18 Ekim 2008 Cumartesi

Sessizliğin sesi!

Yazan: Dr. Uygar Özesmi

Doğa kanunlarının en önde gelenlerinden birisi şüphesiz “Azı karar, çoğu zarar.” Örnek verecek olursak; atmosferdeki karbondioksit sayesinde bitkiler büyürken, fazlası yüzünden ortaya çıkan küresel iklim değişikliği ile nesilleri tehlike altına giriyor. Demir, bünyemiz için gerekli bir elementken fazlası bizi zehirliyor. Doğanın ve içindeki canlıların çıkardığı sesler bize yol gösterip, bizi uyarırken fazlası duyma kaybına, yüksek tansiyon, kalp rahatsızlıklarına, strese, uyku ve davranış bozukluklarına neden oluyor. Kirlilik dediğimiz şey, ister naylon torba, ister karpuz kabuğu, ister baca gazı, ister karbondioksit olsun, unutmadan içinde ses de olsun; birşeyin fazlasıdır sonuçta.

Ses dediğimiz şey, bir varlığın titreşmesi ve bizim bunu algılayarak farketmemiz. Dolayısıyla anladığımız anlamda sesin varolabilmesi için bir ses kaynağının yanında kulak ve beyin gerekiyor. Suya atılan bir taşın yarattığı dalgalar gibi bir varlığın titreşimi havaya geçiyor ve normal koşullarda 340 metre/sn civarında bir hızla ilerleyerek kulak zarımızı titreştiriyor ve titreşim beyne iletiliyor. Beyne iletilen sesin özellikleri; şiddeti, yüksekliği ve tonu. Sesin şiddeti titreşimlerin büyüklüğüne, ses kaynağından olan uzaklığa, yüksekliği ise saniyedeki titreşim sayısına bağlı; titreşim ne kadar çok olursa, ses o kadar ince oluyor. Sesin tonu ise aynı yükseklik ve aynı şiddetteki sesleri birbirinden ayırt etmemize yarayan özelliği. Ton, titreşen varlığa göre değişiyor. Gürültü dediğimizde şiddetli, yüksek ve aynı tonda ses anlıyoruz.

Öyleyse sanıldığı gibi gürültünün karşıtı sessizlik midir? Sessizlik özlemi içindeki insanlar şehrin gürültüsünden kaçmak için kendilerini ormana atarlar... Ancak ormana vardıklarında her ağacın altına konuşlanmış piknikçilerle karşılaşırlar. Çocuk kahkahası ve top sesi olsa neyse, ama arabaların kapıları ve müzik çalarları sonuna kadar açılmıştır, her birinden ayrı bir şarkı yükselir. Birbirine karışan sesler bir uğultu veya beyaz gürültü halinde beynimizde zonklar. Arada yukarıdan kükreyerek geçen uçağın sesi de cabası.
Peki diyelim, insan gürültüsünden, yoldan ve uçak güzergâhlarından uzak, ıssız bir ada buldunuz, yerleştiniz. Sabah saz kulübenizde uyandığınızda fark edeceksiniz ki, adanız sessizliğin yanından bile geçemez... Dalgaların kumsala çarpışı, martıların çığırtısı, rüzgârda sallanan gövdelerin çıtırtısı, yaprakların hışırtısı... sessiz olmadığı kesin...

Hayatımda mutlak sessizliğe en yakın olduğum nokta Kuzey Amerika’da mağaracılık yaparken yer kabuğunun derinliklerindeydi. Yeryüzünden yüzlerce metre aşağıda mağaranın sonlandığı odacıkta ışığı söndürdüm. Kulağıma gelen tek ses kalp atışlarım ve karnımın gurultusu oldu. Sinirlerim ve kaslarım titreşse onları da duyardım şüphesiz. Ancak daha derinden, gerçekten dinleyince bir başka ses duydum... O sesin, mağaraya gerçek gelme nedenim olduğunu keşfettim. O ses benim iç sesimdi... Günlük yaşantının gürültüsü içinde kirlenip giden iç sesimi duymaz olmuştum...

Benim iç sesim mağarada ne mi dedi? “Bu yaşamda seni mutlu edecek olan, ailenin ve dostlarının sevgisi ve saygısıdır. Vicdanınla hareket ettiğinde, içindeki huzurdur. Ölüme giden bu hayat yolunda kargaşadan sıyrıl, gürültüden uzak dur, yaşama ve doğaya saygılı ol, onu sev, gözet ve koru” dedi.

Kulak verin bakalım sessizliğin sesine... Sizin iç sesiniz ne diyecek!

Bugday Dergisi 47. Sayı 2008'de yayınlanmıştır.

17 Ekim 2008 Cuma

Sanal Gerçek

Yazan: Dr. Uygar Özesmi

Siber alemde gezinirken şu an, elektronlar dizilirken her an silinmeye hazır – altında yatan acı bir gerçek var. Enerji ve her birim enerji ile atmosfere salınan sera gazları o gerçek. Dizerken sadece türümün anladığı elektronları ekrana, ekrandan bana yansıyan gerçek üstü görüntüyle beraber içindeki toksinler de geliyor bu yana.

Yana yana sana zarar vermesin diye önündeki alete konan, bromine alev önleyiciler. Nedeni onlar, kanserli vücudunun… acıyla kıvrıla devine yanarken o, gözleri yaşlı ananın yanakları alev alev.

Ne bu baktığın ekran sanal, ne klavyesine dokunduğun bilgisayar, ne de okudukların şu an! Sanal ortamda itibarlar yönetilirken ekranlarda, birileri kurumsal itibarlarını internette izlerken, korurken ve güçlendirirken… unutmasınlar, ucu dokunduğu anda gerçek hayatlara, yoktur sanal ile gerçek arasında fark. Elektrikler kesildi mi gider bilgisayar, kesildi mi elektrikler, hayatlar kayar gider. Tuşları dökülen, ekranı çatlamış bilgisayar, soğuktan çatlamış parmaklar arasında sökülürken, tarar o çocukların geleceğini.

