desteği ile İstanbul’da evlerde yapılan tasarrufla aylık su kullanımı %10-15 düştü. Yani neredeyse yıllık su kullanımına 2 aylık katkı yapıldı. Bunu vatandaş başardı. Samsun Belediyesi, TAV-Atatürk Havalimanı ve Ankara Halk Otobüsleri gibi kurumlarla da işbirliği çalışmaları başladı. Bütün belediye ve kurumları bu kampanyaya katılmaya davet ediyoruz.

Bu kampanyalar sürerken Istanbul’da şebekeden doğan kayıplar %30 ve Ankara’da %58. “Gelişmiş” ülkelerde bu rakamlar %10’u aşmıyor. Vatandaş üstüne düşeni yaptı. Şimdi artık politikacılardan alışageldiğimiz kemerini sık politikası yerine şebeke kayıplarını düşürecek önlemlerin alınması gerekiyor. Kentler için başka havzalardan koca borularla su çalma yatırımları, daha doğrusu maliyetleri, yerine şebeke kayıplarını önleme projelerine gerçek anlamda yatırım yapmak gerekiyor. Bize su hizmeti sağlaması gereken vergilerimiz doğru yatırımlarla değerleniyor mu? Bu yatırım bilgileri vatandaşın hakkı.

Koca borularla su çalma dedik! Doğa’nın suyu çalınıyor! Doğa’dan çalınan bizim ve çocuklarımızın geleceğinden çalınan. Hiç düşündük mü acaba küresel iklim değişikliği neden var? Tabiat Ana’nın bağrına gömüp bize yaşanır bir iklim sağladığı fosil yakıtları, biz kazdık, deldik çıkardık, yaktık, saldık… şimdi kuraklık olunca dövünüyoruz, duadan medet umuyoruz. Başka havzaların suyunu da büyük kentlere ahtapot kolları gibi döşediğimiz borularla çekersek bunun sonucu ne olacak. Bitkiler, ağaçlar kuruduğunda, göller çekildiğinde, yer altı su rezervleri tükendiğinde çocuklarımız hatta biz ne yapacağız. Koca borularla suyu doğadan çalmak yerine yapılacak başka akılcı yatırımlar yok mu?

Olmaz olur mu! Öncelikle evlerimizde, işyerlerinde, kamu kurumlarında şebekemizi hijyen gerektiren su ve kullanma suyu olarak ayırmamız gerekli. Çatılar yağmur suyu toplayacak şekilde tasarlanmalı ve sarnıçlar veya depolar yapılmalı. Biriken sular kullanma suyu olarak doğru çeşme ve sifonlara akıtılmalı. Şebeke suyu sadece hijyen gerektiren içme ve yemek pişirme gibi kullanımlara harcanmalı. Gelen su bir yanda, giden su diğer yanda. Onun için kanalizasyon şebekesini değiştirerek kirli suyu kentsel arıtmaya gönderirken, banyolarımızdan lavabolarımzdan akan ve deterjanlarla gübrelenen suyu bahçelerde sulama için kullanmalıyız. Gri su sistemleri kurarsak bu suları da ileride kolayca arıtıp kullanma suyu olarak geri dönüştürmemiz mümkün olur. Bunun için gerekli bilgi mühendislerimizde var. Gerekli olan - koca su çalma projeleri yerine - devlet ve belediye teşvikleriyle şebekelerin yenilenmesi, yeni binalarda ise yağmur suyu sistemlerinin ve gri su sistemlerinin zorunlu kılınması.

Evet tasarrufa devam ama bizim esas beklediğimiz artık doğa dostu ve akılcı yatırımlar. Evet tasarrufa devam ama beklediğimiz tasarruf eden teknolojilere yatırım ve teşvik.
Evet tasarrufa devam ama bizim bu teknolojileri alıp kullanabilmemiz için bireye teşvik.
Kemer sıkma politikaları yerine, öngörülü ve akılcı politikalar bekliyoruz.

Dr. Uygar Özesmi

Suyun Geleceği Tarım Politikalarında!

Sene 1982, kayık uçsuz bucaksız sazlıkların arasında mandaların açtığı kanalda ilerlerken, her dönemeçte patırtıyla kuş sürüleri kalkıyor. Sonunda aradığımız balıkçıl üreme kolonisine varıyoruz. Sazlara kurulmuş kolonide yuvalar apartman gibi üst üste kurulmuş. Dört balıkçıl türü yanında, yay gagalı çeltikçi kuşları ve nesli dünyaca tehlike altında olan küçük karabataklar da ürüyor. Üreyen çift sayısını hızlıca belirledikten sonra daha fazla rahatsız etmemek için çekiliyoruz. Burası cennetin dünyadaki görüntüsü… adı Sultansazlığı Kuşcenneti. Ertesi gün kuşcennetinin tuzlu ekosistemi olan Yay Gölü’ne gidiyoruz. 80.000 flamingonun çıkardığı sesten birbirimizi zor duyuyoruz, sayımı tamamlarken bir kaya kartalı süzülüyor. Korkup kalkan flamingolar güneşi kesiyor ve kanatları gökyüzünü kızıla boyuyor.

