6 Ocak 2010 Çarşamba
Adalet mi, Atalet mi?
KOPENHAG İKLİM ZİRVESİ
Adalet mi, Atalet mi?
Dr. Uygar Ozesmi
Kopenhag ayazında dondum kaldım, soğuktan değil, soğukkanlılıkla işlenen suçtan. Suç mahalli Bella Center, suçu işleyen 193 ülkeden 130 devlet başkanı ve 63 temsilci. İki hafta süren toplantıyı küçük pazarlıklarla geçiren küçük adamlar sonunda dünyada her yıl hayatını iklim değişikliği nedeniyle kaybeden 350 bin insanın çığlığını duymadı, bu sayının giderek artmasını umursamadı...
http://www.kesfetmekicinbak.com/doga/09282/
8 Aralık 2009 Salı
İklim için Yaşam Orucu
28 Eylül 2009 Pazartesi
Gezegenin Geleceği - hazırlayan ve sunan: Uygar Özesmi
Açık Radyo Sitesinde de yazılar yayınlanıyor.
Gezegenin kaderinin belirleneceği Birleşmiş Milletler Kopenhag İklim Zirvesi’ne doğru geri sayım devam ederken ülkelerde iklim değişikliği ile mücadelede alınan yol konusunda bilgiler veriliyor, siyasi ve sosyal gelişmeler ele alınıyor.
Çevreyle ilgili olup bitenler, sorunlar ve yapılması gerekenler konuşulacak, gelişmelere dair son haberler veriliyor.
Gezegenin Geleceği'nde yorumlarla sunduğum haberler, bilgi vermenin yanı sıra toplumun çevre konusunda duyarlılığını artırmayı ve toplumu harekete geçirmeyi hedefliyor.
“Gezegenin Geleceği” hepimizi ilgilendiriyor!
11 Mayıs 2009 Pazartesi
GREEN VISIONS
Dr. Uygar Özesmi in Green Visions
May 07, 2009
While looking at a future horizon it is not possible to see what lies behind. The future is somewhere ahead… what is waiting for us there? We don’t know… on our journey towards the horizon we create that future. But for a future in which all of us wish to live we need imagination, determination and action. In this monthly column – Green Visions, we will try to provide you with dreams of that future, the decisions that need to be made and what we all need to do.
On this journey we need to come together and embrace everyone. Like it or not we are sharing this little blue planet with many different people. The future we create will need to be based on respect for difference and diversity. Our peace with the planet is dependent on this. In this column we want to bring people of all interests, beliefs, knowledge, occupations, and obsessions together. We want to imagine, decide and take steps together.
With the dreams, opinions, and visions that we share here we can extend our network and join forces. On this page we will bring together opinion leaders, artists, scientists, philosophers, spiritual leaders and even politicians. The opinions of readers are just as important as those of the writers and we hope these opinions will come together to lead a path to green horizons which are also respectful to universal human values.
Humans started imagining a future from the moment that they discovered the power of thought. But at that first instant of development what they could not conceive fully was that their world is finite. And maybe it’s still a reality that they deny. Once upon a time, across all cultures, people were part of nature’s cycle of life and death. Nature was grandiose enough to put back what people took from it, and recycle what they disposed. Then fossil fuels were discovered, becoming an addiction during the industrial and agricultural “revolution”, destroying cultures in the process. The new world order was not organized based on cycles and diversity, but on production lines and standards. The means of production today was not formed based on reuse and the transformation of one product to another. People invented two new concepts “consumption” and “waste” which were not part of the natural system and meant depletion and destruction. As a result our planet started warming, and the cycles of the world together with biodiversity started to disintegrate causing the extinction of thousands of species which continues today. The cogwheels and springs of the clockwork of life started to come apart.