Geleceğini düşünen her yöneticinin okuması gerek, Gamze Er’in ‘Sanal Ortamda İtibar Yönetimi’ adlı kitabını - özellikle 35 yaşını aştıysa. Okuduğunda görecek ki sanal sandığı dünya, göründüğünden daha gerçek. Kitabın başta benim bu kadar ilgimi çekmesinin nedeni Greenpeace’in Apple bilgisayar şirketine yönelik ‘elmamı yeşil yap – green my apple’ kampanyası hakkında bilgi vermesi. Sanal ortamda büyük bir başarıyla yürütülen bu kampanya ile daha 14 Ekim 2008’de, Apple eskisine göre çok daha çevreye duyarlı bilgisayar modelleri çıkarttı. Şayet Greenpeace kampanyası ile 46.000’in üzerinde Mac kullanıcısı ‘Elmamızı seviyoruz, ama yeşil olmasını istiyoruz’ demeseydi acaba bu değişiklikler olacak mıydı? Daha önce internet sayfasına yüklenen ürün tanıtım videolarında çevrenin ç’si geçmezken, şimdi niye bu videoların yarısı çevre için alınan önlemleri anlatıyor? Bu soruların ve “sanal” ortamda itibara dair önemli diğer soruların yanıtını arıyorsanız ‘Sanal Ortamda İtibar Yönetimi’ kitabını öneririm.

Okuyun, görün, anlayın! Doğrusunu yapmaz ve çevreye dost ürünlerle itibarınızı korumazsanız sanal ortamdan çıkan dev itibar kemirgenlerinin korkusuyla kabustan uyanırsınız bir gün. Ve açtığınızda gözlerinizi…

“SANAL ORTAMDA İTİBAR YÖNETİMİ”
Kurumsal İtibar Yönetimi ve İnternet’te İtibarı İzlemenin, Korumanın ve Güçlendirmenin Yolları
Yazar: Gamze Er
Cinius Yayınları, Eylül 2008, Istanbul
ISBN: 978-605-4034-42-0
16 YTL, 176 sayfa
www.netkitap.com (%20 indirimli)

9 Eylül 2008 Salı

Life on Board of Rainbow Warrior

After the day of action the Rainbow Warrior woke up from the night stretching her limbs to get ready for the new journey to Turkey. A hearty breakfast to ones liking and a freshly brewed coffee was all we needed to get our brooms and mops to clean out the place and pick up every bit of dust and dirt. Clean and tidy we lifted the anchor and got out the harbor. A small navy gun boat made a circle around us for five minutes as we took course and made a sharp turn and disappeared back into the harbour. It looked like curious crow which lost interest quickly. As I was talking to the photographer on board, a french fellow, Pierre is the name, with more than two decades under his arm following Greenpeace actions around the world... the ship is full of able and dedicated souls, all an ocean in themselves.

Looking out the horizon the alarms rang in a shrill sound... crew rushed to the master stations some rubbing their eyes from last nights watch. We got a full briefing on the fire teams, man over board rules and teams. Luckily the drill was announced on the notice board so we knew that it was training. Already the first day of the journey the campaign team had a series of important meetings to get ready for Turkey. The growl in my stomach announced that it was time for lunch...

Our cook was laying in bed for he was ill, but our two Israeli volunteers went into the kitchen and produced a miracle; tasty basil and mozarella sandwiches with pesto, and a fantastic spicy cauliflower, coconut and cashew souce on rice... a salad of course as always. The crew needs a lot of calories for their hard work, but for a not so hard working office person like me, I am afraid with the tasty food I will step off the ship with a couple kilos extra, if not careful. After lunch I went on the master station to have my tea and look to the horizon. I was getting dizzy on the ship after looking into the computer screen for a few hours. Sitting on deck and looking into the horizon I got my internal balances sorted out. I thought I never would get seasick having gone through many voyages in the sea, but of course I had never sat in front of a computer in other journeys.

There was Louis our Chief Engineer on deck, for a break away from the engine room, swaying with the waves in his hammock taking a sun bath after a cold shower. We had a nice chat about the waste water system of the Rainbow Warrior. We have limited fresh water so we have to be careful to save water and not take long showers, luckily the toilets flush saltwater. The toilet water gets special aerobic decomposition treatment and after getting cleaned mixes with the other gray water from showers and wash basins. After one final treatment which includes UV light surrounding the pipe all the bacteria is maimed before it gets discharged. It is a good feeling to know that we take the best precautions on the ship and don't only recycle...

What another drill?... This time the fire alarm sounded, again I was there on deck and did not have to run up stairs. Pep our First Mate was there to inform that it was a false alarm. Our cooks were busy preparing food now for dinner, the vapour from the cooking had set on the alarm. Better be prepared than sorry, better a false alarm then the real one! Whenever on deck looking right I was concerned about the coast of Israel. I was alarmed this time... the alarm is sounding deep in my mind and heart. There is an endless line of white and high buildings. Not only sucking up energy from coal which kills the climate and our future, but also destroying the coast. Is there a stretch of coast that has not been appropriated by people in the Eastern Mediterranean. We left no space for nature, we think all is ours and while taking more and more from nature we are taking more and more from ourselves...

I will be on watch duty tonight from midnight to 4 am in the morning. Watching a ship is rather uncomplicated, I'll do my duty and sleep some more tomorrow. But what we really need to watch is the planet itself. She is a ship in an endless ocean of space. Right now she needs a lot more than people watching it, she needs people to act! Act Now! Quit Coal!