Sene 2000, kurumuş sazların arasından bir zamanlar mandaların yüzdüğü, şimdi kupkuru kanalda ilerliyorum; tek tük bıyıklı baştankara sesleri duyuyorum. Ne manda, ne balıkçıl var, ne de “sazlığın” nesli tehlike altındaki türlere artık hayrı var. Bu ölü sazlar çölünde göçmüş balıkçıllara diz çöküp ağıt yakıyorum. Bir umutla Yay Gölü’ne gidiyorum. Su serabı beni bir zamanlar göl olan bu tuzlu düzlüklerde git gide içeri çekiyor. Su ne kadar koşsam serapta kalıyor. Tuza bulanmış pembe flamingo tüyleri önünde kuru göl tabanına çöküyorum, yanaklarımdan süzülüp düşen bir damla gözyaşı çatlakların arasında kaybolurken ben de umutsuzluk içinde kayboluyorum.

Sene 2007, kuruyan tek sulak alan Sultansazlığı ve bu sistemin parçası olan Yay Gölü değil, Seyfe Gölü, Akşehir Gölü, Hotamış Sazlığı tamamen kurudu. Tuz Gölü’nde, Ereğli Sazlıkları’nda, hatta Beyşehir ve Meke Gölü’nde sular çekildi. Bilim insanlarının doğanın kendini yenileme kapasitesini aştığımızı söylediği 1980’li yıllarda, İç Anadolu’daki sulama ve drenaj projeleri de hız kazandı. Bu projelerle kapalı havzalara akan suları “boşa akmasın” diye barajlarda tuttuk. Aradan geçen zamanda sudan “ucuz” şekeri üretmek için suyu açık kanallarla taşıdık, şeker pancarlarına saldık. Açık kanallar ve salma sulama ile doğanın hakkını çaldık. Ruhsatsız kuyular açtık. Ruhsatlı olanlarda bile yeraltı sularını yenileme kapasitesinin üstünde kullandık ve yeraltı sularımız çekildi. Göller kurudu, balıkçıllar ve flamingolar terk etti bizi. Biz şehirlerde susuzluk korkusuyla yaşarken fakına bile varmadan doğa susuzluktan kırıldı gitti. Bir kilo buğday için 1000 litre su, bir kilo şeker için 3000 litre su, bir tişört için 7000 litre su harcarken, tarımda ülkemizin temiz su varlığının %75’ini kullandığımızın farkına varmadık. Tüketim toplumuna uygun tüketiciler olarak doğayı tükettik.

Sene 2030, Türkiye’de yaşayan halk ve halkın seçtiği politikacılar 2007 su krizinden önemli dersler aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi hemen oybirliği ile “Su Çerçeve Yasası”nı kabul etti. Su Çerçeve Yasası’nın verdiği öncellikle, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Yasası kapsamında bütün ülkenin arazi kullanım planlaması yapıldı. Kuru tarıma ve sulu tarıma ayrılacak araziler iklim koşulları da dikkate alınarak belirlendi. Sulu tarım arazilerinde bütün sulama şebekesi kapalı kanallara alındı. Bütün tarlalarda basınçlı sulama sistemleri ile artık damla sulama yapılıyor. Ulusal araştırma kurumları tarafından ülkemizde kuraklığa dayanıklı yerel türler tespit edildi ve az su gerektiren türlere ait tohumlar seçildi ve yaygın olarak yetiştiriliyor. Bütün eğimli arazilerimiz teraslandı toprak erozyonu durdu ve kışın düşen kar yavaş yavaş eriyip bir zamanlar tükettiğimiz yeraltı su akiferlerimizi doldurdu. Küresel iklim değişikliğine rağmen artık su sadece bize değil doğaya da yeter hale geldi. Göllerimiz tekrar doldu, sazlıklarımız yeşerdi. Balıkçıllar kolonilerini kurdu, yavruları yumurtalardan çıktı. Flamingolar tuzlu göllerin üstünde kızıl kanatlarını dalgalandırdı. Yay Gölü’nün sularına mutluluk gözyaşları karıştı.

Dr. Uygar Özesmi

Çölleşme

Çöl-leş-me!