So what are the steps we need to take then? How should life be beyond the horizon? We need to take lessons from life’s 3.45 billion years of experience. There are three ecological principals we need to implement. First (1) for our energy needs we must rely only on sun and geothermal energy, which are practically infinite and all other energy sources are derived from. Second (2) we need to create cyclical production processes. All products that come from a production process must be used in the production of another. “Waste” that harms other beings and is not used again in production must become history. The term waste needs to disappear from our vocabulary – all products must be inputs into other industries, and be transformed. Third (3) we need to limit our ecological footprint – what we take from nature – within nature’s resilience. We cannot cover the whole planet with agricultural fields and plantations, factories and human habitation.
Even if we built this system certain social values cannot be ignored, otherwise we will have a hegemonic nightmare in a supposedly green economy. We can never let go of four social principles (1) respect for diversity, (2) social justice, (3) individual rights and choices, (4) cooperation and mutual benefit. These four principals are valid within the cultural or geographic scales of local, regional, national, and global, as well as across time from minutes to centuries. So that ecology does not turn into a nightmare, respect for universal human rights is as important as respecting the planet. If today’s nation states and their organizations remain behind the horizon, then their job should be to ensure the conditions for the ecological and social principals mentioned and protect their rights.
We still have a long way to go for that green horizon, however what is behind will be shaped by our dreams, will get stronger by our decisions, and will be born by our actions. One day we will look up and see the rainbow…
http://www.greenpeace.org/mediterranean/news/uygar-ozesmi

Gökkuşağına Doğru
Dr. Uygar Özesmi Yeşil Görünüm'de
May 07, 2009
Ufuk çizgisine, geleceğe doğru bakarken çizginin altında yatanı görmek mümkün değil. Gelecek orada bir yerde… ancak bizi neler bekliyor? Bilmiyoruz. Ufka doğru yol alırken o geleceği biz yaratıyoruz. Hepimizin yaşamak isteyeceği bir geleceği yaratmak ise hayal gücü, kararlılık ve eylem gerektiriyor. Bu köşeden sizlere o geleceğin hayallerini, gerektirdiği kararları ve hepimizin yapması gerekenleri sunmaya çalışacağız.
Bunu yaparken herkesle buluşmamız ve herkesi kucaklamamız gerekiyor. İstesek de, istemesek de bu küçük mavi küreyi binbir farklı insanla paylaşıyoruz. Yaratacağımız gelecek çeşitliliğe ve farklılıklara saygı duyan bir gelecek olmak zorunda. Gezegenle barışmanın yolu da buradan geçiyor. Onun için bu köşede binbir farklı insanı her dalda, ilgi alanında, inançta, bilgide, meslekte, uğraşıda vs buluşturmak; birlikte hayal etmek, birlikte karar vermek ve adımlar atmak istiyoruz.
Burada paylaşılan hayal, görüş ve ufukla hep beraber ağımızı geliştirip güç birliği yapabiliriz. Bu sayfalarda kanaat önderlerini, sanatçıları, bilim insanlarını, felsefecileri, ruhani liderleri, hatta politikacıları buluşturmak istiyoruz. Okuyucuların yorumları ise en az yazılar kadar önemli... Evrensel değerlere saygılı ve yeşil ufuk açan her türlü yazıyı bekliyoruz.
İnsan düşünmeye başladığı andan beri gelecek hayalleri kurdu. Ancak o ilk gelişim evresinde farkında olmadığı şey, gerçek dünyanın sonlu oluşuydu. Belki hâlâ da reddettigi gerçek bu… İnsanlar bir zamanlar kültürel çeşitlilik ile doğanın üretim döngülerinin bir parçasıydı. Doğa, insanın doğadan aldığını doğa yerine koyabilecek, atığını geri dönüştürecek enginlikteydi, yararlanılırdı. Sonra insanların bir kısmı fosil yakıtları keşfetti, buna bağlı endüstriyel ve tarımsal “devrimi” gerçekleştirdi ve geri kalan insanları, kültürlerini de yok ederek buna mahkum kıldı. Yeni dünya düzeninde üretim, döngülere ve çeşitliliğe göre değil, standartlara ve üretim hatlarına göre düzenlendi. Günümüzde üretim süreci her aşamasında yeniden kullanıma ve ürünün ürüne dönüşmesine göre ayarlanmadı. İnsanlık doğada varolmayan, zarar verme, yok etme ve kullanılamaz hale getirmeyi ifade eden iki yeni kavram üretti “atık” ve “tüketim”. Bunun sonucunda küre ısınmaya, doğanın döngüleri ve biyoçeşitlilik hızla yok olmaya başladı. Yaşam saatinin yayı, zembereği dağıldı.