Dr. Uygar Ozesmi - Greenpeace Mediterranean

8 Eylül 2008 Pazartesi

Coal Kills - Quit Coal - Action in Askhelon

The Rainbow Warrior sailed out of Ashdod port heading towards the Ashkelon Coal Plant. The Captain sailed thru different security zones and finally we were contacted by the Israeli Navy and asked to turn back because we were in a zone "where other things were happening". We responded with saying that we have no intention of jeopardizing security, that we were on our way out, and were here for a non-violent peaceful action against coal power plants that is causing climate change. Nili, Greenpeace Mediterranean Campaigner against Climate Change, was communicating constantly in Hebrew, to calm them now and understand what we are doing. A high-speed navy boat approached us with a machine gun in front. Getting a radio signal the captain asked us all to clear the deck and get in for security. The press stayed on deck at their own risk. My eye caught the glimpse of a woman at the machine gun. After a few minutes I was up the bridge again. In communication with the media boat we met 2 miles away from the coal loading pier. As the media came, the woman at the gun went inside and the boat turned away and disappeared. As soon as they were gone, a police boat appeared. They boarded the ship without permission, and with their guns, although they were kindly asked to leave their guns behind. As they entered the bridge the media boat also approached us and journalists came on board. The police was was asked endless questions and they tried to appear cool, but what they did was get off board. Go to the media boat captain and threaten him with loosing his licence if he would not take them back to the harbour and not hang around us. As the police boat was escorting the media back ashore. The Greenpeace inflatables were being offloaded for an action. Activists jumped in and disappeared among the waves towards the gigantic coal ship "Cape Heron". Our on board press, a photographer and videographer were there to record everything. As two boats were finished painted our message in Hebrew "Coal Kills" and in English "Quit Coal" on the "Cape Heron". The police arrived and after getting really angry that we were playing chase in the water, their engines 3 times as powerful as ours caught up with us and they pulled our non-violent the activists and the engine keys out by force.

Back in the ship in constant communication, even when they were arrested, we knew their fate. They were pulled to a secure harbour were they were held in inflatables and questioned one by one. Our lawyer was there to defend them.

As we were waiting peacefully, and with some anxiety for our boats to return... The Israeli Navy asked kind enough for 'permission to board the ship.' Our captain granted this permission but they did not respect our no-arms policy. And put our captain under arrest and ordered him to take the ship to the Port of Ashdod. Our captain refused to take the ship with crew already arrested and away, and said that he was ready to take the ship to the harbour only if the police would take all the responsibility... I think that gave this policeman an understanding of what it means to be responsible for a whole ship and the people in it! Later on I caught up with this quite disrespectful man and talked to him about his two children and their future in Askhelon. We talked about respiratory diseases in the short term, rising sealevel and food security issues related to coal, the biggest contributor to climate change. We talked about Israel being a leader in solar technologies and how stupid it is to invest in coal power plants, sending their hard earned "shekels" outside for imported coal. And off the sun and desert in Israel that shines stronger everyday. We talked about the future and why Greenpeace was here...

As we entered the Port of Ashdod we heard that activists were released and on their way back. Our captains arrest was lifted and our activists came back on board. Once again we sent out the message to Israel and allthe world that we need to quit coal if we don't, it will kill our future and the planet...

Dr. Uygar Ozesmi - Greenpeace Mediterranean

6 Eylül 2008 Cumartesi

Quit Coal Tour in Israel

Just two months ago we were part of the Arctic Sunrise Tour for the protection of Blue Fin Tuna and the creation of Marine Reserves in Greenpeace Med. Now we are part of the Rainbow Warrior Tour for the Quit Coal campaign. When we get to host a Greenpeace ship its always great excitement. It is also a lot of work for the team, but they don't feel it because of their enthusiasm. The same enthusiasm is also shared by our supporters. The Rainbow Warrior is such a strong Greenpeace icon that I must say I was very excited.

During my trip form Istanbul to Tel Aviv, my mind was with the team and how the preparations were going. When I met the team I was sure that everything was in order. In the morning we took the shuttle to the Haifa Harbour. When we arrived there were also lines of people infront of the gate. Squezzing through the lines to the gate I felt like the priviledged crews who always get to jump lines... a little embarrassed by that too. Then came the waiting to get our passports cleared and the visitors were able to get before us on board. We had to watch a little jelous this time. The team had prepared an exhibition to talk about the climate impacts of climate change. The music was playing, children were dancing with their mothers, some were jumping rope,.. rope pulling. Walking the patway down was the bridge up to the Rainbow Warrior. Again there was a croud waiting for guides and their turn to get on the ship. We were counting on a couple of hundred visitors, but this was beyond our expectations. That day we had more than 1200 visitors come to the ship. People got off with a big smile, having experienced a ship that symbolizes the struggle for a society in harmony with the planet. The ship had witnessed many environmental crimes and stood in resistance to those who do not care for the planet, blinded enough to comit crimes against nature and humanity. People on board gave the hope that there will be a future for all.

After we said goodbye to everyone, the ship started sailing to the Port of Ashdod. Sleeping in the upper bunk of our rather basic but comfortable cabin in the ship, I went a sleep thinking what a good day we had with our supporters. Tomorrow we will have a sailing with our institutional supporters, members of parliament, government officials, journalists, and fellow environmental NGOs. They are supporting us in the 'Quit Coal' campaign. No campaign can be a real success without the support of all stakeholders. And these are the people from Israel we believe we will work together to prevent the building of a new coal fired coal plant in Askhelon. The stuggle will continue until no new plants are built anywhere in the world.

Dr. Uygar Ozesmi - Greenpeace Mediterranean

3 Eylül 2008 Çarşamba

Asaf Ertan (2008) Türkiye’yi Kuşlarla Gezelim. Doğa Gözcüleri Derneği. Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.

Kitap Kritiği


Kuşlara selam olsun…

Yazı: Uygar Özesmi

Bir alimden… bir gezginden... bir aşıktan… sokaktaki her insandan... Gün gelir de her vatandaş 27 kuş türünü akıldan sayabilirse burada Asaf Ertan’ın hakkı verilir. Kadir şinas Asaf Ertan, kitabını Salih Acar’a adamış. Salih Acar sadece meşhur bir ressam, bir kuş ressamı olmakla kalmayıp, Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin kurucularından ve kuş gözlemciliğinin yaygınlaşmasına katkı koyanlardan. Ben kuş gözlemciliğine Redhouse Yayınlarından Salih Acar’ın siluetlerini çizdiği Kuşlarımız kitabı ile başladım. Belkıs ve Salih Acar’ın izinden tam 36 yıl sonra çıkan bu kitap ise yepyeni bir nesile ve malesef çok daha bozulmuş bir dünyaya doğuyor.  Eminim yeni kuşak kuş gözlemcilerine yoldaş olacak ve onları, kuşların büyülü ve o denli zevkli dünyasına taşıyacak. 

Kuşların o büyülü ve zevkli dünyası dertli bu günlerde. Yaşam bulmaya çalıştıkları her köşeye “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” saldırıyor. Göller kuruyor, sazlıklar yanıyor, dağlar, yaylalar, kıyılar turizme kurban; bozkırlar vahşi tarım ve otlatmanın, geri kalan alanlar ise kentlerin fabrikaların, yolların, madenlerin, boruların pençesinde…

Kim vahşi?

