24 Ağustos 2008 Pazar

Su boşa akmaz, Türk de maalesef durup bakmaz...

... baksa nereye gittiğini ve neleri beslediğini görür.

Dr. Uygar Özesmi

Sultan Sazlığı ülkemizde yanlış kalkınma projelerine kurban gitmiş pek çok alandan sadece bir tanesi. Başka bir örnek: Hatay’daki Amik Gölü tarım için kurutulmuş ve ülkemizde başka yerde bulunmayan Yılan Boyun Kuşu haritadan gölle beraber silinmişti. Daha sonra içten içe yanan toprak tarımı verimsiz hale getirmişti. Amik Gölü kurutulmaya getirdiği sel felaketleriyle dirense de, olan olmuş göl ve bütün doğal yaşam elden gitmişti. Doğal yaşam fakir, köylü fakir.

Sultan Sazlığı’da neredeyse aynı felakete kurban gidecekti fakat Tansu Gürpınar gibi doğa severlerin çabaları sonucunda DSİ ve Milli Parklar Teşkilatı arasında yapılan bir protokol gereğince Develi Sulama ve Drenaj Projesi revize edilmiş ve DSİ Sultan Sazlığı’nda 1071 m su kotunu korumayı taahhüt etmişti. Gel zaman, git zaman, proje gerçekleşip, Ağacaşar ve Kovalı barajları yapılıp, tarım alanları sulanmaya başlanınca, kurak yıllarda Sultan Sazlığı’na su yetmez oldu. Sultan Sazlığı barajlar işletmeye açıldıktan sonra 1990 ve 1991 yıllarında tamamen kurudu. Bakın 1993 yılında Kayserili bilim adamı Mehmet Somuncu ve Harun Tuncel ile Türkiye Coğrafya Dergisi’ne yazdığım bir bilimsel makalede ne demişim:
“Son zamanlarda yaşanan en acı olay ise 1990 yılının Ekim ayında başlamak üzere Sultan Sazlığı’nın 1991 Mart ayına kadar tamamen kurumasıdır...DSİ’nin Milli Parklarla yaptığı protokolde belirtilen seviye 1071 metre olduğuna göre, doğal bir kuraklık dönemi olsa bile DSİ uzmanlarının bu durumu ve kurak dönemin ardından yer altı su seviyesinin alabileceği minimum düzeyi gözönüne alarak su kodunu belirlemeleri ve önlemleri buna göre almaları gerekmektedir...Sultan Sazlığı’nın geçirdiği kuruma olayı bir bakıma şanstır. Çünkü uzun yıllar sürebilecek olan kurak dönemlerin yaratabileceği olumsuzluklara karşı uyarı omuştur.”

Anlaşılan uyarı olmamış ve tarihten ders almamışız ki aynı şey 10 yıl sonra tekrar başımıza geldi. Sultan Sazlığı daha kendini toparlayamadan bir darbe daha vurduk, serdik yere, yaşamı.

Ders almamız gerekirken biz çözümü de yanlış yerde arıyoruz. Herkes ağız birliği etmiş diyor ki Zamantı Irmağı’nın suyunu çalalım. Dağlar suya geçit vermezken, biz karar verip dağı bir tünelle delmeye başlamışız. Zamantı’nın suyunu zaten Bahçelik Barajı ile tutacağız ondan arta kalanı Sultan Sazlığı’na aktarırız, geriye gürül gürül Zamantı’dan kalır ince bir dere. Vadi boyunca tarım yapan ağalar, analar ince bir ağıt yakar kalanın ardından. Irmağın suyuna hasret alabalıkları ve binbir türlü ırmak canlısını zaten kim takar.

Su boşa akmaz, Türk de maalesef durup bakmaz. Çünkü baksa nereye gittiğini ve neleri beslediğini görür.

Çözüm trilyonlarca lira, milyonlarca dolarla tüneller açmakta yatmıyor. Keza mega projeler çağı artık geçti. Dünya’nın her yerinde artık pahalı ve insana uzak büyük projeler yerine insana yakın, yaygın, küçük ama etkili projeler üretiliyor. Tünellere vereceğimiz onca paranın (bu paralar bizim vergilerimizden çıkıyor veya dış borçla gelecek kuşakları zor durumda bırakıyoruz) %10’unu damlatma sulama gibi suyu en az kullanan yerel teknolojilere ve su tasarrufunu özendiren kurumsal yapılara, kuraklığa dayanıklı tarımsal ürün çeşitlerine ve planlı ve uygulanır ürün seçimine ve ekimine harcasak ne tünellere gerek kalır ne de Sultan Sazlığı susuz kalır. Sultan Sazlığı suyuna kavuşursa eskiden yılda 1 milyon dolar sazdan gelir elde eden civar köylüler yine para yüzü görür. Eskiden kuş dolu bir Sultan Sazlığı’ndan eksik olmayan yerli ve yabancı turistler gelir, köylülerin gelirleri katlanarak artar.

Çağa ayak uydurmak ve küreselleşen Dünya’da hayatta kalmak için doğal alanlarımızı korumaya, kaynaklarımızı tasarruflu kullanmaya ve akıllı projeler üretmeye mecburuz.

Serkan ve Behiye için

Doluşur minibüse, kuşa çıkardık. Tuzla-Palas Gölü en sevdiğimiz alanlardandı. İki genç vardı, beni deli ederdi. Ellerinde fotoğraf makinesi ya bir kuru ama kıvrımlı ota, ya çalıdan çıkmaz bir kuşa, kısaca önlerine düşen her börtü böceğe takılır, geride kalırlar; grup dağılır, benim sinirim tepeme çıkardı. Ya sabır çeker, heveslerini kırma derdim içimden. O heves ne hevesmiş de benim haberim yokmuş. Behiye ve Serkan Yılmaz Tuzla-Palas Gölü belgesel filminden sonra bir başka büyüleyici esere daha imza attılar.

Üyesi olduğum Toygar kuş gözlemcileri email grubundan haberi aldığımda ne kadar sevindiğimi anlatamam. DoğaBel’den, Behiye ve Serkan Yılmaz’ın belgeseli, 2. Akbank Kısa Film Festivali jürisi tarafından, Türkiye yapımı “En İyi Belgesel Film” seçilmişti. Bir ay sonra “Bir Çift Kanadın Peşinde” filmini New York’ta, internet üzerinden izledim. Central Park’taki gölette yüzen ördeklerle yetinmeye alışmışken, filmi izlerken kendimi evde, arkadaşlarımın yanında buldum; arkadaşlarım kuşlar ve arkadaşlarım gözlemcilerin arasında...
“Bir Çift Kanadın Peşinde” belgeseli ve elinizdeki bu kitap, insanın mezara kadar peşini bırakmayan bir koşuşturmayı; yaşamı renklendirip, doğayı yaşamımızın parçası haline getiren heyecanlı bir uğraşıyı anlatıyor. İlk kez elime dürbünü alıp, 10 yaşında kuş gözlemeye başladığımda, “kuş gözlemcisi”, “kuşçu” gibi tanımları hiç duymamıştım. Redhouse Yayınevi’nin “Kuşlarımız” kitabında Belkıs ve Salih Acar’ın hikâyesini okuyunca, ardından benim gibi kuş gözleyen Sancar, Reşit ve Can’la tanışınca, ve en sonunda Sancar bana ilk kuş rehber kitabımı hediye ettiğinde… Farkına vardım, teşhis zor olmadı; meğer ben bir kuşçuymuşum, çünkü bir çift kanadın peşinde koşarmışım. O gün bugün, ülkemin her köyünde, bucağında, dağında, ormanında, bozkırında, gölünde, bu güzel gezegenin beş kıtasında, arkadaşlarımla milyonlarca çift kanadın peşinde koştuk. Flamingoları ilk Mustafa Abi’yle Sultansazlığı’nda, sonra Gürdoğar’la Yumurtalık Lagünleri’nde, Tansu Bey’le Seyfe’de, Guy’la Ereğli Sazlığı’nda, Mehmet Bey’le Çamaltı Tuzlası’nda, Murat’la Acı Göl’de, Özge ile Kulu Gölü’nde, Esra ile Tuz Gölü’nde, sonra Fransa’da Camarque’da, Meksika’nın Celestun Lagünleri’nde, Tunus’un Djerba Adası’nda ve Kenya’nın Nakuru Gölü’nde gördüm. Bir gün Güney Amerika’da And Dağları’nın arasına sıkışmış 4000 metre yükseklikteki tuz göllerine de gidip orada da flamingoları göreceğim. Gördüğüm gün gam yemeden ölebilir, bu dünyadan göçebilirim.
Dünya Kuşçuluk Turnuvası’nda (1997 ve 2005) Ahmet Baytaş, Çağan Şekercioğlu, Evrim Karaçetin’le yarıştığımızda gördüğümüz Kardinal kuşunun kan kırmızısı rengiyle büyülenip yarım saat olduğumuz yerde çakılmış, sıralamada ancak ortalarda yer almıştık. Ödül töreninde hikâyemizi anlattığımızda, meşhur yazar ve kuş gözlemcisi Pete Dunn dedi ki: “Bazen burnumuzun dibindeki güzelliği fark etmemiz için ayrı kıtadan birilerinin bize hatırlatması gerekiyor”. İşte, “Bir Çift Kanadın Peşinde” belgesel filmi ve bu kitap burnumuzun dibinde, kulağımızın yanı başında öterken bir türlü fark etmediğimiz, güzelliğiyle bizleri büyüleyen kuşlara dikkat çekiyor. Kuşçuların dünyasından çıka geliyor, ve herkesi kuşları izlemeye davet ediyor. Kuşçuluğun en büyük ödülü Cem’in belgeselde dediği gibi, “Kuşları gözleme ve bu güzelliğin farkına varma ayrıcalığı”. Eh, belgeselde geçen yarışmanın sonundaki gibi; bir fıçı turşuya veya başka küçük ödüllere de kimsenin itiraz ettiği yok tabii…