Peki o zaman atmamız gereken adımlar ne? Ufuk çizgisinin altında yaşam nasıl olmalı? Yaşamın 3,45 milyarlık tecrübesinden ders almalı. Üç ekolojik ilke var uygulayacağımız. Birincisi (1) Enerji kaynaklarımızı pratik anlamda tükenmeyen güneş ve jeotermal enerjiye dayandırmamız gerek. İkincisi (2) üretim sürecimizi döngülere dayandırmalıyız. Üretim sürecinde çıkan her ürün yeni bir üretimde kullanılabilmeli. Üretim sürecinde kullanılamayan ve özellikle başka canlılara zarar veren “atıklar” tarihe karışmalı. Artık atık sözlükten çıkmalı – her üretim başka sanayilere girdi olmalı, yani dönüştürülmeli. Üçüncüsü (3) doğadaki ayak izimizi – doğadan aldığımızı - dünyanın kaldırabileceği ölçekte sınırlamalıyız. Bütün gezegeni tarla, fabrika ve yerleşimle kaplayamayız.
Ancak bu sistemi kursak da, göz ardı etmememiz gereken sosyal değerlerimiz var, yoksa baskıcı bir kabus içinde sözümona bir yeşil ekonomi oluşabilir. Asla dört sosyal ilkeden (1) çeşitliliğe saygıdan, (2) sosyal adaletten, (3) bireysel hak ve seçimlerden, (4) işbirliği ve karşılıklı yarardan vaz geçmememiz gerek. Bu dört ilke yerel, bölgesel, ulusal ve küresel diye adlandırdığımız, bütün mekânsal ölçeklerde olduğu gibi, bütün zamansal ölçeklerde de geçerlidir. Ekolojinin kabusa dönüşmemesi için evrensel insan haklarına saygı, en az gezegene saygı kadar önemli. Günümüz ulus devlet örgütleniş biçimi o baktığımız ufukta sürecek ise şayet, devletin başlıca görevi yukarıda açıklanan ekolojik, sosyal ve ekonomik ilkelerin işlemesi için gerekli koşulları sağlamak ve hakları korumak olmalıdır.
Yeşil ufka doğru yolumuz uzun şüphesiz. Ancak ufkun altındaki hayallerimizle şekillenecek, kararlarımızla güçlenecek, eylemlerimizle gerçekleşecek. Bir bakmışsınız ufukta bir gökkuşağı belirivermiş…
http://www.greenpeace.org/turkey/news/uygar-ozesmi
23 Mart 2009 Pazartesi
Su Forumu, Eurovision ve İslam kitabı...
Yazan: Oya Ayman
Su forumunda, suyun geleceği ile ilgili tartışmalara, Eurovision Şarkı Yarışması’nı, İslam kitabını ve kaşarlı/salamlı sandviç, top kek ve meyve suyunu da eklemek gerek... “Bütün bunlar da ne demek oluyor, suyun geleceği ile bunların ne ilgisi var” diyebilirsiniz. Haklısınız. Ancak forumda karşılaştıklarım, Koordinasyon Kurulu’nda yer alan Devlet Su İşleri (DSİ), Çevre ve Orman Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ’nin bu saydıklarım arasındaki ilişkiyi kurabildiğini gösteriyordu...