Büyüleyicidir çöl. Uçsuz bucaksız kum tepelerinde insan bir kum tanesi gibi ne kadar küçük olduğunu hisseder. Aynı anda o küçücük kum tanesinde evrenin sırrı gizlidir. O küçük kum taneleri topluca koca Sahra çölünü yaratır. Çöl bir doğal ekosistemdir. Barındırdığı sıcağa ve kuraklığa dayanıklı kendine has bitki ve hayvan türleri ile gezegenimize zenginlik katar. Çölleri ve kumulları korumak gerek.

O zaman niye TEMA Vakfı “Türkiye Çöl Olmasın” diyor? Çünkü Türkiye doğal olarak çöl değil ve biz de Sahra’da yaşamıyoruz. Türkiye’yi akılsızca çöl yapan insanımız ve yanlış hükümet politikaları. Çölleşme dediğimiz olay insan eliyle verimli toprağın kaybedilmesi veya toprağın verimsizleştirilmesi. Ülkemizde çölleşme hızla ilerlerken, TEMA bunun için toprağına sahip çık, Türkiye çöl olmasın diyor.

Çölleşme ile mücadele konusunda uluslararası alanda çalışan en saygın kuruluşlardan biri TEMA Vakfı. Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesine akredite sivil toplum kuruluşu. Sözleşmeyi imzaya açıldığı Kasım 1994’ten bu yana çok yakından izliyor. Bütün toplantılarına katılıyor, dünyada olanları, bitmeden öğrenip vatana zamanında aktarıyor. Bu yazıyı size BM Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın gerçekleştiği Palacio de Congresos de Madrid’de hazırlıyorum. Bu sene Türkiye devleti de ilk kez geniş ve yetkin bir kadro ile temsil ediliyor. Küresel iklim değişikliğinin gündeme düşmesi mi, yoksa toprağa verilen önemin artması mi nedeni? Biz ikincisine bağlayalım. Taraflar toplantısında TEMA ile devlet el ele çalışıyor. Beraber geniş katılımlı ve Türkiye’de işbirliklerini ve yaptığımız projelerin başarılarının anlatıldığı bir yan toplantı gerçekleştiriyoruz.

Ancak sözleşme iyi gitmiyor... fakir ülkelerin sözleşmesi olarak da anılan çölleşme sözleşmesi iklim değişikliği sözleşmesinin gölgesinde kaldı. İklim değişikliği sözleşmesi daha çok enerji politikaları ve salımlar üzerinde duruyor. Halbuki iklim değişikliği sonunda bundan en fazla etkilenecek olan fakir ülkeler için kısa vadede uyumdan başka çözüm kalmamış durumda. Tayfunlar kıyıları vurduğunda ve ovalar kuraklıktan kavrulduğunda milyonlarca insan göçe başlayacak... devletler bu problemlerle nasıl başa çıkacak? Sosyal kargaşa ve vahşet dünyayı sarmadan acilen bu koşullarla baş edecek uyum çalışmalarının başlaması ve toprakların korunması gerek. Bu ise yatırım, teknoloji ve bilgi gerektiriyor. Bilgi yerelde var. Ancak teknoloji ve yatırım için “gelişmiş” ülkeler kesenin ağzını açmıyor. Sözleşmenin on yıllık stratejik planı yapılıyor ama etkinliklerin bütçesi muallak. Kapıda sivil toplum kuruluşları pankart açmış: “Etkisiz sözleşme / Sonucu çölleşme.”

Biz şanslıyız. Türkiye artık TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) ile 22 ayrı ülkeye yardım edecek konuma geldi. Kendi vatanımızı da çölleşme kıskacından kurtaracak bilgiye, teknolojiye ve yatırım gücüne de sahibiz. Şimdi geç kalmadan bunları harekete geçirme zamanı. Hızlı ve doğru yatırımla dağlarımızı taşlarımızı teraslayalım, rüzgar perdeleri kuralım, yamaçları ağaçlandıralım, meralarımızı doğru yönetelim, tarım alanlarımızı ve topraklarımızı koruyalım, iklim değişirse değişsin, Türkiye çöl olmasın!

Dr. Uygar Özesmi

Çevre Politikaları: Sürdürmek mi? Sürünmek mi?

Bütün ekonomimiz öyle veya böyle doğaya bağlı, yediğimiz ekmek, giydiğimiz pamuk topraktan, et ve yün meradaki koyunlardan, içtiğimiz su yağıştan, odun ve kereste ağaçtan, cam, çimento, demir ve diğer madenler kayalardan, petrol ve kömür hakkımız olmayan derinlerden. Doğadan elde ettiğimiz enerji ile işleyerek ürettiğimiz ve kullandığımız her hizmet ve ürün bize doğanın verdikleri... fakat yaptıklarımız genelde çevreye olumsuz etkiler bırakıyor. O zaman doğa ve çevre de her kararımızın bir parçası olmalı. Ülkemizin geleceğini çizen bütün programlar ve politikalar da doğaya dost olmalı.