“Bir Çift Kanadın Peşinde” bize umut veriyor. Başta Tansu Gürpınar olmak üzere, Murat, Güven, ben uzun yıllar birbirimizden habersiz ama paralel giden “kuşçu yaşamlar” sürdürdük; dürbünlerimiz çok sonraları kesişti. Ülkemizde daha 15 yıl öncesine kadar en fazla 20 kuşçu varken şu anda yüzlerce kuşçu, her ilde kuş gözlüyor. Artık kuşçuluğa başlayanlar kuşçuluğun ne demek olduğunu arkadaşlarından öğrenebiliyorlar. Gittiğiniz bir “Önemli Kuş Alanı”nda başka bir kuşçuyla karşılaşabiliyorsunuz. Ancak kuşçuluk konusunda “muassır medeniyetler seviyesine” ulaştığımız söylenemez. ABD’de yapılan araştırmalara göre, 19 milyon ABD vatandaşı bir yılda 50 günden fazla kuş gözlemine çıkıyor. Kuş gözlemi için bir yılda yapılan kişisel harcamalar 23 milyar ABD doları. Yapılan her harcamanın başka birisinin kazancı olduğu düşünülürse kuşçuluğun ABD için ne denli büyük bir sektör olduğu anlaşılacaktır. Avrupa’da da durum bundan farklı değil. RSPB - Kraliyet Kuşları Koruma Derneği’nin 1 milyonun üzerinde üyesi var. Derneğin sadece üyelik aidatlarından elde ettiği geliri 30 İngiliz Pound’u ile çarparak bulabilirsiniz. Bu gelirin tamamı kuşların korunması için harcanıyor. Buna ek olarak derneğin 150.000 genç üyesi ve 13.000 gönüllü çalışanı var. İngiltere’de kuşçulardan oluşan bu sivil toplum kuruluşu 126.846 ha alan kaplayan 182 doğa koruma alanına sahip ve bu alanları ziyaretçiler ve kuş gözlemcileri için işletiyor. Gelelim Almanya’ya... NABU - Doğa ve Kuşları Koruma Derneği’nin 400.000 üyesi ve 60.000 genç üyesi var. Vogelbescherming - Hollanda Kuşları Koruma Derneği’nin ise toplam 125.000 üyesi bulunuyor. Bu rakamlara İskandinavya ve diğer Avrupa ülkelerini ekleyin. Kuşçuluğun Avrupa’da da ne kadar önemli bir uğraşı ve ekonomik bir etkinlik olduğu çok açık. Türkiye’de de yüzlerce kuşçunun binlerceye, binlercenin yüzbinlerceye ve yüzbinlercenin milyonlarcaya dönüşmesi gerek. Bu nedenle Doğa Derneği ve DoğaBel’in önem verdiği konulardan birisi de çevre ve doğa koruma bilincine sahip kuşçuların artması. “Bir Çift Kanadın Peşinde”, kuşçuluğu geniş kitlelere tanıtmak ve özendirmek açısından önemli bir adım. Ancak bundan daha da önemlisi…

Bu belgesel bize bir direnişi gösteriyor. Doğa her geçen an daha fazla tahrip edilirken, toplumlar kendi haricindeki canlıları düşünmeden öldürüp, yaşadıkları yerleri yaşanmaz kılarken, insanlık tarihi gelmiş geçmiş en büyük soykırımla lekelenirken, bir avuç insan bu suça iştirak etmemek için direniyor. Bir zamanlar İç Anadolu sulak alanlarında sayıları yüz binlere varan flamingoları artık ancak yüzlük sürüler halinde görebiliyoruz, çünkü sular insanın doymaz iştahı yüzünden çekildi. Akdeniz’in en önemli flamingo üreme kolonilerinden olan Çamaltı Tuzlası ve Tuz Gölü tehdit altında. Meksika Körfezi’nde ve Akdeniz’de kirlilik almış başını gidiyor; Kenya’da göller kurumuş, kuruyor...

Bu gidişata karşı toplumun her kesiminden çocuklar, gençler, yaşlılar soykırımı durdurmak için ellerine tabanca değil dürbün, tüfek değil kitap, bazuka değil teleskop, top değil kamera alıp güçsüzlerin yanında duruyor. “Dur”, “Aman” diyemeyen, yok olurken çığlıklarını duymayı reddettiğimiz bu Dünya’da yaşayan başta kuşlar olmak üzere bütün canlılara ses veriyorlar. Onlar toprak ana ve bütün kardeşlerimiz adına konuşup, bizlere gidişata direnmek ve başka yollar denemek için cesaret veriyorlar. Bu belgesel bize bir yol gösteriyor ve bu yol arka bahçemize dikkatli bir çift gözle bakmakla başlıyor.

DoğaBel’in ötüşüne kulak vermeyi sürdürün… Size yaşam ve doğanın büyüleyici ezgilerini sunmaya ve yol göstermeye devam edecek…

Dr. Uygar Özesmi - Kuş Gözlemcisi

Erciyes Dağı

MİRAS DAĞ ERCİYES

Dr. Uygar Özesmi - Çevre Bilimci

Anadolu’da on milyon yıl önce bir dağ yükseldi. Yerkürenin derinliklerinden getirdiği bazalt ve andezitlerle besledi gövdesini. Eteklerine ve etrafındaki ovalara, göllere tüfler saçtı. Akan kızgın lavların önünü sular kesti. Ama zamanın tekeri dönüp sular çekilince sadece Sultan Sazlığı, Karasaz ve Tuzla-Palas gölleri kaldı dağın etrafında.

Antik çağın önemli coğrafyacılarından Strabon, Geographika’sında dağların en yükseği olarak bahsediyor ondan. “Argaios (Erciyes), tepesinden hiçbir zaman kar eksik olmayan dağların en yükseğidir. Ona tırmananlar berrak havada hem Pontus (Karadeniz), hem de İssikos (Akdeniz) denizini görebilirler”.

Günümüzde bin metre rakımlı İç Anadolu Platosu’ndaki Erciyes Dağı’nın denizden yüksekliği 3917 metre. Anadolu’da bir ada gibi yükseliyor. Bu adaya düşen tohumlar, canlılar kayalara hayat getiriyor; yeşillendirip, binbir renge boyuyor onu.

Kendine has bitki ve hayvan toplulukları ile Erciyes, Anadolu’nun miras coğrafyalarından. WWF-Türkiye’nin yayınladığı Türkiye’nin Önemli Bitki Alanları adlı çalışmaya göre bir önemli bitki alanı (ÖBA) kabul edilen dağ, Erciyes Üniversitesi Kuş Gözlem Kulübü çalışmalarına göre de bir ÖKA. Bunun başlıca nedeni, başta sürmeli dağ bülbülü Prunella ocularis olmak üzere dağda üreyen alpin kuş toplulukları. Erciyes, bu özellikleri nedeniyle YeşilAtlas’ın altıncı sayısında Türkiye’nin önemli doğa alanları arasında yer aldı.

Erciyes’te ÖBA çalışmasını yapan botanikçiler Galip Akaydın ve Mehtap Öztekin’ne göre İç Anadolu Platosu’ndaki bu adada Dünya’da başka hiçbir yerde varolmayıp, sadece Erciyes’te görülen dokuz bitki var. Erciyes’te bulunan 840 bitki taksonundan 130’u Türkiye’ye endemik ve bunlardan 42’si tehlike altında.

Erciyes Üniversitesi Kuş Gözlem Topluluğu’yla iki yıl süreyle kare kare dağın her tarafını gezdim, kayalık yamaçlara tırmandım. Dağ steplerini ve alpin çayırları geçtim. Kalıntı ormanlarda kayboldum. Erciyes’in vadi ve göllerinde serinledim.

Her yerde kuş vardı, tarım alanlarında bile. Üreme mevsimlerinde 173 kuş türünü gözlemledik. Gördüğümüz kuşların 14’ünün nesli Avrupa’da, ayrıca 56 türün de popülasyonları Avrupa’da yoğunlaşmayıp tehlike altındaydı.. Kuş türlerinden 28’i özellikle dağ biyomunu tercih ediyordu.