O Cuma günü, birkaç toplantıyı izlemek üzere Sütlüce Kongre Merkezi’ne yollandım. Ancak binaya girebilmek için, küçük bir mücadele vermem gerekti. Kapısında herhangi bir yazı olmayan ve güvenlik görevlilerinin yönlendirmesiyle bulabildiğim girişte yer alan kibar görevlinin tarifi, uzun koridorlar, tabela olmadığı için yaptığım tahminler ve sonrasında dört ayrı danışmaya sorarak ulaşabildiğim basın merkezindeki toplantıya girdiğimde 25 dakika gecikmiştim.
Toplantı sonrasında, forumu sürekli izleyen birkaç arkadaşım, Su Forumu’nun Barajlar Forumu’na dönüştüğünü anlattı. Meksika Ulusal Su Komisyonu Başkanı Jose Luis Luege’nin, bir gazeteci arkadaşıma söyledikleri de bunu destekliyordu: “...Ülkelerimiz arasındaki benzerliklerden biri de toprakların genişliği ve nehirlerin çokluğu ama bu nehirler üzerinde acil ihtiyaç, barajların yapılması. Meksika’da çok baraj var. Türkiye’de de bu konuda çok hırs görüyorum. Bu konu önemli, hem tarım hem de kurak dönemlerde tekrar kullanılabilmesi için”.
Kongre Merkezi’nden birkaç kilometre ötede Santralistanbul’da yapılan Alternatif Su Forumu ise “Dünya Su Konseyi’nde baraj inşaatı yapan şirketlerin bulunması ve ciddi ekolojik, kültürel ve sosyal yıkımlara yol açan barajları desteklemesi nedeniyle” foruma karşı çıkıyordu.
Feshane binasındaki Serbest Kürsü’de konuşan ECA-Watch’tan Ullrich Eichelmann da benzer bir görüşteydi: “Su Forumu’nda değil, Barajlar Forumu’nda gibiyim”...
Doğa Derneği’nden Güven Eken, “Ilısu Barajı’nın, Dicle’nin ölüm fermanı olduğunu” anlatıyor ve “Ilısu inşaatı için şart koşulan çevre, kültürel miras ve insan hakları konularını içeren 153 şartın yerine getirilmediğine” dikkat çekiyordu. Eken’in talepleri arasında Dicle Vadisi ve Hasankeyf’in UNESCO’nun Dünya Doğa ve Kültür Mirası Listesi’ne eklenmesi de vardı. Serbest kürsü konuşmalarını dinleyen DSİ çalışanları ise, ülke ekonomisine gelecek katkılardan söz ediyor ve Ilısu Barajı’nı savunuyorlardı.
Su forumunu bir araştırma kuruluşu adına izleyen Buğday Derneği’nden arkadaşım Melike Hemmami, bunun izlediği en hararetli tartışmalardan biri olduğunu söylüyordu. Ben tartışmayı dikkatle izlerken Melike, öğle yemeği için kumanyalarımızı getirdi. Katılımcılara da dağıtılan kumanya, alüminyum folyoya sarılı kaşarlı/marullu sandviç, top kek ve teneke kutuda meyve suyundan oluşuyordu. Ben paketi açarken Melike uyardı: “Dün buradaki kumanyadan 10 kişi zehirlendi”. “Nasıl olur?” Sorum, sadece zehirlenme olayı için değildi; Türkiye’ye gelen yabancı konuklara bu toprakların kültürünü tanıtma derdindeki organizatörler nasıl olur da, yüzlerce avro katılım payı ödeyenlerin kumanyalarını sıradan bir sokak büfesi mönüsü gibi düşünmüşlerdi?.. Kendi adıma, top kek yerine baklavayı, konsantre meyve suyu yerine ayran ya da tarhana çorbasını tercih ederdim.
Babana bakar mısın?