Pençesini karın doyurmak için uzatan bir şahin mi? Yoksa pençesine herşeyi geçiren iştahı sonsuz medeniyet mi? Bu canavarın farkında olanlar, pençesinden doğa ve kuşları kurtarmaya kararlı olanlar, bu kitabı alıp okusunlar ve okutsunlar. Bir zamanlar avcı olan bir insanın nasıl dönüşüp korumacı olduğunu görsünler. Kuşla başlayacakları macerayı bir doğa gözcüsü olarak bitirsinler.

Türkiye’yi Kuşlarla Gezelim, arazide yanınızda taşımak için biraz büyük ve ağır bir kitap. Metinleri ise kuşları teşhis için, resimlerinden daha yararlı. Kitabın gerçek değeri içindeki özgün metinler. Bu metinler Asaf Ertan’ın 50 yılı geçen gözlemlerinden ve bilgeliğinden süzülüp geliyor. Kitabı elime alıp bütün metinleri ve betimlemeleri keyifle okuduğumu söylemeliyim. Her ne kadar bir kaynak veya başvuru kitabı olsa da, bir doğasever için bir okuma kitabı olduğunu söylemeliyim. Arazide yanınızda götürmek ve teşhisleri doğru yapmak için belki daha iyi kitaplar bulmak mümkün olabilir, ama kitapta bunlar arka sayfalarda verilmiş. 

Bunun dışında kuşlara ilgi duyanlar için çok iyi bir başlangıç kitabı. Asaf Ertan’ın eşi ve can yoldaşı Şahika Ertan’ın dediği gibi, “Biz aslında tüm kainatı kuşlarla beraber görmeyi, kucaklamayı, sevmeyi istiyoruz ve –tek hücreli bir canlıdan yola çıkıp dev mavi balinaya dek– tüm kainatı kucaklamak”… Haydi gelin, hep beraber kucaklayalım!

Bu yazı Yeşiliz Sayı:11 Yıl: 2008 sayfa 60’da yayınlanmıştır.

24 Ağustos 2008 Pazar

Su boşa akmaz, Türk de maalesef durup bakmaz...

... baksa nereye gittiğini ve neleri beslediğini görür.

Dr. Uygar Özesmi

Sultan Sazlığı ülkemizde yanlış kalkınma projelerine kurban gitmiş pek çok alandan sadece bir tanesi. Başka bir örnek: Hatay’daki Amik Gölü tarım için kurutulmuş ve ülkemizde başka yerde bulunmayan Yılan Boyun Kuşu haritadan gölle beraber silinmişti. Daha sonra içten içe yanan toprak tarımı verimsiz hale getirmişti. Amik Gölü kurutulmaya getirdiği sel felaketleriyle dirense de, olan olmuş göl ve bütün doğal yaşam elden gitmişti. Doğal yaşam fakir, köylü fakir.

Sultan Sazlığı’da neredeyse aynı felakete kurban gidecekti fakat Tansu Gürpınar gibi doğa severlerin çabaları sonucunda DSİ ve Milli Parklar Teşkilatı arasında yapılan bir protokol gereğince Develi Sulama ve Drenaj Projesi revize edilmiş ve DSİ Sultan Sazlığı’nda 1071 m su kotunu korumayı taahhüt etmişti. Gel zaman, git zaman, proje gerçekleşip, Ağacaşar ve Kovalı barajları yapılıp, tarım alanları sulanmaya başlanınca, kurak yıllarda Sultan Sazlığı’na su yetmez oldu. Sultan Sazlığı barajlar işletmeye açıldıktan sonra 1990 ve 1991 yıllarında tamamen kurudu. Bakın 1993 yılında Kayserili bilim adamı Mehmet Somuncu ve Harun Tuncel ile Türkiye Coğrafya Dergisi’ne yazdığım bir bilimsel makalede ne demişim:
“Son zamanlarda yaşanan en acı olay ise 1990 yılının Ekim ayında başlamak üzere Sultan Sazlığı’nın 1991 Mart ayına kadar tamamen kurumasıdır...DSİ’nin Milli Parklarla yaptığı protokolde belirtilen seviye 1071 metre olduğuna göre, doğal bir kuraklık dönemi olsa bile DSİ uzmanlarının bu durumu ve kurak dönemin ardından yer altı su seviyesinin alabileceği minimum düzeyi gözönüne alarak su kodunu belirlemeleri ve önlemleri buna göre almaları gerekmektedir...Sultan Sazlığı’nın geçirdiği kuruma olayı bir bakıma şanstır. Çünkü uzun yıllar sürebilecek olan kurak dönemlerin yaratabileceği olumsuzluklara karşı uyarı omuştur.”

Anlaşılan uyarı olmamış ve tarihten ders almamışız ki aynı şey 10 yıl sonra tekrar başımıza geldi. Sultan Sazlığı daha kendini toparlayamadan bir darbe daha vurduk, serdik yere, yaşamı.

Ders almamız gerekirken biz çözümü de yanlış yerde arıyoruz. Herkes ağız birliği etmiş diyor ki Zamantı Irmağı’nın suyunu çalalım. Dağlar suya geçit vermezken, biz karar verip dağı bir tünelle delmeye başlamışız. Zamantı’nın suyunu zaten Bahçelik Barajı ile tutacağız ondan arta kalanı Sultan Sazlığı’na aktarırız, geriye gürül gürül Zamantı’dan kalır ince bir dere. Vadi boyunca tarım yapan ağalar, analar ince bir ağıt yakar kalanın ardından. Irmağın suyuna hasret alabalıkları ve binbir türlü ırmak canlısını zaten kim takar.

Su boşa akmaz, Türk de maalesef durup bakmaz. Çünkü baksa nereye gittiğini ve neleri beslediğini görür.