Erciyes’le bu kadar haşır neşir olunca, ister istemez başka canlılar da gösterdi kendini bana. Dağda 86 değişik tür gündüz kelebeğinin de kaydı var ve hemen hepsi baharda etrafta uçuyordu. Kaya kartallarının ve kızıl şahinlerin ana besin kaynağı olan tiz sesli gelengiler her yerdeydi. Arazi çalışmalarında tavşan ve tilkilerin tarlalarda ve yamaçlarda koşup kaybolmalarını izliyorduk. Niğde Üniversitesi’nden Ahmet Karataş, Erciyes ve civarında küçük fare kulaklı yarasa, serbest kuyruklu yarasa, şeritli yarasa ve cüce yarasa bulunduğunu belirtmişti. Yırtıcı kuşların avı gelincik ve sincaplar daha çok vadilerde ve tabii ormanlarda yaşıyordu. Rastlantıların eseri doğa, görkemli bir bütünlük içinde Erciyes’te kendini göstermeye devam ediyordu.

Peki niye bu kadar zengin bir biyoçeşitliliğe sahip Erciyes? Çünkü o bir ada; bizim ve bütün canlılar için. Sadece üç bin metreye yakın yükselti farklarına uyum sağlayabilenlerin çıkabildiği bir ada. Dağın değişik mikroklimatik şartlar sağladığı yamaçları var. Farklı toprak ve yeryüzü şekilleri hangi tür için uygunsa, o yerleşmiş bölgeye.

Dağdaki habitat çeşitliliği, canlıların da çeşitliliğine yol açıyor. Araştırmamızda Erciyes’i anlamak için dağın yedi değişik biyolojik topluluğunu görmemiz gerekiyordu. Önce kuzey yamaçlardaki Deliçay Vadisi’nden yukarılara doğru tırmandık. Güçlü akan çayın içine derekuşları dalarken, bir taştan diğerine dağ kuyruksallayanları atlıyordu. Vadileri dolduran ağaç türlerinin ve çalıların arasında çıtkuşu, alaca ağaçkakan, tepeli guguk, ve karatavuklar geziyordu. Bülbüller ağaçların altında, sarıasmalar ise tepedeydiler. Meşe ve ardıç ağaçlarının süslediği yamaçlarda kerkenez, çalı bülbülü, ökse ardıçlarının kaydını aldık.

Vadiden çıktığımızda önümüzde dağ bozkırları uzanıyordu. Genelde 1300 metreden başlayan gevenlerin (Astragalus spp.) arasında tek tük cılız meşe ve ardıçlar göze çarpıyordu. Aşırı otlatmadan nasibini almış, çoğunlukla dikenli yastık bitkilerinin oluşturduğu fakir bir dağ bozkırına dönüşmüştü Erciyes’in yaylaları.

Fakat kuşlar bizi bırakmıyordu. Tepemizde bir çift kızıl şahin ve ok kadar hızlı ebabiller dönerken, yerde bozkır toygarı, tarla kuşu ve kır incirkuşu dolaşıyordu. Dağ steplerinde toplam dört kuyrukkakan türü gördük; boz, karakulaklı, aksırtlı ve nerdeyse her taşın üstünde oturan bildiğimiz kuyrukkakan.

Dağ bozkırlarında iki bin metrenin üstünde, dereciklerin ve su sızıntılarının etrafında gördüğümüz yoğun yeşil alanların alpin çayırlar olduğunu gördük. Derenin kenarından bir çift angıt uçtu ve tepenin ardından kayboldu. Burada bitkiler koyu yeşil yapraklı, kimi zaman tüylü, kalın kabuklu, küçük ve ince dallıydı. Erciyes Üniversitesi’nden botanikçi Cem Vural, biyolojik çeşitlilik açısından bu zengin alpin çayırlarda 11 endemik bitki türü tespit etmiş.

Bozkırların ve çayırların bittiği yerde Erciyes Dağı’nın kayalık yamaçları yükseliyor. Buralarda toprak yapısı nerdeyse hiç yok ve buna bağlı olarak bitki örtüsü de zayıf. Ama kuş türleri bakımından zengin bu alanlarda gözlemlerimiz boyunca kızılşahin, kayakartalı, bıyıklıdoğan ve uludoğan gördük. Yüksek kayalık yamaçlarda birçok kuşun yanında sürüler halinde kar serçeleri uçuyordu.

Bütün bu doğal zenginliğine rağmen yöre halkı Erciyes’e sırtını dönmüş durumda. Dağın eteklerinde Hacılar, Hisarcık, Kızılören, Şeyhşaban, Kızık, Kulpak, Develi gibi yerleşimler bulunuyor. Bazıları hayvan otlatmak için özellikle yaz aylarında tercih edilen kırsal nitelikli yerleşimler. Başta Şeyhşaban olmak üzere bazı yayla yerleşmelerinin özgün dokuları ve barındırdıkları tarihi değerler dolayısıyla korunmaları çok önemli.

Erciyes Dağı’nın batısındaki Sürtme ve Şeyhşaban köyleri, kemerli hayvan barınaklarının yanı sıra önemli ölçüde kalıcı konutun bulunduğu yerler. Şeyhşaban köyünün kökeninin 16’ncı yüzyılda Erciyes’in batı kesimlerine dergahını kurup, hayvancılıkla uğraşan Şeyhşaban’a kadar dayandığına inanılıyor.

Hayvancılık bu bölgede en önemli geçim kaynaklarından biri. Diğer geçim kaynağı ise bağcılık. Dağın çağlar boyunca adeta sembollerinden biri bağcılık, bugün Hacılar-Talas ekseni üzerinde kalıp, yapılaşma ile beraber eski verimli günlerinden uzaklaşmış. Halbuki volkanik yapıya bağlı olarak oluşan toprak ve arazi yapısı bağcılığa son derece elverişli imkanlar sunuyor.

Erciyes Dağı’nda bulunan biyolojik topluluklar arasında kalıntı ormanlar kendilerine özgü canlıları barındırıyor. Strabon’un İS 45 yıllarında bahsettiği Erciyes’in sık ormanlarından geriye sadece güneydoğu yamaçlarda titrek kavak ormanları, diğer yamaçlarda ise alıç, boylu ardıç, katran ardıcı, tüylü ve sarı meşe toplulukları kalmış. Dağın güneybatı eteklerinde, ağaçların arasında karatavuk, küçük akgerdanlı ötleğen, akgerdanlı ötleğen, ökse ardıcı ve ispinozlar ötüyor her zaman. Kayak merkezine doğru kuzey yamacındaki asfalt yoldan çıkarken 1400 metreden başlayarak yamaçlarda kara çam, meşe, kavak ve akasya ağaçlandırma bölgeleri bulunuyor, ancak bu bölgeler henüz biyolojik çeşitlilik açısından fakir kalmış.

Erciyes’te 2340 metre yükseklikte alpin bir küçük göl var: Sarı Göl. Dağlık alan deyince insanın aklına pek tarım arazileri gelmiyor. Fakat göle çıkarken 1500 metreye kadar yol boyunca bağlık alanlar ve hatta iki bin metreye kadar da kuru tarım alanları vardı. Doğal yöntemlerle yetiştirilen buğday, çavdar, yulaf, kuru fasulye ve yeşil mercimek tarlalarında onlarca kuş vardı. Tepeliguguk, boğmaklıtoygar, tarlakuşu, sarı kuyruksallayan, karabaşlı kirazkuşu, tarla kirazkuşu gibi tarıma uyum sağlamış kuş türlerini kaydettik. Yer yer sellerle bozulmuş yoldan zorlukla çıkarken, kırmızı gagalı dağ kargalarının çığlıkları eşlik ediyordu bize. En sonunda üç tepenin arasına sıkışmış Sarı Göl’e ulaştığımızda, gölün etrafında bir yılkı atı sürüsü gördük.

Erciyes heybetli bir dağ. Her şey ondan etkilenmiş. Erciyes Matbaa, Erciyes Kaporta, Erciyes Cafe, Erciyes Emlak, Erciyes Kitabevi, Erciyes Antikacısı, Erciyes Büfesi. Erciyes’i tanımak için uzun bir maceranın sonunda diyecek çok şey var. Ama hepsinden öte, o Anadolu’nun bize bıraktığı yaşam için en önemli ve en güzel miras coğrafyalardan biri.

Kuş Gözlemek

Çekmecelik, Halkalamalık, Yazmalık: Palas Tuzla Gölü Kuşlarının Hikayesi

Dr. Uygar Özesmi
Çevre Bilimci ve Kuş Gözlemcisi

Ülkemizin doğası ve kuşları batı biliminin bizden çok önceleri merak konusu olmuş. Anadolu’ya 1548’de gelen Belon ve 1643’de Tavernier batıdan gelen ilk doğa seyyahları arasındadır. 1800’lerde kuşları örnekleyen seyyahların sayılar artmıştır. Bunların arasında 1835’de Chesney ve Ainsworth, 1848’den itibaren Tchihatcheff, 1853’de Kotschy ve özellikle 1870’lerde Danford, 1874’de Fellowes, 1881’de Tristram, 1882’de Schraders, 1907’de Ramsey, Hilgert ve Niedieck, 1928’de ise Stresemann, Hartert ve Ürmös sayılabilir. 20. yüzyılın başında sayılar bu yazıda sayılamayacak kadar artmış. Bu seyyahlar yöre halkının adını koymadığı cılıbıtları; akça, halkalı, küçük halkalı, büyük diye ayırmışlar, kendine göre özellikleriyle tanımlamışlar ve belgelemişler. Çiftenin ucunda örneklemişler, Avrupa’daki müze çekmecelerine hapsetmişler. Anadolu insanı ise onları ayrıntılarıyla tanımlamasa da çok daha şerefli bir yer ayırmış, kilimlere halılara, nakışlara, yazmalara işlemiş.