60. Hükümet Programı’nda bu bütüncül bakış açısının gerekliliği çok güzel ifade edilmiş: “Türkiye’yi biyolojik çeşitliliğin korunduğu, doğal kaynakların sürdürülebilir kalkınma yaklaşımıyla yönetildiği, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını gözeten bir ülke yapmayı hedefliyoruz.” Ancak daha sonra nedense doğa ve çevre yine bütünden ayrı ele alınmış. Deniyor ki; “Su kaynaklarımızın çok daha verimli bir şekilde kullanılmasına yönelik çalışmalarımız artarak devam edecektir.” Önce bizim suyun kaynak değil varlık olduğunu görmemiz, sonra da amacımızın verimli kullanmak değil, bizim ve doğanın ihtiyaçlarını gözeterek doğaya zarar vermeden kullanmak olması gerekiyor.
Programda deniyor ki: “Bu çerçevede; atıksu, katı atık, tehlikeli atık gibi çevre korumaya yönelik tesislerin yaygınlaşmasını sağlayacağız.” Halbuki yukarıdaki bütüncül bakış açısını benimsediysek başka sorunlar açan bertaraf tesislerini kısa vadede düşünürken orta-uzun vadede; birinin attığının diğerinin hammaddesi olduğu entegre ekolojik sanayiler kuracağız ve atıksız sanayileri geliştireceğiz, demek gerek. Çok sevindirici bir vaad de “Küresel ısınmayla ilgili olarak daha önce başlatılan enerji, ulaştırma, tarım ve sanayi gibi sektörel alandaki çalışmalara ve ağaçlandırmalara kararlılıkla devam” edileceği. Ancak Kyoto Protokolü’nü imzalamadık ve post-Kyoto 2012 oluşumu için ABD bile hazırlık yaparken bizim hazırlığımız yok. Şu ana kadar doğa dostu enerji yatırımları bütün enerji yatırımlarının üstüne çıkmadı, ne karayolu ne de havayolu taşımacılığımız azaldı ne de demiryolları ve toplu taşıma yatırımları karayolları yatırımlarının üstünde. Toprak işlemesiz tarım yapılması, kuraklığa dayanıklı türlerin geliştirilmesi, ve teraslama seferberlikleri de yok. Türkiye’de bir karbon pazarı da oluşmuş değil.

Ne güzel demiş 60. Hükümet; “Ağaçlandırma, erozyonla mücadele ve iyileştirme çalışmalarımızı hızlandıracak, kentlerimizin etrafındaki ‘yeşil kuşak ormancılığı’nı geliştirerek, daha yaşanabilir kentler oluşturulmasına katkıda bulunacağız. Avrupa ülkeleri ile mukayese edildiğinde, önemli üstünlüklerimizden biri olan biyolojik çeşitliliğimizi koruyucu tedbirleri sürdüreceğiz.” Bu arada 2b maddesi konusunda 59. Hükümet tarafından atılan geri adımların yine hortlatıldığı söyleniyor. Oysa 2b orman arazilerinin satışı, yeni bir orman talanının önünü açar. Bu arada ormanlarımızda ve önemli doğa alanlarımızda baraj, taş ocağı, maden, turizm, yollar ve sanayi tesisleri açılıyor. Hani bütüncül ve sürdürülebilir kalkınma ilkelerimiz? Kim sürdürüyor, kim sürülüyor, kim sürünüyor?

Artık halkımız birbiriyle çelişkili ve çevreye zarar veren sektörel programlar yerine bütüncül yaklaşım, ekonominin her alanında çevresel ve doğal göstergeler ve bu göstergelere ilişkin hedefler görmek istiyor.

Dr. Uygar Özesmi

Madencilik: Annemin Kemikleri…

Doğu Karadeniz sahil şeridinde duble yolda ilerlerken acıyla kara sulara karışamayan dik yamaçlara bakakalıyorum. Kıyı kalmamış, kıyıyı yol almış. Bir vadiden içeri giriyorum. Sol yamaçta dev bir çukur. Kayalar patlamış, saçılmış. Alınan kayalarla kıyı doldurulmuş. Yeşil örtünün ortasındaki bu çirkin yaranın içinde, kurumuş kökler, koparılmış sinirler ve damarlar gibi uzanıp kalmış. Wanapum Yerlilerinin ruhani lideri Smohalla’nın sözlerini hatırlıyorum:

“Bana toprağı sür, diyorsun. Bıçağı alıp annemin göğüslerini mi yarayım? O zaman ölünce karnında nasıl huzura ererim…
Bana taş için kaz, diyorsun. Annemin kemikleri için tenini mi kazayım? Öldüğüm zaman nasıl toprağa girerim yeniden doğmak için…
Bana otu kes, saman yap, sat ve beyaz adam gibi zengin ol, diyorsun. Annemin saçlarını nasıl keser, satarım…”

Bakalım, Yeşil Artvin daha ne kadar yeşil kalacak. Dertli herkes… Cerattepe Madeni yıllarca süren hukuk mücadelesine ve kazanılan davalara rağmen yeni Maden Kanunu’na dayamış sırtını, hızla ilerliyor. Bundan iki yıl öncesine kadar Maden Kanunu ve Taş Ocakları Nizamnamesi ile yürütülmekte olan madencilik, taş ve kum ocakları ülkemizin öncelikli çevre problemleri arasında değildi. Ne olduysa Nisan 2004’te kabul edilen yeni Maden Kanunu ile oldu. 57. hükümet döneminde TEMA Vakfı’nın da görüşü ile geri çekilen kanun daha sonra 59. hükümette aynen TBMM’de kabul edildi.

Kanun; orman, muhafaza ormanı, ağaçlandırma alanları, kara avcılığı alanları, özel koruma bölgeleri, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı, tarım, mera, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları ve sahil şeritleri dahil olmak üzere bütün doğal ve hatta kültürel varlıklarımızda kolaylıkla maden aranmasına ve açılmasına izin verir hale geldi. Temmuz 2004’te Anayasa Mahkemesi’ne götürülen kanunla ilgili dava, aradan -alışılmış sürenin çok üzerinde- üç yıl geçmesine rağmen karara bağlanmadı. TEMA Vakfı ülkenin her yanından gelen bildirimler doğrultusunda yüce mahkemeye bilgi sunmak üzere görev bekliyor.

Kanun çerçevesinde Haziran 2005’te çıkan Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği ise TEMA Vakfı tarafından Danıştay’a dava edildi. Sanıyoruz aradan iki yıl geçmesine rağmen ülkemizde idari eylem ve işlemlerde hukuka aykırılıkla ilgili haddinden fazla dava olduğu için, bu dava da karara bağlanamadı. Üstelik son değişiklikle devletin çeşitli izinler için yanıt sürelerinin de yarıya indirilmesinden sonra bütün denetimler artık sadece usulen yapılır hale geldi. Bunun üzerine TEMA Vakfı bu yıl tekrar bir dava açtı…

Davalar süredursun vatanın her köşesi patlayıcılar ve dozerler altında kan ağlıyor. TEMA Vakfı’na ülkenin her yerinden şikayetler geliyor. Ormanlık köylerine dönmüş emekliler patlama gümbürtüleri ve yer sarsıntıları yüzünden kalp krizi geçirmekten korkuyorlar. Kimse taş ocağı için ormanlarının traşlanmasını hazmedemiyor. Ovadaki çiftçiler patlamalardan sonra kuruyan su kaynaklarına dem vuruyor. Tarlalara su sağlayan ormanların taş ve maden için nasıl olur da yok edildiğini, ağaçlandırma yapılması gerekirken, niye ormanlara taş ocağı açıldığını anlamadıklarını söylüyorlar. Bu arada şehirlerin etrafında kalan yeşil alanlarda taş ve kum ocağı ruhsatları alınıyor. Bu sayede çıkarılan taş ve kumun yerine inşaat artıkları ve molozlar dökülerek çifte kazanç sağlanıyor. Kalan son doğal alanlar da yok ediliyor.

Maden Kanunu’nun mutlaka ve acilen yeniden ele alınması gerek, yoksa halkımız ve Türkiye doğası bu kanunu kaldıramaz. Anadolu’nun kemikleri sızlıyor…

Dr. Uygar Özesmi

Türkiye’de Rüzgar Nereye Esiyor?

Yıl 1993, Los Angeles’a doğru Kaliforniya eyaletinde otoyolda hızla ilerlerken büyülenip arabayı kenara çekiyorum. Dağlar, tepeler sürekli devinim halinde. Ufuk göz alabildiğine rüzgar gülleriyle donatılmış. Rüzgar sürekli esiyor, ülkeyi enerjiyle besliyor. Kyoto Protokolü’nü bugün imzalamayan Amerika Birleşik Devletleri, ta o zamandan rüzgar enerjisini yatırım yapmış. Bugün 3 milyon evin elektrik enerjisi rüzgar santrallerinden karşılanıyor. Hedef elektrik enerjisinin %20’sini rüzgardan sağlamak.