Ben bunları düşünürken salon birden sessizleşti. Güven Eken, kürsüde bir anısını anlatıyordu: “Birecik Barajı’nın kapaklarının kapatılmasının ardından Fırat kıyısından Halfeti’ye doğru yol alıyorduk. Yaşlı bir dedenin sular altında kalacak tarlasını hâlâ azimle sürdüğünü gördük. Birkaç hafta içinde sular altında kalacağını bile bile neden tarlasını ekmeye hazırlanıyordu? Dedenin verdiği cevap hepimize ders oldu: ‘Oğlum sen öleceğini bildiğin babana da bakarsın, sen olsan bakmaz mısın..?’ Diyeceğim o ki, baraj planlarının çizildiği kağıtlar üzerinde bu hayatlar, bu dede, burada yaşayan kaplumbağalar, akbabalar gözükmüyor. Gözükmediği için de kolay oluyor bunları yitirmek. Biz istiyoruz ki, Fırat’ta yaşanan kayıplar Türkiye’nin diğer nehirlerinde yaşanmasın.” Eken’i dinleyen DSİ çalışanları ne düşündü bilmiyorum ama bu, bütün forum katılımcılarının duyması gereken bir paylaşımdı.
Toplantının ardından, Feshane ile Kongre Merkezi’ni birbirine bağlayan eski Galata Köprüsü’nde keyifli bir yürüyüş yapıp, EXPO çadırına yöneldim. Burada 19 farklı ülkeden 312 stand bulunuyor ve su yönetimi, arıtma vs ile ilgili bilgiler veriliyordu. Dolaşırken bir yerlerden şarkı sesleri duydum. Sese doğru yaklaştığımda sanki Su Forumu’ndan, Boğaz’daki Laila’nın kapısına ışınlanmıştım. Hayır, DSİ standının önündeydim. Standda kitap dağıtımı yapan görevlilerin arkasındaki dev ekranlarda ve Eurovision Şarkı Yarışması yazısının önünde dans edip şarkı söyleyen üç kadın vardı. Ortadaki şarkıcı Hadise olmalıydı ama asil hadise Su Forumu’nda herkes standlarında sakin sakin su ile ilgili projeleri hakkında bilgi verirken, DSİ’nin su ile ilgili kitapları bangır bangır popüler müzik eşliğinde dağıtmasıydı.
Bu gürültülü ortamdan kurtulup, kendimi dışarıya atacakken, giriş-çıkışın yapıldığı bölümdeki danışma standı üzerinde bir kitap gözüme çarptı: İslam. Danışma standının üzerine dağıtılmak üzere konmuştu. Görevli gençler forum organizasyonundan getirildiğini söyledi. Dr. Murat Kaya’nın İngilizce kitabı, İslam dininin temel özelliklerini anlatıyordu. Sadece bir bölüm çevre, su ve temizlikle ilgiliydi ve İslami yasaklar, hadisler gibi konuları da içeriyordu. Peki, neden forum organizasyonu bu kitabın dağıtımını yapıyordu? Bana yanıt verecek yetkililerin Business Center’da olduğunu söylediler. Sorumu yetkililere yönelttiğimde aldığım yanıt, “Özel bir amacı yok” oldu. O zaman tüzel bir amacı mı vardı? Yetkili bayandan, “Burada herkes istediği kitabı dağıtabilir. ‘İslam’ kitabının dağıtımına DSİ stantından gelen rica üzerine izin verdik. Budizm ya da Hıristiyanlık üzerine de kitap dağıtabilirsiniz. Herkes bu konuda özgür” yanıtını aldım.
Peki, herkes fikrini söylemede, yaymada özgürdü de, neden forumda “Riskli Barajlara Hayır” yazılı pankart açan iki kişi gözaltına alınıp sınırdışı edildi? O zaman neden binanın dışında forumu protesto edenler, gaz bombalarıyla engellenip gözaltına alındı?
Bu soruların yanıtı karşımdaki hanımda değildi elbette. Çıkış yoluna ilerledim. UNESCO’nun Uluslararası Hidrolojik Programı’nın, kültürel çeşitlilik konusunu gündeme almak istemeyen Forum’un tematik oturumları organizasyonundan ismini çekme nedeni de, bu soruların yanıtında gizli olmalıydı.