Palas Tuzla Gölü ile ben de yine batılı kuş gözlemcilerin sayesinde tanıştım. 1987 yılında Çukurova’da Doğal Hayatı Koruma Derneği işbirliğinde yürütülen WIWO (Uluslar arası Su Kuşları Araştırma Vakfı) projesinde beraber çalıştığımız Vincent van den Berg ve arkadaşları Kayseri’yi ziyaret edip 1987 sonbaharında Tuzla’da kamp yapmaya karar verdiklerinde, ben de onlara katıldım. Kayseri’nin sadece 45 km kuzeyinde yer alan bu önemli kuş alanına Sultan Sazlığı üzerine odaklandığım için daha önce hiç gitmemiştim. Göl civarda yaşayan birkaç bin insan dışında Kayseri halkı Palas Tuzla Gölü’nden haberdar bile değildi. Bizler gölün güneybatı ucunda kavakların arasına kamp kurmuş, bağları çevreleyen çalıların arasına kuş ağları atmıştık. Boyunçeviren’le ilk onu ağdan kurtarıp bacağına halka taktığımda tanıştım. Sonraları bu güzel kuşu Lübnan’da ölü bulmuşlar diye duydum. Oraya kadar dura kalka 4 gün de varmış. Artık kuşları saçmalarla örneklemiyorduk, onun yerine ağlarla yakalıyor bacaklarına halkalayarak ve fotoğraflarını çekerek belgeliyorduk. O halkalama kampıyla başlayan Palas Tuzla macerası bir tutkuya dönüştü. O kış her hafta sonu Ömerhacılı köyünde Hacı Ömer amcanın evine konuk oldum, ocağın başında ısındım. Kar tipi demeden sabahın erken saatlerinde göl kıyısına indim ve gördüğüm kuşları saydım ve düzgünce defterime kaydettim. Kızılbacak:10, Angıt:200. Yeşilbaş:54, Kılkuyruk: 34, Suna 4 diye her hafta sonu onları saydım. Kış kuş sayımlarını yazdım bitirdim.

Palas Tuzla Gölü’nün kuşlar açısından önemi git gide ortaya çıkınca 1988 ilkbaharında WIWO tarafından gölün bahar kuş göçleri açısından önemini ortaya koymak için bir proje başlatıldı. Sevgili dostum Gürdoğar Sarıgül’ün de katıldığı bu projede düzenli olarak gölde 200 Flamingo’nun kaldığı, yüksek sayılarda alaca balıkçıl, ak balıkçıl, gri balıkçıl, erguvani balıkçıl, leylek, karaleylek ve çeltikçi’nin göç sırasında görüldüğünü ortaya koyduk. Bunun yanısıra fiyu, kirik, yeşilbaş, kılkuyruk, çıkrıkçın, ve kaşıkgaga ördeklerinden binlercesinin alanı göç sırasında kullandığı ortaya çıktı. Alanın başta döğüşken kuş, küçük kumkuşu ve akça cılıbıt başta olmak üzere bütün yağmurcunların Anadolu’daki en önemli göç durak noktalarından biri olduğunu gördük. Görüşmelerimizin sonunda göç çalışmasının yeterli olmayacağı bu çalışmanın bir üreyen kuşlar çalışması ile takip edilmesi gerekliliğine karar verdik.

Aynı yıl haziranda Yertaşın Saz mevkiinde bir ay boyunca kamp kurdum. Her hafta sonu takviyesi yapılan yiyeceklerimi sıcaktan korumak için yerin altında oluşturduğum bir buzdolabında saklıyordum. Sağ olsunlar, çobanlar da yoğurt ve peynirle besliyorlardı. Öğle sıcağında gölgede karademlikten çaylarımızı yudumluyor, pınarlara, göle şükredip duruyorduk. Her sabah güneşin doğmasıyla beraber gölde üreyen kuşları tespit için göl etrafındaki biyolojik topluluklarda gözlemler yapıyordum. Islak çayırlarda ayağımı ıslattığımda etrafımda yuvalarını yapmış uzunbacak, mahmuzlu kızkuşu, kızkuşu ve kızılbacak havalandı, bana kibarca çek git dediler. Kovalıkların içindeki yuvalarından kır incirkuşu ve karabaşlı sarıkuyruksallayan kafasını çıkardı. Yuvalarını göremesem de sık sık gördüğüm çayır delicesi ve turnanın civarda bir yerlerde ürediğinden emindim.

Islak çayırlardan çamur düzlüklerine geçince tuzlu ortamları seven kılıçgaga, akça cılıbıt, büyük cılıbıtların kimi kur davranışları gösteriyor ve kimi kırık kanat numarası yaparak beni yuvalarının yanından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Daha kumlu ve çakıllı bölgelerde küçük halkalı cılıbıt ürüyordu. Gölde varolan tek ince uzun çamur adasında ise bir sürü karabaş martı koloni kurmuştu.

Başta Yertaşın Saz olmak üzere göl kenarındaki sazlıklara varınca küçük batağan, balaban, cüce balaban, su kılavuzu, saz tavuğu, sakarmeke sesleri duydum. Sazların arasında saz bülbülü, büyük kamışçın ve bıyıklı baştankara oynaşıyor ve ses tellerinin en üst seviyesinde kendi şarkılarını söylüyorlardı “Burası benim, yaşam alanım çok güzel, kendime bir eş arıyorum, dişiyseniz gelin, yoksa aman ha yaklaşmayın”. Göğsüme kadar sazların içine daldığımda bir yeşilbaş çıkrıkçın ve Macar ördeği yuvası buldum. Ürediklerinin kanıtını gördükten sonra hemen uzaklaştım. Ancak saz delicesinin ürediğini tahmin ettiğim bölgeye yaklaşamadım, yine de ürediğine eminim diyebilirim.

Palas Tuzla Gölü sulakalanlarının dışında etraftaki biyolojik topluluklar da çok sayıda kuş barındırıyor. Gölün doğusundaki tuzlu bozkırlarda üreyen tek tük bağırtlakların yanında nerdeyse her yerde çorak toygarları yuvalanmış. Tuz oranı azaldıkça ve bozkır bitkileri hakim olunca adı üstünde bozkır toygarı, boz kuyrukkakan ve ketenkuşu görmek mümkün oluyor.
Etraftaki kayalık bozkırlarda ve yamaçlarda kovuklarda angıt ürüyor ve yavrularını yokuş aşağı göle indiriyor. Daha sarp yerlerde küçük akbaba ve kızıl şahin ve kaya güvercini yuvasını yapmış. Üremek için bu alanı seçen kuşlar arasında küçük boğmaklı toygar, çalı bülbülü, taş bülbülü, kuyrukkakan, karakulaklı kuyrukkakan, aksırtlı kuyrukkakan, kaya sıvacıkuşu, kaya serçesi, alamecek, kaya kirazkuşu ve kirazkuşu da sayılabilir.

Civarda Kızılırmak vadisinin kumlu yamaçlarında üreyen arıkuşu ve kum kırlangıcını da görmek mümkün. Irmak kenarındaki söğütlüklerde ve çalılarda, bülbül ve kamış bülbülü şakıyor. Çulha kuşu ise torba şeklindeki yuvasını özene bezene pamukçuklardan yapıp dallardan sallandırmış. Tarımsal arazilerde de kuşları görmek hala mümkün. Elektrik direkleri üzerine delice doğan, kerkenez ve saksağanlar yuvalanmış. Tarlakuşu, tepeli toygar, boğmaklı toygar, tarla kirazkuşu, ve kara başlı kirazkuşu tarlaların içine veya kenarlarındaki çalılara ve dikenli bitkilere yuvalarını yapmış. Kavaklık ve bahçelerde guguklar yumurtalarını bırakacakları başka kuşların yuvalarını arıyor. Bir çift üveyik çalıların arasından bir patlama ile kalkarken, uzakta bir alaca ağaçkakanın tak tak’ları yankılanıyor. Dalların arasında ak gerdanlı ötleğen, küçük ak gerdanlı ötleğen, büyük baştankara ve mavi baştankara oynaşıyor. Çalıların arasına, uzak dallara, karatavuk, ökse ardıcı, kara alınlı örümcekkuşu, kızıl sırtlı örümcekkuşu, alakarga, ağaç serçesi, ispinoz, saka ve florya yuvalarını yapıyor. Eski alaca ağaçkakan yuvalarına sığırcıklar el koymuş. Kavakların tepesine tek tek sarıasmalar, koloni halinde ekin kargaları yuvalanmış.