Çözüm trilyonlarca lira, milyonlarca dolarla tüneller açmakta yatmıyor. Keza mega projeler çağı artık geçti. Dünya’nın her yerinde artık pahalı ve insana uzak büyük projeler yerine insana yakın, yaygın, küçük ama etkili projeler üretiliyor. Tünellere vereceğimiz onca paranın (bu paralar bizim vergilerimizden çıkıyor veya dış borçla gelecek kuşakları zor durumda bırakıyoruz) %10’unu damlatma sulama gibi suyu en az kullanan yerel teknolojilere ve su tasarrufunu özendiren kurumsal yapılara, kuraklığa dayanıklı tarımsal ürün çeşitlerine ve planlı ve uygulanır ürün seçimine ve ekimine harcasak ne tünellere gerek kalır ne de Sultan Sazlığı susuz kalır. Sultan Sazlığı suyuna kavuşursa eskiden yılda 1 milyon dolar sazdan gelir elde eden civar köylüler yine para yüzü görür. Eskiden kuş dolu bir Sultan Sazlığı’ndan eksik olmayan yerli ve yabancı turistler gelir, köylülerin gelirleri katlanarak artar.

Çağa ayak uydurmak ve küreselleşen Dünya’da hayatta kalmak için doğal alanlarımızı korumaya, kaynaklarımızı tasarruflu kullanmaya ve akıllı projeler üretmeye mecburuz.

Serkan ve Behiye için

Doluşur minibüse, kuşa çıkardık. Tuzla-Palas Gölü en sevdiğimiz alanlardandı. İki genç vardı, beni deli ederdi. Ellerinde fotoğraf makinesi ya bir kuru ama kıvrımlı ota, ya çalıdan çıkmaz bir kuşa, kısaca önlerine düşen her börtü böceğe takılır, geride kalırlar; grup dağılır, benim sinirim tepeme çıkardı. Ya sabır çeker, heveslerini kırma derdim içimden. O heves ne hevesmiş de benim haberim yokmuş. Behiye ve Serkan Yılmaz Tuzla-Palas Gölü belgesel filminden sonra bir başka büyüleyici esere daha imza attılar.

Üyesi olduğum Toygar kuş gözlemcileri email grubundan haberi aldığımda ne kadar sevindiğimi anlatamam. DoğaBel’den, Behiye ve Serkan Yılmaz’ın belgeseli, 2. Akbank Kısa Film Festivali jürisi tarafından, Türkiye yapımı “En İyi Belgesel Film” seçilmişti. Bir ay sonra “Bir Çift Kanadın Peşinde” filmini New York’ta, internet üzerinden izledim. Central Park’taki gölette yüzen ördeklerle yetinmeye alışmışken, filmi izlerken kendimi evde, arkadaşlarımın yanında buldum; arkadaşlarım kuşlar ve arkadaşlarım gözlemcilerin arasında...
“Bir Çift Kanadın Peşinde” belgeseli ve elinizdeki bu kitap, insanın mezara kadar peşini bırakmayan bir koşuşturmayı; yaşamı renklendirip, doğayı yaşamımızın parçası haline getiren heyecanlı bir uğraşıyı anlatıyor. İlk kez elime dürbünü alıp, 10 yaşında kuş gözlemeye başladığımda, “kuş gözlemcisi”, “kuşçu” gibi tanımları hiç duymamıştım. Redhouse Yayınevi’nin “Kuşlarımız” kitabında Belkıs ve Salih Acar’ın hikâyesini okuyunca, ardından benim gibi kuş gözleyen Sancar, Reşit ve Can’la tanışınca, ve en sonunda Sancar bana ilk kuş rehber kitabımı hediye ettiğinde… Farkına vardım, teşhis zor olmadı; meğer ben bir kuşçuymuşum, çünkü bir çift kanadın peşinde koşarmışım. O gün bugün, ülkemin her köyünde, bucağında, dağında, ormanında, bozkırında, gölünde, bu güzel gezegenin beş kıtasında, arkadaşlarımla milyonlarca çift kanadın peşinde koştuk. Flamingoları ilk Mustafa Abi’yle Sultansazlığı’nda, sonra Gürdoğar’la Yumurtalık Lagünleri’nde, Tansu Bey’le Seyfe’de, Guy’la Ereğli Sazlığı’nda, Mehmet Bey’le Çamaltı Tuzlası’nda, Murat’la Acı Göl’de, Özge ile Kulu Gölü’nde, Esra ile Tuz Gölü’nde, sonra Fransa’da Camarque’da, Meksika’nın Celestun Lagünleri’nde, Tunus’un Djerba Adası’nda ve Kenya’nın Nakuru Gölü’nde gördüm. Bir gün Güney Amerika’da And Dağları’nın arasına sıkışmış 4000 metre yükseklikteki tuz göllerine de gidip orada da flamingoları göreceğim. Gördüğüm gün gam yemeden ölebilir, bu dünyadan göçebilirim.
Dünya Kuşçuluk Turnuvası’nda (1997 ve 2005) Ahmet Baytaş, Çağan Şekercioğlu, Evrim Karaçetin’le yarıştığımızda gördüğümüz Kardinal kuşunun kan kırmızısı rengiyle büyülenip yarım saat olduğumuz yerde çakılmış, sıralamada ancak ortalarda yer almıştık. Ödül töreninde hikâyemizi anlattığımızda, meşhur yazar ve kuş gözlemcisi Pete Dunn dedi ki: “Bazen burnumuzun dibindeki güzelliği fark etmemiz için ayrı kıtadan birilerinin bize hatırlatması gerekiyor”. İşte, “Bir Çift Kanadın Peşinde” belgesel filmi ve bu kitap burnumuzun dibinde, kulağımızın yanı başında öterken bir türlü fark etmediğimiz, güzelliğiyle bizleri büyüleyen kuşlara dikkat çekiyor. Kuşçuların dünyasından çıka geliyor, ve herkesi kuşları izlemeye davet ediyor. Kuşçuluğun en büyük ödülü Cem’in belgeselde dediği gibi, “Kuşları gözleme ve bu güzelliğin farkına varma ayrıcalığı”. Eh, belgeselde geçen yarışmanın sonundaki gibi; bir fıçı turşuya veya başka küçük ödüllere de kimsenin itiraz ettiği yok tabii…