Forumdan çıkarken gözüm afişlerdeki “farkılıkların buluşması” sloganına takıldı. Acaba hangi farklılıklardan söz ediyorlardı?
9 Kasım 2008 Pazar
21 Ekim 2008 Salı
Birinci Öncelikli Çevre Problemi: Çevre Bakanlığı
81 ilde 81 Çevre Sivil Toplum Kuruluşu ile yapılan bir anketle Türkiye’nin en öncelikli çevre problemlerini sıralamaları istendi. Şırnak ilinden yanıt gelemediği için 80 il arasında yapılan anket sonuçlarına göre birinci öncelikli sorun olarak Çerve Bakanlığı gösterildi. Ankette yer alan diğer problemler arasında ikinci sıraya Enerji Bakanlığı otururken, Bayındırlık ve Iskan Bakanlığı üçüncü oldu. Turizm Bakanlığı ise şaşırtıcı bir biçimde 4.lüğe otururken, Başbakanlık ise sıralamaya dahi giremedi…
Bu anket sonuçlarının nasıl yorumlanması gerektiği ise anlaşılamadı. Sorunu gidermek için sırasıyla Başbakanlık dışında bütün bakanlıklar ortadan mı kaldırılmalıydı?
Bu yazının absürd ve bu günlerde moda olan gerçek üstü girişini bir yana koyarsak… elime geçen Çevre Bakanlığı yayını ile beynimden vurulmuşa döndüm. En yüksekten gramajlı parlak kağıda basılmış kitapta neden kullanıldığı belli olmayan renklerde ilkokul harita ve grafikleriyle bezenmiş ve büyük ihtimalle toksik boyalarla basılmış bir kitapla karşı karşıyaydım… Bu arada neden ülkemizde halen geri dönüşümlü kağıt üretilmediği de açıklık kazanmış oldu!
Raporda, kimi zaman Şırnak hariç olmak üzere, illerden alınan bilgilere göre ülkemizin en önemli çevre sorunları arasında hava kirliliği ve su kirliliği başı çekmekte ve hemen atıklar bunları takip etmekteydi. İlginç olanlardan biri ise koku probleminin, mera tahribi, biyolojik çeşitlilik ve habitat kaybı ile sulak alan kaybından (sanki sulakalan habitat değilmiş gibi) daha öncelikli görülmesiydi.
Çevresel Etki Değerlendirmesi ve Planlama Genel Müdürlüğünün eseri olan bu raporda “sorun” olarak sıralananların ise esasında sonuç olduğundan bi haber olmalıydı zira bu “sorun”ların giderilmesine veya beylik ve bildik “sorun”ların yorumlanmasına ve planlamaya dair tek bir kelime dahi yoktu… Bakan’a ayrılan ve bakanın bize baktığı koca bir sayfanın karşısında kendisine ayrılan diğer sayfada ise küresel iklim değişikliğine güzel bir atıf vardı. İlginçtir “yayın”da ise küresel iklim değişikliği tek bir kelime ile dahi geçmiyordu… Anlaşılan bakan yayına bakmamış, bakanın yazanları ise bakanlığın yazanlarından daha güncel yazıyormuş.
Bu yayın çevreyi tüketmeyip, bizim vergilerimizle atık üretmiyor olmasaydı inanın bu yazıyı da yazmak zahmetine katlanmazdım… Ankete mankete gerek yok “sonuç” bize bön bön bakıyor… Bu ülkenin en büyük çevre “sorunu” Çevre Bakanlığı.
bkz. Anonim (2008). "Türkiye Çevre Sorunları ve Öncelikleri Envanteri Değerlendirme Raporu (2005-2006)" Çevre ve Orman Bakanlığı, Çevresel Etki Değerlendirmesi ve Planlama Genel Müdürlüğü, Çevre Envanteri Dairesi Başkanlığı, Ankara, 148s
18 Ekim 2008 Cumartesi
Sessizliğin sesi!