Köylerde ise çatılarda ve direklerde leylekler kocaman yuvalarını yapmış gagalarını takırdatıyorlar. Leylek yuvalarının içinden de serçeler kat mülkiyeti almış. Minarelere küçük kargalar, çatı aralarına ve altlarına kukumav, ebabil ve kırlangıçlar yuvalanmış. Bir haziran temmuz ayı da böyle geçti…

Bunca kuşun şöleniyle artık Palas Tuzla Gölü bir tutku halini almıştı. Sevgili Cüneyt Karul’la beraber sonbahar gelince kendimizi alamadık, Yertaşın Sazın çayırlıklarına yine çadır attık. Amaç sonbahar göçünü izlemekti. Bu sefer hesaplayamadığımız İç Anadolu’nun karasal iklimiydi. Gece yıldızlarla dolu sonsuzluğa bakarken, sıcağın yükselerek gökyüzüne kaçmasıyla beraber çöken soğuk hava bizi tir tir titretiyordu. Yazlık uyku tulumlarımızda ancak bolca kanyak içtikten sonra sızıp kalabiliyorduk. Sabah donarak uyandığımızda sıcaklık 8-10 derece oluyordu. Göl etrafında sayıma başladığımızda her saat başı bir katman giysi çıkarıyor, öğle vakti 26 derecede bir şort, bir atlet kalıyorduk. Her an her köşede göçmen yağmurcunlar, yırtıcı kuşlar, tüy değiştirmek için toplanmış 3000 civarında angıt ve hatta dünyaca nesli tehlike altında kuşlardan 3 toy bize kendilerini gösterdiler. Toylar hala bu civarlara tek tük uğruyorlar, ancak yöre halkı bir zamanlar bütün ovada yaygın olarak ürediklerini söylüyor. İç Anadolu’da toyların akıbetine bütün kuşlar eşlik ediyor. Mahşerin dört atlısı; suyu kesen barajlar, kurutan kanallar, yayılan yoğun tarım, çayırları ve bozkırı sömüren aşırı hayvancılık.

Sonra unutuldu Palas Tuzla Gölü. Aradan geçen 12 yıl içinde yeraltının suyunu çalıp, pancara hortumladılar. Kaynaklar kurudu. Sürüye bir sürü daha kattılar. Sonra da şu gölü kurutup, toprağı yıkayıp “bütün Kayseri’yi beslesek mi, cepleri doldursak mı” dediler. Kuş gözlemcileri alana 2000 yılında tam zamanında geldiler. Küresel Çevre Fonu Küçük Destek Programına (UNDP GEF/SGP) başvurarak yerel halkla beraber çalıştılar. Sonunda da Palas Tuzla Gölü’nü ve kuşlarını büyük ekrana taşıdılar. Artık halkla beraber göle sahip çıkıyorlar. Kayseri gündemine ve bilincine de yerleşti alan. Kuşlar çekmecelerden, halkalardan, yazmalardan havalanıp, sorumlu dimağların zihinlerine kondular.

2003 yılının bir Nisan sabahı hava aydınlanmadan çok önce ErKuş (Erciyes Üniversitesi Kuş Gözlem Kulübü) Palas Tuzla Gölü Atlası sorumlusu Nursen Aksan yatağından fırladı. Mutfağa koşup çayın suyunu koydu, börekleri paketledi, termosu doldurdu ve aşağı indi. Kapıda minibüs hazır bekliyordu. Şimdilerde şoför, emekli Muharrem Turan 3 yıldan beri ErKuş’u Atlas çalışmaları için araziye götürüyordu. Daha ilk yılında bir kuş kitabı ve bir dürbün almış, o da bir kuş gözlemcisi olmuştu. Bu yılın ilk arazisiydi ve 25 Atlas karesinden birkaçını da kendisinin dolduracağını ümit ediyordu. Yoldan Hülya, Serkan, Behiye ve Esra’yı da aldılar. Türkiye Üreyen Kuşlar Atlası projesini yürüten Doğa Derneği’nin onlara gönderdiği haritayı açtılar ve haritaya göre kuş gözlemcilerini karelere dağıttılar. Aradan birkaç saat geçince topladılar, gözlemlerini formlara işlediler. İki aylık çalışma sonunda Palas Tuzla Gölü’nü çevreleyen 250 km2’lik alanda 99 değişik türde kuşun dağılım haritasını tamamladılar. Bu kuşlardan 9’u Avrupa’da yoğunlaşmış olup tehdit altında, 23’ü yoğunlaşmamış olup tehdit altında olan türlerdi. Bu çalışmaları ile Palas Tuzla Gölü ve civarı hakkındaki bilgilerimiz arttı ve Türkiye Üreyen Kuşlar Atlası’nın tamamlanmasına doğru bir adım daha atılmış oldu. Ne şanslıyız ki Palas Tuzla Gölü’nde hala büyük cılıbıtlar kırmızı göğüslerini gere gere kur yapıyor, Ziya Özarslan dedenin dediği gibi angıtlar hala “ang ang diye dönüp durup horon tepiyor”.

Artık Anadolu sadece batılı seyyahlara kalmadı. Kuşlar da çekmeceleri boylamıyor, sadece ağlara takılıp kalmıyorlar. Doğa Derneği desteğinde ülke sathına yayılmış kuş gözlemcileri yerel halkla beraber etraflarındaki doğal alanlara sahip çıkmaya çalışıyor. Angıtlar, halılara, kilimlere, yazmalara, tabaklara, kupalara işlenmeye devam ediyor. Yerel sivil toplum kuruluşları ve üniversiye kuş gözlem toplulukları bilimsel raporlarla doğal alanlardaki kuşların durumunu ve tehditleri yetkililere bildiriyor ve onları göreve çağırıyor. Anadolu’da angıtların horonuna herkes davetli…

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Geç kalmayın!

Yazan: Oya Ayman

Çiftçinin refahını artırmayı hedefleyen ve sürdürülebilir, doğayla dost yöntemleri önerenler ve bunu desteklemek için organik ürün alanlar çılgın olabilir mi?

Siz hiç sendikalaşmanın işçiler arasında bir moda olduğunu düşündünüz mü? Ya da suyu, elektriği tasarruflu kullanmanın bir çılgınlık haline geldiğini söyleyebilir misiniz? Peki biri size aslında tatile hiç ihtiyacınız olmadığını, bunun turizmcilerin para kazanmak için uydurduğu bir aldatmaca olduğunu söylese gülüp geçmez misiniz? Gazete “Sabun kullanma çılgınlığı. Herkes bugünlerde ellerini yıkıyor. Sabunlar çok pahalı, sosyetenin sabunlara ilgisi büyük” diye başlık atsa ne düşünürdünüz?

Bugünlerde bir kesimin dilinde olan, ama benim için yukarıdaki örneklerden pek de farkı olmayan bir moda ya da çılgınlıktan söz edeceğim size. Bu durum “organik çılgınlık” ya da “organik modası” olarak adlandırılıyor. Organik ürünün pahalı ve az bulunur olduğu, sadece moda peşinde koşan “sosyete” tarafından rağbet gördüğü söyleniyor, yazılıyor. Hatta duyduğuma göre bazıları bu “organik çılgınlığı”nı bayağı abartmış!

Bunu söyleyenler, yazanlar ya cahiller, ya da popüler haber peşinde koşuyorlar. Sayfa doldurmak ve sadece gündem yaratmak amacıyla bunu yapıyor olmalılar. Oysa organik ne seçkin ne de çılgın. Üretiminin hiçbir aşamasında canlı ve çevre sağlığına zararlı kimyasalların ve katkı maddesinin kullanılmadığı bir ürünü almak nasıl çılgınlık olabilir ki? Bu ürünlere “organik ürün” denilmesinin nedeni; Tarım Bakanlığı denetimindeki kuruluşların o ürünün doğal yöntemlerle yetiştirildiğini kontrol etmesi ve bu ürünlere biz tüketiciler aldatılmayalım diye organik sertifikası vermesi. Ürünlerin üzerinde bu sertifika ve Tarım Bakanlığı’nın etiketi yer almasa, bazı fırsatçılar ürünlerini doğal, hormonsuz, ari, saf diye sunarak tüketiciyi kandırabilir. Bu nedenle organik ürünün sertifikası bir güvencedir.
“Organik ürün çılgınlığı” çığırtkanlığı yapanlar, asıl çılgınlığın toprağı, suyu kirleten ve sağlığımızı tehdit eden zehirli kimyasallarla yetiştirilen ürünleri yemek olduğunu bilmiyor olmalılar. Birilerinin onları, acil olarak Anadolu’daki tarım alanlarına götürmesi gerekiyor. 1970’li yıllarda kelaynakların birdenbire toplu halde yok olmaya başlamasının nedeninin tarım ilaçları olduğunu öğrenmeleri gerekiyor. Başmakçılı çiftçi Sultan Ersöz’den, geçmişte kullandığı bazı tarım ilaçları yüzünden nasıl zehirlendiğini ve bu yüzden organik tarım yapmaya başladığını dinlemeleri gerekiyor. Ve Dünya Sağlık Örgütü’nün, tarımda kullanılan pestisitlerin astımı nasıl artırdığına ilişkin araştırmalarını bilmeleri gerekiyor. İngiltere’deki New Hempshire Üniversitesi’nin araştımasında belirttiği gibi, organik ürünlerin diğer ürünlerden daha fazla antioksidan içerdiğini ve antioksidanların bağışıklık sistemimiz için nasıl gerekli olduğunu öğrenmeleri gerekiyor.