“Bir Çift Kanadın Peşinde” bize umut veriyor. Başta Tansu Gürpınar olmak üzere, Murat, Güven, ben uzun yıllar birbirimizden habersiz ama paralel giden “kuşçu yaşamlar” sürdürdük; dürbünlerimiz çok sonraları kesişti. Ülkemizde daha 15 yıl öncesine kadar en fazla 20 kuşçu varken şu anda yüzlerce kuşçu, her ilde kuş gözlüyor. Artık kuşçuluğa başlayanlar kuşçuluğun ne demek olduğunu arkadaşlarından öğrenebiliyorlar. Gittiğiniz bir “Önemli Kuş Alanı”nda başka bir kuşçuyla karşılaşabiliyorsunuz. Ancak kuşçuluk konusunda “muassır medeniyetler seviyesine” ulaştığımız söylenemez. ABD’de yapılan araştırmalara göre, 19 milyon ABD vatandaşı bir yılda 50 günden fazla kuş gözlemine çıkıyor. Kuş gözlemi için bir yılda yapılan kişisel harcamalar 23 milyar ABD doları. Yapılan her harcamanın başka birisinin kazancı olduğu düşünülürse kuşçuluğun ABD için ne denli büyük bir sektör olduğu anlaşılacaktır. Avrupa’da da durum bundan farklı değil. RSPB - Kraliyet Kuşları Koruma Derneği’nin 1 milyonun üzerinde üyesi var. Derneğin sadece üyelik aidatlarından elde ettiği geliri 30 İngiliz Pound’u ile çarparak bulabilirsiniz. Bu gelirin tamamı kuşların korunması için harcanıyor. Buna ek olarak derneğin 150.000 genç üyesi ve 13.000 gönüllü çalışanı var. İngiltere’de kuşçulardan oluşan bu sivil toplum kuruluşu 126.846 ha alan kaplayan 182 doğa koruma alanına sahip ve bu alanları ziyaretçiler ve kuş gözlemcileri için işletiyor. Gelelim Almanya’ya... NABU - Doğa ve Kuşları Koruma Derneği’nin 400.000 üyesi ve 60.000 genç üyesi var. Vogelbescherming - Hollanda Kuşları Koruma Derneği’nin ise toplam 125.000 üyesi bulunuyor. Bu rakamlara İskandinavya ve diğer Avrupa ülkelerini ekleyin. Kuşçuluğun Avrupa’da da ne kadar önemli bir uğraşı ve ekonomik bir etkinlik olduğu çok açık. Türkiye’de de yüzlerce kuşçunun binlerceye, binlercenin yüzbinlerceye ve yüzbinlercenin milyonlarcaya dönüşmesi gerek. Bu nedenle Doğa Derneği ve DoğaBel’in önem verdiği konulardan birisi de çevre ve doğa koruma bilincine sahip kuşçuların artması. “Bir Çift Kanadın Peşinde”, kuşçuluğu geniş kitlelere tanıtmak ve özendirmek açısından önemli bir adım. Ancak bundan daha da önemlisi…

Bu belgesel bize bir direnişi gösteriyor. Doğa her geçen an daha fazla tahrip edilirken, toplumlar kendi haricindeki canlıları düşünmeden öldürüp, yaşadıkları yerleri yaşanmaz kılarken, insanlık tarihi gelmiş geçmiş en büyük soykırımla lekelenirken, bir avuç insan bu suça iştirak etmemek için direniyor. Bir zamanlar İç Anadolu sulak alanlarında sayıları yüz binlere varan flamingoları artık ancak yüzlük sürüler halinde görebiliyoruz, çünkü sular insanın doymaz iştahı yüzünden çekildi. Akdeniz’in en önemli flamingo üreme kolonilerinden olan Çamaltı Tuzlası ve Tuz Gölü tehdit altında. Meksika Körfezi’nde ve Akdeniz’de kirlilik almış başını gidiyor; Kenya’da göller kurumuş, kuruyor...

Bu gidişata karşı toplumun her kesiminden çocuklar, gençler, yaşlılar soykırımı durdurmak için ellerine tabanca değil dürbün, tüfek değil kitap, bazuka değil teleskop, top değil kamera alıp güçsüzlerin yanında duruyor. “Dur”, “Aman” diyemeyen, yok olurken çığlıklarını duymayı reddettiğimiz bu Dünya’da yaşayan başta kuşlar olmak üzere bütün canlılara ses veriyorlar. Onlar toprak ana ve bütün kardeşlerimiz adına konuşup, bizlere gidişata direnmek ve başka yollar denemek için cesaret veriyorlar. Bu belgesel bize bir yol gösteriyor ve bu yol arka bahçemize dikkatli bir çift gözle bakmakla başlıyor.

DoğaBel’in ötüşüne kulak vermeyi sürdürün… Size yaşam ve doğanın büyüleyici ezgilerini sunmaya ve yol göstermeye devam edecek…

Dr. Uygar Özesmi - Kuş Gözlemcisi

Erciyes Dağı

MİRAS DAĞ ERCİYES

Dr. Uygar Özesmi - Çevre Bilimci

Anadolu’da on milyon yıl önce bir dağ yükseldi. Yerkürenin derinliklerinden getirdiği bazalt ve andezitlerle besledi gövdesini. Eteklerine ve etrafındaki ovalara, göllere tüfler saçtı. Akan kızgın lavların önünü sular kesti. Ama zamanın tekeri dönüp sular çekilince sadece Sultan Sazlığı, Karasaz ve Tuzla-Palas gölleri kaldı dağın etrafında.

Antik çağın önemli coğrafyacılarından Strabon, Geographika’sında dağların en yükseği olarak bahsediyor ondan. “Argaios (Erciyes), tepesinden hiçbir zaman kar eksik olmayan dağların en yükseğidir. Ona tırmananlar berrak havada hem Pontus (Karadeniz), hem de İssikos (Akdeniz) denizini görebilirler”.

Günümüzde bin metre rakımlı İç Anadolu Platosu’ndaki Erciyes Dağı’nın denizden yüksekliği 3917 metre. Anadolu’da bir ada gibi yükseliyor. Bu adaya düşen tohumlar, canlılar kayalara hayat getiriyor; yeşillendirip, binbir renge boyuyor onu.