Yıl 1998, İzmir’de bir yenilenebilir enerji sempozyumuna katılıyorum. Büyük bir hevesle Çeşme Germiyan’daki 3, Alaçatı’daki 12 rüzgar gülünü ziyaret ediyoruz. Kaliforniya dağları aklıma düşüyor, yeter mi diye soruyorum? 2000’de de Bozcaada 17 rüzgar gülü daha kuruluyor. Böylece Türkiye’nin kurulu rüzgâr gücü 19 MW’a çıkıyor. Oysa sadece 1999 yılında Almanya’da 1542 MW, İspanya’da 708 MW, ABD’de 800 MW rüzgâr santralı kuruldu. Sadece bu yıl Amerika’da 3000 MW üstünde yeni santral kuruluyor.

Yıl 2006, uçağım Berlin Tegel Havaalanına doğru alçalıyor. Pencereden dışarı bakınca gözlerime inanamıyorum. Verimli tarım arazilerinin kıyılarında göz alabildiğince rüzgar gülleri serpilmiş, kolları dönüp duruyor. İnince konferansta Alman meslektaşlarıma sorup öğreniyorum. Almanya’nın kurulu rüzgar enerjisi kapasitesi 2006 yılı sonu itibariyle 20.621 MW’a çıkmış. Almanya gibi bir sanayi devi hızla enerji bağımlılığını azaltmak ve küresel iklim değişikliğinde Almanya’nın sorumluluğunu azaltmak için etkili ve hızlı politikalar uyguluyor. Toplam kapasitesini her yıl daha da arttırıyor. Hedefi 2030 yılında enerjisinin yüzde 70’ini yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamak, 2050’de ise bu rakamı yüzde 87’ye çıkartmak. Almanya gibi dünya piyasalarında rekabet gücümüzü korumak ve sağlıklı bir çevrede yaşamak istiyorsak acilen benzer politikaları hayata geçirmemiz gerekli.

Küresel iklim değişikliği tehdidi altında yaşadığımız bugünlerde enerji yatırımlarımızın tamamını sera gazı üretmeyen yenilenebilir kaynaklara yöneltmekten başka çaremiz yok. Bunların içinde şu anda en ekonomik ve en kolay uygulanabilir projeler rüzgar santralleri. Elektrik İşleri Etüt İdaresi‘nin tamamladığı Rüzgar Atlası çalışmalarına göre Türkiye‘nin rüzgar potansiyeli 48.000 MW. Bakanlık maalesef 2020 yılında toplamda sadece 3.000 bin MW kurulu güç öngörüyor. Bu Amerika Birleşik Devletleri’nin 1 yılda kurduğundan daha az. Almanya’nın ise şu anda kurulu gücünün yüzde 15’i. Üstelik bizim en az 48.000 MW potansiyelimiz var. Rüzgar enerjisinin küresel iklim değişikliğine katkısı yok ve çevresel etkisi neredeyse sıfır. Bedava esen rüzgarı, yani kendi öz kaynağımızı kullanacağımıza neden dışa bağımlı yatırımlara yöneliyoruz. TEMA Vakfı gönüllüleri başta olmak üzere büyük kamuoyu tepkisi çeken ve en iyimser tahminle 10 yılda tamamlanacak 3 nükleer santralden beklenen 4.500 MW güç için bu kadar uğraşılırken, neden herkesin hayranlıkla seyrettiği ve desteklediği rüzgar santralleri ülkemizi donatmıyor? Ülkemizde yenilik ve atılım rüzgarları nereden esiyor, esen karayel mi, lodos mu yoksa meltem mi? Bırakalım rüzgar gülleri açsın serpilsin, ülkemiz temiz enerjiyle dolsun.

Dr. Uygar Özesmi
Kimin Ormanı Kime Satılıyor?