Doğa kanunlarının en önde gelenlerinden birisi şüphesiz “Azı karar, çoğu zarar.” Örnek verecek olursak; atmosferdeki karbondioksit sayesinde bitkiler büyürken, fazlası yüzünden ortaya çıkan küresel iklim değişikliği ile nesilleri tehlike altına giriyor. Demir, bünyemiz için gerekli bir elementken fazlası bizi zehirliyor. Doğanın ve içindeki canlıların çıkardığı sesler bize yol gösterip, bizi uyarırken fazlası duyma kaybına, yüksek tansiyon, kalp rahatsızlıklarına, strese, uyku ve davranış bozukluklarına neden oluyor. Kirlilik dediğimiz şey, ister naylon torba, ister karpuz kabuğu, ister baca gazı, ister karbondioksit olsun, unutmadan içinde ses de olsun; birşeyin fazlasıdır sonuçta.
Ses dediğimiz şey, bir varlığın titreşmesi ve bizim bunu algılayarak farketmemiz. Dolayısıyla anladığımız anlamda sesin varolabilmesi için bir ses kaynağının yanında kulak ve beyin gerekiyor. Suya atılan bir taşın yarattığı dalgalar gibi bir varlığın titreşimi havaya geçiyor ve normal koşullarda 340 metre/sn civarında bir hızla ilerleyerek kulak zarımızı titreştiriyor ve titreşim beyne iletiliyor. Beyne iletilen sesin özellikleri; şiddeti, yüksekliği ve tonu. Sesin şiddeti titreşimlerin büyüklüğüne, ses kaynağından olan uzaklığa, yüksekliği ise saniyedeki titreşim sayısına bağlı; titreşim ne kadar çok olursa, ses o kadar ince oluyor. Sesin tonu ise aynı yükseklik ve aynı şiddetteki sesleri birbirinden ayırt etmemize yarayan özelliği. Ton, titreşen varlığa göre değişiyor. Gürültü dediğimizde şiddetli, yüksek ve aynı tonda ses anlıyoruz.
Öyleyse sanıldığı gibi gürültünün karşıtı sessizlik midir? Sessizlik özlemi içindeki insanlar şehrin gürültüsünden kaçmak için kendilerini ormana atarlar... Ancak ormana vardıklarında her ağacın altına konuşlanmış piknikçilerle karşılaşırlar. Çocuk kahkahası ve top sesi olsa neyse, ama arabaların kapıları ve müzik çalarları sonuna kadar açılmıştır, her birinden ayrı bir şarkı yükselir. Birbirine karışan sesler bir uğultu veya beyaz gürültü halinde beynimizde zonklar. Arada yukarıdan kükreyerek geçen uçağın sesi de cabası.
Peki diyelim, insan gürültüsünden, yoldan ve uçak güzergâhlarından uzak, ıssız bir ada buldunuz, yerleştiniz. Sabah saz kulübenizde uyandığınızda fark edeceksiniz ki, adanız sessizliğin yanından bile geçemez... Dalgaların kumsala çarpışı, martıların çığırtısı, rüzgârda sallanan gövdelerin çıtırtısı, yaprakların hışırtısı... sessiz olmadığı kesin...
Hayatımda mutlak sessizliğe en yakın olduğum nokta Kuzey Amerika’da mağaracılık yaparken yer kabuğunun derinliklerindeydi. Yeryüzünden yüzlerce metre aşağıda mağaranın sonlandığı odacıkta ışığı söndürdüm. Kulağıma gelen tek ses kalp atışlarım ve karnımın gurultusu oldu. Sinirlerim ve kaslarım titreşse onları da duyardım şüphesiz. Ancak daha derinden, gerçekten dinleyince bir başka ses duydum... O sesin, mağaraya gerçek gelme nedenim olduğunu keşfettim. O ses benim iç sesimdi... Günlük yaşantının gürültüsü içinde kirlenip giden iç sesimi duymaz olmuştum...