Kendine has bitki ve hayvan toplulukları ile Erciyes, Anadolu’nun miras coğrafyalarından. WWF-Türkiye’nin yayınladığı Türkiye’nin Önemli Bitki Alanları adlı çalışmaya göre bir önemli bitki alanı (ÖBA) kabul edilen dağ, Erciyes Üniversitesi Kuş Gözlem Kulübü çalışmalarına göre de bir ÖKA. Bunun başlıca nedeni, başta sürmeli dağ bülbülü Prunella ocularis olmak üzere dağda üreyen alpin kuş toplulukları. Erciyes, bu özellikleri nedeniyle YeşilAtlas’ın altıncı sayısında Türkiye’nin önemli doğa alanları arasında yer aldı.

Erciyes’te ÖBA çalışmasını yapan botanikçiler Galip Akaydın ve Mehtap Öztekin’ne göre İç Anadolu Platosu’ndaki bu adada Dünya’da başka hiçbir yerde varolmayıp, sadece Erciyes’te görülen dokuz bitki var. Erciyes’te bulunan 840 bitki taksonundan 130’u Türkiye’ye endemik ve bunlardan 42’si tehlike altında.

Erciyes Üniversitesi Kuş Gözlem Topluluğu’yla iki yıl süreyle kare kare dağın her tarafını gezdim, kayalık yamaçlara tırmandım. Dağ steplerini ve alpin çayırları geçtim. Kalıntı ormanlarda kayboldum. Erciyes’in vadi ve göllerinde serinledim.

Her yerde kuş vardı, tarım alanlarında bile. Üreme mevsimlerinde 173 kuş türünü gözlemledik. Gördüğümüz kuşların 14’ünün nesli Avrupa’da, ayrıca 56 türün de popülasyonları Avrupa’da yoğunlaşmayıp tehlike altındaydı.. Kuş türlerinden 28’i özellikle dağ biyomunu tercih ediyordu.

Erciyes’le bu kadar haşır neşir olunca, ister istemez başka canlılar da gösterdi kendini bana. Dağda 86 değişik tür gündüz kelebeğinin de kaydı var ve hemen hepsi baharda etrafta uçuyordu. Kaya kartallarının ve kızıl şahinlerin ana besin kaynağı olan tiz sesli gelengiler her yerdeydi. Arazi çalışmalarında tavşan ve tilkilerin tarlalarda ve yamaçlarda koşup kaybolmalarını izliyorduk. Niğde Üniversitesi’nden Ahmet Karataş, Erciyes ve civarında küçük fare kulaklı yarasa, serbest kuyruklu yarasa, şeritli yarasa ve cüce yarasa bulunduğunu belirtmişti. Yırtıcı kuşların avı gelincik ve sincaplar daha çok vadilerde ve tabii ormanlarda yaşıyordu. Rastlantıların eseri doğa, görkemli bir bütünlük içinde Erciyes’te kendini göstermeye devam ediyordu.

Peki niye bu kadar zengin bir biyoçeşitliliğe sahip Erciyes? Çünkü o bir ada; bizim ve bütün canlılar için. Sadece üç bin metreye yakın yükselti farklarına uyum sağlayabilenlerin çıkabildiği bir ada. Dağın değişik mikroklimatik şartlar sağladığı yamaçları var. Farklı toprak ve yeryüzü şekilleri hangi tür için uygunsa, o yerleşmiş bölgeye.

Dağdaki habitat çeşitliliği, canlıların da çeşitliliğine yol açıyor. Araştırmamızda Erciyes’i anlamak için dağın yedi değişik biyolojik topluluğunu görmemiz gerekiyordu. Önce kuzey yamaçlardaki Deliçay Vadisi’nden yukarılara doğru tırmandık. Güçlü akan çayın içine derekuşları dalarken, bir taştan diğerine dağ kuyruksallayanları atlıyordu. Vadileri dolduran ağaç türlerinin ve çalıların arasında çıtkuşu, alaca ağaçkakan, tepeli guguk, ve karatavuklar geziyordu. Bülbüller ağaçların altında, sarıasmalar ise tepedeydiler. Meşe ve ardıç ağaçlarının süslediği yamaçlarda kerkenez, çalı bülbülü, ökse ardıçlarının kaydını aldık.

Vadiden çıktığımızda önümüzde dağ bozkırları uzanıyordu. Genelde 1300 metreden başlayan gevenlerin (Astragalus spp.) arasında tek tük cılız meşe ve ardıçlar göze çarpıyordu. Aşırı otlatmadan nasibini almış, çoğunlukla dikenli yastık bitkilerinin oluşturduğu fakir bir dağ bozkırına dönüşmüştü Erciyes’in yaylaları.

Fakat kuşlar bizi bırakmıyordu. Tepemizde bir çift kızıl şahin ve ok kadar hızlı ebabiller dönerken, yerde bozkır toygarı, tarla kuşu ve kır incirkuşu dolaşıyordu. Dağ steplerinde toplam dört kuyrukkakan türü gördük; boz, karakulaklı, aksırtlı ve nerdeyse her taşın üstünde oturan bildiğimiz kuyrukkakan.

Dağ bozkırlarında iki bin metrenin üstünde, dereciklerin ve su sızıntılarının etrafında gördüğümüz yoğun yeşil alanların alpin çayırlar olduğunu gördük. Derenin kenarından bir çift angıt uçtu ve tepenin ardından kayboldu. Burada bitkiler koyu yeşil yapraklı, kimi zaman tüylü, kalın kabuklu, küçük ve ince dallıydı. Erciyes Üniversitesi’nden botanikçi Cem Vural, biyolojik çeşitlilik açısından bu zengin alpin çayırlarda 11 endemik bitki türü tespit etmiş.

Bozkırların ve çayırların bittiği yerde Erciyes Dağı’nın kayalık yamaçları yükseliyor. Buralarda toprak yapısı nerdeyse hiç yok ve buna bağlı olarak bitki örtüsü de zayıf. Ama kuş türleri bakımından zengin bu alanlarda gözlemlerimiz boyunca kızılşahin, kayakartalı, bıyıklıdoğan ve uludoğan gördük. Yüksek kayalık yamaçlarda birçok kuşun yanında sürüler halinde kar serçeleri uçuyordu.