Ormanlarımızın üstünde dolaşan karabulutlar dağılıp dağılıp toplanıyor. Bu karabulutlar keşke yağmur olsa düşse, yeraltı sularımızı ve derelerimizi suyla doldursa. Maalesef bu karabulutlar, ormanı işgal eden “uyanık” -dilim varmıyor- “vatandaşlar” ve ormanları tehdit eden yasal düzenlemeleri ve girişimleri harekete geçirenler. Ormanlar anayasamızın güvencesiyle bütün vatandaşların adına ve onların yararına devlet tarafından işletiliyor. Bu işletme anlayışında orman sadece bir odun ve kereste kaynağı değil. Bizim adımıza devlet topraklarımızı erozyondan korumak, bize su sağlamak, iklim değişikliğine neden olan karbonu depolamak ve temiz hava vermek, bizim yaşamımızın garantisi olan biyolojik çeşitliliği korumak ve gelecek kuşaklara azalmadan, bozulmadan aktarmak için ormanları korumakla sorumlu. Bizim, çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceği için ormanı korumakla görevli olan devlet, maalesef 2/B diye bir sınıfa izin vermiş. Orman Kanunu’nun 2. maddesinin “B” bendi uyarınca, “31.12.1981 tarihinden önce orman vasfını bilim ve fen bakımından kaybettiği”, “tarım ve hayvancılıkta kullanılmasında yarar bulunduğu”, “köy, kasaba ve şehir yapılarının toplu halde bulunduğu” saptanan yerler, ormancılık rejimi dışına çıkarılabiliyor. Oysa, bizim için odun ve keresteden çok daha büyük değeri olan ve üstün kamu yararı için korunması gereken ormanlarımızın 2/B adı altında orman dışına çıkarılmasına izin veren bu yasa maddeleri ve düzenlemeler acilen kaldırılmalı.

Üstün kamu yararı adına 2/B’ye olanak veren yasa maddelerinin ortadan kaldırılması gerekirken ve bu konuda hükümete önemli görevler düşerken, TEMA Vakfı gönüllüleri bu hafta beyninden vurulmuşa dönüyor. Mayıs 2003’den beri TEMA Vakfı’nın da içinde bulunduğu Ormanlarımıza Sahip Çıkalım Birliği’nin önderliğinde süren mücadele ile 2/B orman arazilerinin satılması ihtimali ortadan kalkmışken, 4 yıl sonra satış tekrar gündeme getiriliyor. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Çelik Kurtoğlu’nun dediği gibi “2/B arazilerinin satışı aslında vatandaşların tümünün mülkiyet hakkına tecavüzdür. Kamunun yıllardır süregelen kadastro çalışmalarının sonuçlandırılamaması yüzünden uyanık bireylerin orman arazilerini işgal etmeleri ödüllendirilmek istenmektedir. Kamu otoritesi kendi ihmali ile ortaya çıkan durumu temel bir hukuk ihlali ile kapatmak niyetindedir.” İhmal, temel hukuka aykırı bir biçimde “çözülecekse” kanunlara uyan vatandaşların devlete güveni kalır mı? Böylesine bir uygulama anarşi ve talanın vizesidir.

Peki bu fiili durum ne olacak? Ormana kurulmuş, kimi yerde tapusu bile verilmiş, dört kez el değiştirmiş, suyu elektriği getirilmiş “orman içi” kentler, kasabalar ne olacak? Ne olması gerektiği konusunda TEMA Vakfı’nın somut ve uygulanabilir önerileri var: 2/B işgalcilerinden hemen 5 yıl geriye yönelik ecrimisil, yani kamu mallarını fuzuli işgal edenlerden alınan ücret, tahsil edilmeli. Nasıl, 1960’larda kat mülkiyeti ve 1980’lerde devre mülk kavramları medeni hukuka getirildiyse aynı şekilde, satış haricinde ücret karşılığı süreli kullanım mülkiyetleri getirilmelidir.

Ormanlar milletindir, kimin ormanını kime satıyorsunuz?

Dr. Uygar Özesmi

Biyolojik Çeşitlilik: Ailemizi korumak!

Ülkemizi yönetenler yerin altındaki ve üstündeki her şeyi, toprağı, suyu, ormanları, kıyıları, sulakalanları, bozkırları insan için kullanılması gereken kaynaklar olarak görüyor. Sanki biz doğaya ve bütün canlılara hükmediyoruz, onlar bizim kölelerimiz. İstediğimizi yapar, istediğimiz gibi kullanırız. Oysa biz doğanın bir parçası olarak onun bir ferdiyiz. Nasıl aile fertleri birbirini destekler ve korursa biz de üyesi olduğumuz bu büyük aileyi desteklemek ve korumak zorundayız. Varlığımız buna bağlı.