Sonra da bir kez daha düşünmek gerekiyor: Abartanlar, böceği, yabani otu gördükçe verimi artırmak uğruna ilacı basanlar mı, yoksa sağlığını düşünen bir avuç insan mı?
Organik ürünün pahalı olması ise görece bir yargı. Sertifikasyon işleminin ürün fiyatına yansıması nedeniyle bazı organik ürünlerin diğerlerine oranla biraz daha pahalı olduğu doğru ama bu ürünün satıldığı yere ve ürüne göre değişiyor. Bu artı fiyat birçok şeyin bedeli aynı zamanda. Birincisi sağlığımız her şeyden daha değerlidir. İkincisi toprak ve su kaynakları kirlenir, tükenirse bu ürünleri -bırakın daha pahalıya- hiç bulamayabiliriz. Üçüncüsü bazı organik ürünler diğerleriyle aynı fiyata hatta daha ucuza bulunabilir; dördüncüsü fiyat ile talep ters orantılıdır, talep arttıkça fiyatlar da düşecektir.
Yıllardır organik ürünlerle ilgileniyorum. Bunda benim ve ailemin sağlığı dışında herhangi bir çıkarım yok! Orta halliyim. Gıda alışverişimi cumartesi günleri Şişli’de, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin organizasyonu ve denetiminde kurulan yüzde 100 Ekolojik Pazar’dan yapabiliyorum. Çünkü para harcamadaki önceliğimi başka tüketim maddeleri ve hizmetler yerine sertifikalı organik ürünlerle beslenmeye veriyorum. Üç kişilik bir aileyiz ve aylık mutfak masrafımız 500 YTL’yi geçmiyor. Ve her hafta Ekolojik Pazar’da alışveriş yaparken sosyete diye tanımlandırılan (bu da tartışılır ama sırası değil) kesimden çok, fotoğrafçı, avukat, öğretmen, işçi, memur, öğrenci, gazeteci, ev hanımı, doktor, esnafa rastlıyoruz.

Normali organiktir
Normal olan, organik olandır. Ve ninelerimizin dedelerimizin kimyasal gübre, ilaç, hormon vermeden yetiştirdiği ürünlerle aynı tat ve lezzette olan bu ürünler, bir lüks tüketim maddesi değil, bizim ihtiyacımız veen doğal hakkımız. Organik ürün alışverişi yapanları “çılgın” ve “abartılı” bulanların, Hindistan’ın Pencap eyaletindeki tarım uygulamaları hakkında bugünlerde sorulan sorulardan haberi olsa, yazmazlardı elbet. Pencap’ta birkaç yıl öncesine kadar, yeni tohum çeşitleri, haşere öldürücüler ve kimyasal gübreler verimi artırdığı için, makineleşmiş, modern tarıma “Yeşil Devrim” demişlerdi. Ama bugün ineklerin yediği yiyeceklerle ürettikleri sütte yüksek düzeyde haşere öldürücü kalıntıları var. Çiftçilerde ise kanser vakaları artıyor. Kansere yakalanmış yaşlı bir çiftçi, BBC’den David Loyn’a, “Buğdayına haşere musallat olmasını önlemek için neredeyse gece gündüz tarlalarına haşere öldürücü sıktığını” anlatıyor. Oysa haşere öldürücü spreylerin kutuları üzerindeki talimatlarda, çiftçilerin ilacı uygularken üzerlerine koruyucu elbise giymeleri ve maske takmaları gerektiği yazıyor. Ama Loyn, buralı çiftçilerin koruyucu elbise giymedikleri gibi, önerilen miktardan çok fazla haşere öldürücü kullandığını yazıyor.

Peki ya Türkiye’de?
Pencap Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada ise kullanılan haşere öldürücü spreylerin kansere yol açtığı sonucuna varılmış. Loyn’un yazdığına gore, Pencaplı çiftçiler, “1970’li yıllarda mahsulün artmasına yol açan tohumları hazırlayan bilim insanlarının şimdi kendilerine yeniden yardım etmesini istiyor ve daha fazla sprey kullanmalarına rağmen mahsulün azalmasından” yakınıyorlarmış.

Tarlaları verimsizleştiren ve insanları hasta eden tarım ilaçlarını, fiyatı petrol fiyatlarıyla rekabet eden suni gübreleri kullanmak, kırsalı desteklemeyen ve kenti cazip kılan, böylece üretenden çok tüketen olmasına neden olan, çiftçiyi ithal tohumlara bağımlı kılan ve yüzyıllardır toprağının alışık olduğu dayanıklı yerel türlerini yetiştirmekten alıkoyan politikalar çılgınlık değil de, çiftçinin refahını artırmayı hedefleyen ve sürdürülebilir, doğayla dost yöntemleri önerenler ve bunu desteklemek için organik ürün alanlar mı çılgın? Karar sizin! Ama lütfen bir an önce karar verin! Yoksa yarın hepimiz için çok geç olabilir.

Radikal Iki'de 11/05/2008 tarihinde yayınlanmıştır.

23 Mart 2008 Pazar

The earth needs our help like never before, environmentalists need to become more active and effective defenders of the environment and peace. I am disturbed as never before to be part of current society. Today they are pushing nuclear energy as a panacea to climate change. One ill cannot substitute for another, and let the dead in peace. The arms race is continuing in the world and war if not active is dormant everywhere. Our economy is out of control consuming nature and the disadvantaged of society, creating environmental disasters and social
upheavals where millions suffer. As a result the planet is cooking to levels where life as we know will not exist, a biological genocide as never seen in history is taking place. Knowing all this one cannot "not do anything"! A relentless struggle awaits those who are disturbed in this total attack on nature and our existence. We have to work together as a community and push for solutions and refuse to be part of what causes all the dementia in society.

Today after 4 weeks working for GREENPEACE Mediterranean I feel like I have the opportunity to continue to work for the environment and for peace and am in the right place to do so. Everyone I have met so far is dedicated and is working hard to make this world a more peaceful place where people can live in harmony with the planet.

Dr. Uygar Özesmi

7 Şubat 2008 Perşembe

Yanan Gezegen Yanan Orman

Küresel iklim değişikliği bu yıl hepimize hissettirdi kendini, gerek azalan su kaynaklarımızla gerekse yanan ormanlarımızla. İTÜ Öğretim Üyelerinden Barış Önol’un yaptığı modelleme çalışmaları iklim değişikliği ile beraber Akdeniz’den Marmara’ya kadar uzanan bölgelerde kuraklığın git gide artacağını gösteriyor. Ege ve Akdeniz bölgeleri sahillerinden İstanbul’a kadar uzanan 12 milyon hektar alan, orman yangınları açısından en riskli bölgeler. İklim değişikliği ile toprak kuruduğunda, nem azaldığında Akdeniz ve Ege bölgesinde ormanlar çıra gibi tutuşmaya hazır. Akdeniz iklim kuşağında orman doğal sebeplerle ve doğal zaman aralıklarında yandığı zaman yangın orman ekosisteminin bir parçası, bir gerek. Küllerin arasından yeniden doğan Zümrüd-i Anka kuşu gibi orman daha da güçlenerek tekrar çıkıp, büyüyerek yeniden hayat buluyor. Ancak yangınlar arasındaki zaman aralığı insanların kastı veya dikkatsizliği ile yandığında zaman aralığı daralıyor. Daralınca orman kendini makiliklere bırakıyor. Şayet kısa zaman aralıkları ile bu makilerde yanarsa o zaman çölleşme başlıyor. Çölleşen alanları Toroslar’da yer yer görmek mümkün.

Ülkemizde orman yangınlarının %94’ü insan kaynaklı sadece % 6’sı doğal sebeplerle çıkıyor. İnsanların kastı ve dikkatsizliği şimdilerde küresel iklim değişikliği ile birleştiğinde kaçınılmaz bir şekilde ormanlar kendilerini makiliklere sonra da çölleşmiş alanlara bırakacak. Bu yıl Temmuz ayı bitmeden, geçmiş 10 yılın yıllık yangın ortalamasının 2 mislinden daha fazla orman yangını çıkmış. Durum bu kadar kötü mü? Tahayyül edebileceğimizden de daha kötü. Çünkü Prof.Dr.Mikdat Kadıoğlu’nun dediğine göre yıllar geçtikçe Ege ve Akdeniz bölgelerinde kış yağmurları da azalacak, dolayısıyla iklim bölgeye özgü yangın sonrası çıkacak filizlerin kendini yenilemesi için gereken yağışları da alamayacak. Çölleşme süreci hortuma kapılmış gibi git gide hızlanacak.