Benim iç sesim mağarada ne mi dedi? “Bu yaşamda seni mutlu edecek olan, ailenin ve dostlarının sevgisi ve saygısıdır. Vicdanınla hareket ettiğinde, içindeki huzurdur. Ölüme giden bu hayat yolunda kargaşadan sıyrıl, gürültüden uzak dur, yaşama ve doğaya saygılı ol, onu sev, gözet ve koru” dedi.
Kulak verin bakalım sessizliğin sesine... Sizin iç sesiniz ne diyecek!
Bugday Dergisi 47. Sayı 2008'de yayınlanmıştır.
17 Ekim 2008 Cuma
Sanal Gerçek
Siber alemde gezinirken şu an, elektronlar dizilirken her an silinmeye hazır – altında yatan acı bir gerçek var. Enerji ve her birim enerji ile atmosfere salınan sera gazları o gerçek. Dizerken sadece türümün anladığı elektronları ekrana, ekrandan bana yansıyan gerçek üstü görüntüyle beraber içindeki toksinler de geliyor bu yana.
Yana yana sana zarar vermesin diye önündeki alete konan, bromine alev önleyiciler. Nedeni onlar, kanserli vücudunun… acıyla kıvrıla devine yanarken o, gözleri yaşlı ananın yanakları alev alev.
Ne bu baktığın ekran sanal, ne klavyesine dokunduğun bilgisayar, ne de okudukların şu an! Sanal ortamda itibarlar yönetilirken ekranlarda, birileri kurumsal itibarlarını internette izlerken, korurken ve güçlendirirken… unutmasınlar, ucu dokunduğu anda gerçek hayatlara, yoktur sanal ile gerçek arasında fark. Elektrikler kesildi mi gider bilgisayar, kesildi mi elektrikler, hayatlar kayar gider. Tuşları dökülen, ekranı çatlamış bilgisayar, soğuktan çatlamış parmaklar arasında sökülürken, tarar o çocukların geleceğini.
Geleceğini düşünen her yöneticinin okuması gerek, Gamze Er’in ‘Sanal Ortamda İtibar Yönetimi’ adlı kitabını - özellikle 35 yaşını aştıysa. Okuduğunda görecek ki sanal sandığı dünya, göründüğünden daha gerçek. Kitabın başta benim bu kadar ilgimi çekmesinin nedeni Greenpeace’in Apple bilgisayar şirketine yönelik ‘elmamı yeşil yap – green my apple’ kampanyası hakkında bilgi vermesi. Sanal ortamda büyük bir başarıyla yürütülen bu kampanya ile daha 14 Ekim 2008’de, Apple eskisine göre çok daha çevreye duyarlı bilgisayar modelleri çıkarttı. Şayet Greenpeace kampanyası ile 46.000’in üzerinde Mac kullanıcısı ‘Elmamızı seviyoruz, ama yeşil olmasını istiyoruz’ demeseydi acaba bu değişiklikler olacak mıydı? Daha önce internet sayfasına yüklenen ürün tanıtım videolarında çevrenin ç’si geçmezken, şimdi niye bu videoların yarısı çevre için alınan önlemleri anlatıyor? Bu soruların ve “sanal” ortamda itibara dair önemli diğer soruların yanıtını arıyorsanız ‘Sanal Ortamda İtibar Yönetimi’ kitabını öneririm.
Okuyun, görün, anlayın! Doğrusunu yapmaz ve çevreye dost ürünlerle itibarınızı korumazsanız sanal ortamdan çıkan dev itibar kemirgenlerinin korkusuyla kabustan uyanırsınız bir gün. Ve açtığınızda gözlerinizi…

Kurumsal İtibar Yönetimi ve İnternet’te İtibarı İzlemenin, Korumanın ve Güçlendirmenin Yolları
Yazar: Gamze Er
Cinius Yayınları, Eylül 2008, Istanbul
ISBN: 978-605-4034-42-0
16 YTL, 176 sayfa
www.netkitap.com (%20 indirimli)