Doğa; toprak, su, hava ve enerji, yani bu dört element ve sayesinde var olan biyolojik çeşitlilikten oluşur. Biyolojik çeşitlilik, insan dahil bütün canlılardan ve canlıların yaşam alanlarının çeşitliliği, birbirleri ve yaşadıkları ortamlarla olan ilişkileri olarak tanımlanır. Biyolojik çeşitlilik, genetik çeşitlilik, tür çeşitliliği, ekosistem çeşitliliği ve aralarındaki işlev ve ilişkiler çeşitliliğini içerir. Örneğin, orman ekosistemi bütün sakinleri yani kuşu, geyiği, porsuğu, böceği, ağacı, çalısı, çiçeği, mantarı ve gözle göremediğimiz canlıları için ev sahipliği yapar; toprağı korur, tutar, akan dereler berrak akar, suları yeraltına depolar, havayı temizler ve iklimi düzenler. Sürdürülebilir bir şekilde işletilirse bize odun olarak enerji ve kereste olarak yapı malzemesi sağlar. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biri. Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında, başka yerlerde nadiren görülen bir ekosistem çeşitliliğine ve buna bağlı genetik ve tür çeşitliliğine sahip. Vatanımızdaki göl, sulakalan, bozkır ve akarsu ekosistemleri kimi sadece ülkemizde bulunan (endemik) yüz binlerce türe ev sahipliği yapar. Fakat biz her geçen gün ülkemizi ve kendimizi fakirleştiriyoruz.

Artık bu zenginliğimizin talanına dur deme vakti geldi, yoksa çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşanır bir vatan değil çölleşmiş fakir bir ülke bırakacağız. Doğal orman ve bozkır ekosistemlerimizin madenlerle delik deşik edilmesine ve ağaç plantasyonlarına dönüştürülmesine; yollarla canlıların geçemeyeceği şekilde parçalanmasına; mera olarak kullanılan bozkırların aşırı otlatılmasına; sulakalanların kurutulmasına, göllerimizin suyunun çekilmesine ve kirletilmesine; akarsularımızın önünün büyük barajlarla kesilmesine; içlerine kanalizasyon ve endüstriyel atık suların boşaltılmasına ve sularının kentin sözde ihtiyaçları için borularla çalınmasına seyirci kalmaya devam edersek biyolojik zenginliğimizi kaybederiz.

Toprak, su, hava, enerji, bitkiler, hayvanlar ve bunları barındırıp düzenleyen ekosistemler toplumumuzun bir parçası. Bunlar bir kaynak değil, bizim gibi haklara sahip birer varlık. İnsan bu toplumun efendisi değil, sadece mütevazı bir ferdi. Bizim görevimiz ise bu ailenin onurunu, düzenini ve güzelliğini korumak.

Dr. Uygar Özesmi
Ormanlarımızı sattırmayız!

Erozyonu önleyen, toprağımızı, suyumuzu koruyan ormanları birileri işgal ediyor. Bizim ormanlarımızı kesip yerine bina dikiyor. Ormanı korumakla görevlendirdiklerimiz bu suça seyirci kalıyor. Anayasa ormanları koruma görevini devlete veriyor. Görevini yapmayanlar “işgal edilen alanlar orman vasfını yitirmiştir” diyerek satmaya kalkıyor. Bizim, kendileri gibi seyirci kalacağımızı sanıyorlarsa yanılıyorlar. TEMA Vakfı olarak milyonlarca destekçimizle ormanlarımıza sahip çıkıyoruz. Bir imzayla ormanları satışa çıkarabileceklerini sananları uyarıyoruz. Bir imzaya karşı, şu anda 360.000’den fazla imza ile destekçilerimiz bu satışa karşı çıkıyor. Yakında bir milyona ulaşacak imzaya karşı kim bir imza atabilir. Milyon vatandaşımızın topraklarımız için haykırışına rağmen ve çığlıklarını duyuramayan milyonlarca canlıya rağmen kim bu satışa onay verebilir?

Bilin ki satmaya kalktığınız ormanlar bizim ormanlarımız. Ormanlarda her vatandaşın hakkı var. Ormanlar erozyonu önleyip toprağımızı koruyor, suyu hasat edip kuraklığı önlüyor. Ormanlar sayesinde içecek ve ürünlerimizi sulayacak suyu buluyoruz. Ormanlarda milyonlarca canlı barınıyor ve bizim kadar onların da hakkı var.

Devletin sorumlu kurumlarından yanıt bekliyoruz. Ormanlarımızı asla satışa çıkarmayacaklarını ilan etmelerini istiyoruz. Devletin sorumlu kurumlarından eylem bekliyoruz. Gerekli yasal tedbirleri aldıklarını görmek istiyoruz.

Cebren ve hile ile ormanlarımızı yok edenleri, toprağımızı elimizden alanları milletimiz affetmez. Geçmişteki gibi, yeniden bu işgalleri affeder, üstüne üstlük işgalcilere ödüllendirir gibi satmaya kalkarsak, ormanlarımızın önümüzdeki yıllarda talan edilmesinin önünü alamayız. Bizim ormanlarımızı çalanları bugün affedersek hangi yüzle “adalet mülkün temelidir” deriz. Adalet istiyoruz, bizim ormanlarımız satılık değil. Ormanlarımızı sattırmayız.

Dr. Uygar Özesmi