Durum bu kadar kötüyse yapacak bir şeyimiz kalmamış diye kollarımızı havaya atıp bunalıma mı girelim veya yağmur duasından medet mi umalım? Hayır, durum bu kadar kötü, ama umutsuz değil. Hemen yapacak çok işimiz var. Bu tespitlerin ışığında; bilinmelidir ki ülkemiz ormancıları tüm olumsuz koşullara rağmen Akdeniz Bölgesi’nde orman yangınlarına karşı en başarılı mücadeleyi veren teşkilattır. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yangını önleme bütçesi arttırılarak ivedi olarak küresel iklim değişikliği ile beraber artan yangın riskine karşı her yangın çıktığında kriz yönetimi yapmaya kalkmak yerine, risk yönetimi uygulayarak, ulusal, bölgesel ve yerel orman yangınları eylem planları hazırlaması gerekli. Bu planlar katılımcı bir şekilde bütün ilgi sahiplerini işin içine katarak yapılmalı. Bu eylem planları çerçevesinde sürekli olarak en az bir hafta öncesinden yangın çıkabilecek alanlar belirlenmeli ve hazırlık yapılmalı. En öncelikli konu risk yönetimi çerçevesinde orman yangınları eylem planlarının hazırlanması.

TEMA Vakfı’nın önerdiği yangın eylem planları çerçevesinde alınması gereken pek çok önlem var:

Vatandaşların riskli dönemlerde ormanda piknik yapmalarına, anız yakmalarına, ve sigara izmaritlerini atmalarına karşı sivil toplum kuruluşları ile beraber bilinçlendirme kampanyaları yapılmalı ve önlemler alınmalı.

Vatandaşların en küçük bir dumanda veya yangın tehdidi oluşturacak koşulları gördüklerinde “Alo 177” ücretsiz orman yangınları ihbar hattından yetkililere haber vermeleri ve orman yangınlarını söndürmede fiili olarak, sivil savunma teşkilatı altında, sivil toplum kuruluşları içinde görev almaları gerekli.

Orman yangınlarında erken müdahale büyük zararları önler. Bunun için görevli Bakanlık personelinin yanında orman köylülerinin, sivil toplum kuruluşlarının yangın gözetleme çalışmalarına daha aktif katılımda bulunmaları ve halkın gerekli ihbar birimlerine nasıl ulaşacağını öğrenmesi sağlanmalı (Alo 177 Orman Yangın İhbar Hattı, Alo Jandarma 156, Alo Polis 155).

Maalesef Orman Genel Müdürlüğü yangın söndürme işçileri geçici olarak alınmakta ve kısa bir eğitimden geçirilmektedir. Hali hazırda teknik personel ve orman muhafaza memurları azlığı nedeniyle orman yangınlarıyla teknik mücadelede zorlanılmakta. Benzer şekilde orman şefliklerinin koruduğu orman alanları çok büyük olup eylem planlarının uygulanabilmesi için şeflik sayılarının arttırılması gerekli.

Akdeniz bölgesindeki diğer ülkelere bakıldığında bizim kadar orman alanına sahip olmamalarına rağmen bizden 2 misli fazla hava söndürme araçlarına sahip oldukları görülmektedir. Türkiye, 12.000.000 ha civarı orman alanına bu yıl 54 araçla müdahale ederken komşumuz Yunanistan’da 6.500.000 ha ormanda 59 araç hizmet veriyor.

Ormanın belirli yerlerine yanmaya direnç gösteren servi, akasya gibi ağaç türleri dikilmeli. Örneğin; 1994 yılında 4.000 ha ormanın yandığı Gelibolu yangınının bir bölümü servi ağaçları sayesinde durdu.

Orman içindeki tesislerin çevresindeki ağaçlar ve yol kenarlarındaki ağaçların yerden üç metre yüksekliğe kadar budanmış olması da yangına karşı alınabilecek önlemler arasındadır.

En önemli konulardan birisi son yıllarda enerji nakil hatlarının fazlalaşması ve bu hatların orman içerisinden geçmesi nedeniyle de birçok yangın çıkması. Örneğin Bodrum’da yaşanan son yangının ve Konya Karapınar’da büyük emeklerle oluşturulan erozyon kontrol ormanının bir kısmı da enerji nakil hattından dolayı yanmıştır. Bu nedenle enerji nakil hatları planlanırken ormanlık alan dışından planlanmalı. Mümkün olmadığı durumlarda bu hatların, trafoların kontrolleri yangın mevsiminde önce yapılmalı, hattın altındaki alanlar temizlenmelidir.

Dr. Uygar Özesmi

Su için ne yapılmalı?

Tüketici yapıldık. Küreselleşme süreci içinde insanlar bağımsız ve etkin bireyler olarak, hatta sadece birer tüketici olarak görülmeye başlandı. Bireysel seçim ve davranışların ekonomiyi ve dolayısıyla insanın doğa ile etkileşimini belirlediği gibi bir inanış var. Bu çerçevede TEMA Vakfı dahil olmak üzere sivil toplum kuruluşları hatta politikacılar suyu tasarruflu kullanmaya, küresel iklim değişikliğini önlemek üzere bireysel çaba göstermemiz konusunda bize çağrılar yaptılar. Bunun en başarılı örneklerinden biri TEMA’nın “Suyunu boşa harcama” kampanyasıydı. Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de kampanyaya katılmasıyla ve etkin bir duyuru, afiş ve eğitim filmi desteği ile İstanbul’da evlerde yapılan tasarrufla aylık su kullanımı %10-15 düştü. Yani neredeyse yıllık su kullanımına 2 aylık katkı yapıldı. Bunu vatandaş başardı. Samsun Belediyesi, TAV-Atatürk Havalimanı ve Ankara Halk Otobüsleri gibi kurumlarla da işbirliği çalışmaları başladı. Bütün belediye ve kurumları bu kampanyaya katılmaya davet ediyoruz.

Bu kampanyalar sürerken Istanbul’da şebekeden doğan kayıplar %30 ve Ankara’da %58. “Gelişmiş” ülkelerde bu rakamlar %10’u aşmıyor. Vatandaş üstüne düşeni yaptı. Şimdi artık politikacılardan alışageldiğimiz kemerini sık politikası yerine şebeke kayıplarını düşürecek önlemlerin alınması gerekiyor. Kentler için başka havzalardan koca borularla su çalma yatırımları, daha doğrusu maliyetleri, yerine şebeke kayıplarını önleme projelerine gerçek anlamda yatırım yapmak gerekiyor. Bize su hizmeti sağlaması gereken vergilerimiz doğru yatırımlarla değerleniyor mu? Bu yatırım bilgileri vatandaşın hakkı.

Koca borularla su çalma dedik! Doğa’nın suyu çalınıyor! Doğa’dan çalınan bizim ve çocuklarımızın geleceğinden çalınan. Hiç düşündük mü acaba küresel iklim değişikliği neden var? Tabiat Ana’nın bağrına gömüp bize yaşanır bir iklim sağladığı fosil yakıtları, biz kazdık, deldik çıkardık, yaktık, saldık… şimdi kuraklık olunca dövünüyoruz, duadan medet umuyoruz. Başka havzaların suyunu da büyük kentlere ahtapot kolları gibi döşediğimiz borularla çekersek bunun sonucu ne olacak. Bitkiler, ağaçlar kuruduğunda, göller çekildiğinde, yer altı su rezervleri tükendiğinde çocuklarımız hatta biz ne yapacağız. Koca borularla suyu doğadan çalmak yerine yapılacak başka akılcı yatırımlar yok mu?

Olmaz olur mu! Öncelikle evlerimizde, işyerlerinde, kamu kurumlarında şebekemizi hijyen gerektiren su ve kullanma suyu olarak ayırmamız gerekli. Çatılar yağmur suyu toplayacak şekilde tasarlanmalı ve sarnıçlar veya depolar yapılmalı. Biriken sular kullanma suyu olarak doğru çeşme ve sifonlara akıtılmalı. Şebeke suyu sadece hijyen gerektiren içme ve yemek pişirme gibi kullanımlara harcanmalı. Gelen su bir yanda, giden su diğer yanda. Onun için kanalizasyon şebekesini değiştirerek kirli suyu kentsel arıtmaya gönderirken, banyolarımızdan lavabolarımzdan akan ve deterjanlarla gübrelenen suyu bahçelerde sulama için kullanmalıyız. Gri su sistemleri kurarsak bu suları da ileride kolayca arıtıp kullanma suyu olarak geri dönüştürmemiz mümkün olur. Bunun için gerekli bilgi mühendislerimizde var. Gerekli olan - koca su çalma projeleri yerine - devlet ve belediye teşvikleriyle şebekelerin yenilenmesi, yeni binalarda ise yağmur suyu sistemlerinin ve gri su sistemlerinin zorunlu kılınması.

Evet tasarrufa devam ama bizim esas beklediğimiz artık doğa dostu ve akılcı yatırımlar. Evet tasarrufa devam ama beklediğimiz tasarruf eden teknolojilere yatırım ve teşvik.
Evet tasarrufa devam ama bizim bu teknolojileri alıp kullanabilmemiz için bireye teşvik.
Kemer sıkma politikaları yerine, öngörülü ve akılcı politikalar bekliyoruz.

Dr. Uygar Özesmi

Suyun Geleceği Tarım Politikalarında!

Sene 1982, kayık uçsuz bucaksız sazlıkların arasında mandaların açtığı kanalda ilerlerken, her dönemeçte patırtıyla kuş sürüleri kalkıyor. Sonunda aradığımız balıkçıl üreme kolonisine varıyoruz. Sazlara kurulmuş kolonide yuvalar apartman gibi üst üste kurulmuş. Dört balıkçıl türü yanında, yay gagalı çeltikçi kuşları ve nesli dünyaca tehlike altında olan küçük karabataklar da ürüyor. Üreyen çift sayısını hızlıca belirledikten sonra daha fazla rahatsız etmemek için çekiliyoruz. Burası cennetin dünyadaki görüntüsü… adı Sultansazlığı Kuşcenneti. Ertesi gün kuşcennetinin tuzlu ekosistemi olan Yay Gölü’ne gidiyoruz. 80.000 flamingonun çıkardığı sesten birbirimizi zor duyuyoruz, sayımı tamamlarken bir kaya kartalı süzülüyor. Korkup kalkan flamingolar güneşi kesiyor ve kanatları gökyüzünü kızıla boyuyor.

Sene 2000, kurumuş sazların arasından bir zamanlar mandaların yüzdüğü, şimdi kupkuru kanalda ilerliyorum; tek tük bıyıklı baştankara sesleri duyuyorum. Ne manda, ne balıkçıl var, ne de “sazlığın” nesli tehlike altındaki türlere artık hayrı var. Bu ölü sazlar çölünde göçmüş balıkçıllara diz çöküp ağıt yakıyorum. Bir umutla Yay Gölü’ne gidiyorum. Su serabı beni bir zamanlar göl olan bu tuzlu düzlüklerde git gide içeri çekiyor. Su ne kadar koşsam serapta kalıyor. Tuza bulanmış pembe flamingo tüyleri önünde kuru göl tabanına çöküyorum, yanaklarımdan süzülüp düşen bir damla gözyaşı çatlakların arasında kaybolurken ben de umutsuzluk içinde kayboluyorum.

Sene 2007, kuruyan tek sulak alan Sultansazlığı ve bu sistemin parçası olan Yay Gölü değil, Seyfe Gölü, Akşehir Gölü, Hotamış Sazlığı tamamen kurudu. Tuz Gölü’nde, Ereğli Sazlıkları’nda, hatta Beyşehir ve Meke Gölü’nde sular çekildi. Bilim insanlarının doğanın kendini yenileme kapasitesini aştığımızı söylediği 1980’li yıllarda, İç Anadolu’daki sulama ve drenaj projeleri de hız kazandı. Bu projelerle kapalı havzalara akan suları “boşa akmasın” diye barajlarda tuttuk. Aradan geçen zamanda sudan “ucuz” şekeri üretmek için suyu açık kanallarla taşıdık, şeker pancarlarına saldık. Açık kanallar ve salma sulama ile doğanın hakkını çaldık. Ruhsatsız kuyular açtık. Ruhsatlı olanlarda bile yeraltı sularını yenileme kapasitesinin üstünde kullandık ve yeraltı sularımız çekildi. Göller kurudu, balıkçıllar ve flamingolar terk etti bizi. Biz şehirlerde susuzluk korkusuyla yaşarken fakına bile varmadan doğa susuzluktan kırıldı gitti. Bir kilo buğday için 1000 litre su, bir kilo şeker için 3000 litre su, bir tişört için 7000 litre su harcarken, tarımda ülkemizin temiz su varlığının %75’ini kullandığımızın farkına varmadık. Tüketim toplumuna uygun tüketiciler olarak doğayı tükettik.

Sene 2030, Türkiye’de yaşayan halk ve halkın seçtiği politikacılar 2007 su krizinden önemli dersler aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi hemen oybirliği ile “Su Çerçeve Yasası”nı kabul etti. Su Çerçeve Yasası’nın verdiği öncellikle, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Yasası kapsamında bütün ülkenin arazi kullanım planlaması yapıldı. Kuru tarıma ve sulu tarıma ayrılacak araziler iklim koşulları da dikkate alınarak belirlendi. Sulu tarım arazilerinde bütün sulama şebekesi kapalı kanallara alındı. Bütün tarlalarda basınçlı sulama sistemleri ile artık damla sulama yapılıyor. Ulusal araştırma kurumları tarafından ülkemizde kuraklığa dayanıklı yerel türler tespit edildi ve az su gerektiren türlere ait tohumlar seçildi ve yaygın olarak yetiştiriliyor. Bütün eğimli arazilerimiz teraslandı toprak erozyonu durdu ve kışın düşen kar yavaş yavaş eriyip bir zamanlar tükettiğimiz yeraltı su akiferlerimizi doldurdu. Küresel iklim değişikliğine rağmen artık su sadece bize değil doğaya da yeter hale geldi. Göllerimiz tekrar doldu, sazlıklarımız yeşerdi. Balıkçıllar kolonilerini kurdu, yavruları yumurtalardan çıktı. Flamingolar tuzlu göllerin üstünde kızıl kanatlarını dalgalandırdı. Yay Gölü’nün sularına mutluluk gözyaşları karıştı.

Dr. Uygar Özesmi

Çölleşme

Çöl-leş-me!

Büyüleyicidir çöl. Uçsuz bucaksız kum tepelerinde insan bir kum tanesi gibi ne kadar küçük olduğunu hisseder. Aynı anda o küçücük kum tanesinde evrenin sırrı gizlidir. O küçük kum taneleri topluca koca Sahra çölünü yaratır. Çöl bir doğal ekosistemdir. Barındırdığı sıcağa ve kuraklığa dayanıklı kendine has bitki ve hayvan türleri ile gezegenimize zenginlik katar. Çölleri ve kumulları korumak gerek.

O zaman niye TEMA Vakfı “Türkiye Çöl Olmasın” diyor? Çünkü Türkiye doğal olarak çöl değil ve biz de Sahra’da yaşamıyoruz. Türkiye’yi akılsızca çöl yapan insanımız ve yanlış hükümet politikaları. Çölleşme dediğimiz olay insan eliyle verimli toprağın kaybedilmesi veya toprağın verimsizleştirilmesi. Ülkemizde çölleşme hızla ilerlerken, TEMA bunun için toprağına sahip çık, Türkiye çöl olmasın diyor.

Çölleşme ile mücadele konusunda uluslararası alanda çalışan en saygın kuruluşlardan biri TEMA Vakfı. Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesine akredite sivil toplum kuruluşu. Sözleşmeyi imzaya açıldığı Kasım 1994’ten bu yana çok yakından izliyor. Bütün toplantılarına katılıyor, dünyada olanları, bitmeden öğrenip vatana zamanında aktarıyor. Bu yazıyı size BM Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın gerçekleştiği Palacio de Congresos de Madrid’de hazırlıyorum. Bu sene Türkiye devleti de ilk kez geniş ve yetkin bir kadro ile temsil ediliyor. Küresel iklim değişikliğinin gündeme düşmesi mi, yoksa toprağa verilen önemin artması mi nedeni? Biz ikincisine bağlayalım. Taraflar toplantısında TEMA ile devlet el ele çalışıyor. Beraber geniş katılımlı ve Türkiye’de işbirliklerini ve yaptığımız projelerin başarılarının anlatıldığı bir yan toplantı gerçekleştiriyoruz.

Ancak sözleşme iyi gitmiyor... fakir ülkelerin sözleşmesi olarak da anılan çölleşme sözleşmesi iklim değişikliği sözleşmesinin gölgesinde kaldı. İklim değişikliği sözleşmesi daha çok enerji politikaları ve salımlar üzerinde duruyor. Halbuki iklim değişikliği sonunda bundan en fazla etkilenecek olan fakir ülkeler için kısa vadede uyumdan başka çözüm kalmamış durumda. Tayfunlar kıyıları vurduğunda ve ovalar kuraklıktan kavrulduğunda milyonlarca insan göçe başlayacak... devletler bu problemlerle nasıl başa çıkacak? Sosyal kargaşa ve vahşet dünyayı sarmadan acilen bu koşullarla baş edecek uyum çalışmalarının başlaması ve toprakların korunması gerek. Bu ise yatırım, teknoloji ve bilgi gerektiriyor. Bilgi yerelde var. Ancak teknoloji ve yatırım için “gelişmiş” ülkeler kesenin ağzını açmıyor. Sözleşmenin on yıllık stratejik planı yapılıyor ama etkinliklerin bütçesi muallak. Kapıda sivil toplum kuruluşları pankart açmış: “Etkisiz sözleşme / Sonucu çölleşme.”

Biz şanslıyız. Türkiye artık TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) ile 22 ayrı ülkeye yardım edecek konuma geldi. Kendi vatanımızı da çölleşme kıskacından kurtaracak bilgiye, teknolojiye ve yatırım gücüne de sahibiz. Şimdi geç kalmadan bunları harekete geçirme zamanı. Hızlı ve doğru yatırımla dağlarımızı taşlarımızı teraslayalım, rüzgar perdeleri kuralım, yamaçları ağaçlandıralım, meralarımızı doğru yönetelim, tarım alanlarımızı ve topraklarımızı koruyalım, iklim değişirse değişsin, Türkiye çöl olmasın!

Dr. Uygar Özesmi