Bütün bu doğal zenginliğine rağmen yöre halkı Erciyes’e sırtını dönmüş durumda. Dağın eteklerinde Hacılar, Hisarcık, Kızılören, Şeyhşaban, Kızık, Kulpak, Develi gibi yerleşimler bulunuyor. Bazıları hayvan otlatmak için özellikle yaz aylarında tercih edilen kırsal nitelikli yerleşimler. Başta Şeyhşaban olmak üzere bazı yayla yerleşmelerinin özgün dokuları ve barındırdıkları tarihi değerler dolayısıyla korunmaları çok önemli.

Erciyes Dağı’nın batısındaki Sürtme ve Şeyhşaban köyleri, kemerli hayvan barınaklarının yanı sıra önemli ölçüde kalıcı konutun bulunduğu yerler. Şeyhşaban köyünün kökeninin 16’ncı yüzyılda Erciyes’in batı kesimlerine dergahını kurup, hayvancılıkla uğraşan Şeyhşaban’a kadar dayandığına inanılıyor.

Hayvancılık bu bölgede en önemli geçim kaynaklarından biri. Diğer geçim kaynağı ise bağcılık. Dağın çağlar boyunca adeta sembollerinden biri bağcılık, bugün Hacılar-Talas ekseni üzerinde kalıp, yapılaşma ile beraber eski verimli günlerinden uzaklaşmış. Halbuki volkanik yapıya bağlı olarak oluşan toprak ve arazi yapısı bağcılığa son derece elverişli imkanlar sunuyor.

Erciyes Dağı’nda bulunan biyolojik topluluklar arasında kalıntı ormanlar kendilerine özgü canlıları barındırıyor. Strabon’un İS 45 yıllarında bahsettiği Erciyes’in sık ormanlarından geriye sadece güneydoğu yamaçlarda titrek kavak ormanları, diğer yamaçlarda ise alıç, boylu ardıç, katran ardıcı, tüylü ve sarı meşe toplulukları kalmış. Dağın güneybatı eteklerinde, ağaçların arasında karatavuk, küçük akgerdanlı ötleğen, akgerdanlı ötleğen, ökse ardıcı ve ispinozlar ötüyor her zaman. Kayak merkezine doğru kuzey yamacındaki asfalt yoldan çıkarken 1400 metreden başlayarak yamaçlarda kara çam, meşe, kavak ve akasya ağaçlandırma bölgeleri bulunuyor, ancak bu bölgeler henüz biyolojik çeşitlilik açısından fakir kalmış.

Erciyes’te 2340 metre yükseklikte alpin bir küçük göl var: Sarı Göl. Dağlık alan deyince insanın aklına pek tarım arazileri gelmiyor. Fakat göle çıkarken 1500 metreye kadar yol boyunca bağlık alanlar ve hatta iki bin metreye kadar da kuru tarım alanları vardı. Doğal yöntemlerle yetiştirilen buğday, çavdar, yulaf, kuru fasulye ve yeşil mercimek tarlalarında onlarca kuş vardı. Tepeliguguk, boğmaklıtoygar, tarlakuşu, sarı kuyruksallayan, karabaşlı kirazkuşu, tarla kirazkuşu gibi tarıma uyum sağlamış kuş türlerini kaydettik. Yer yer sellerle bozulmuş yoldan zorlukla çıkarken, kırmızı gagalı dağ kargalarının çığlıkları eşlik ediyordu bize. En sonunda üç tepenin arasına sıkışmış Sarı Göl’e ulaştığımızda, gölün etrafında bir yılkı atı sürüsü gördük.

Erciyes heybetli bir dağ. Her şey ondan etkilenmiş. Erciyes Matbaa, Erciyes Kaporta, Erciyes Cafe, Erciyes Emlak, Erciyes Kitabevi, Erciyes Antikacısı, Erciyes Büfesi. Erciyes’i tanımak için uzun bir maceranın sonunda diyecek çok şey var. Ama hepsinden öte, o Anadolu’nun bize bıraktığı yaşam için en önemli ve en güzel miras coğrafyalardan biri.

Kuş Gözlemek

Çekmecelik, Halkalamalık, Yazmalık: Palas Tuzla Gölü Kuşlarının Hikayesi

Dr. Uygar Özesmi
Çevre Bilimci ve Kuş Gözlemcisi

Ülkemizin doğası ve kuşları batı biliminin bizden çok önceleri merak konusu olmuş. Anadolu’ya 1548’de gelen Belon ve 1643’de Tavernier batıdan gelen ilk doğa seyyahları arasındadır. 1800’lerde kuşları örnekleyen seyyahların sayılar artmıştır. Bunların arasında 1835’de Chesney ve Ainsworth, 1848’den itibaren Tchihatcheff, 1853’de Kotschy ve özellikle 1870’lerde Danford, 1874’de Fellowes, 1881’de Tristram, 1882’de Schraders, 1907’de Ramsey, Hilgert ve Niedieck, 1928’de ise Stresemann, Hartert ve Ürmös sayılabilir. 20. yüzyılın başında sayılar bu yazıda sayılamayacak kadar artmış. Bu seyyahlar yöre halkının adını koymadığı cılıbıtları; akça, halkalı, küçük halkalı, büyük diye ayırmışlar, kendine göre özellikleriyle tanımlamışlar ve belgelemişler. Çiftenin ucunda örneklemişler, Avrupa’daki müze çekmecelerine hapsetmişler. Anadolu insanı ise onları ayrıntılarıyla tanımlamasa da çok daha şerefli bir yer ayırmış, kilimlere halılara, nakışlara, yazmalara işlemiş.

Palas Tuzla Gölü ile ben de yine batılı kuş gözlemcilerin sayesinde tanıştım. 1987 yılında Çukurova’da Doğal Hayatı Koruma Derneği işbirliğinde yürütülen WIWO (Uluslar arası Su Kuşları Araştırma Vakfı) projesinde beraber çalıştığımız Vincent van den Berg ve arkadaşları Kayseri’yi ziyaret edip 1987 sonbaharında Tuzla’da kamp yapmaya karar verdiklerinde, ben de onlara katıldım. Kayseri’nin sadece 45 km kuzeyinde yer alan bu önemli kuş alanına Sultan Sazlığı üzerine odaklandığım için daha önce hiç gitmemiştim. Göl civarda yaşayan birkaç bin insan dışında Kayseri halkı Palas Tuzla Gölü’nden haberdar bile değildi. Bizler gölün güneybatı ucunda kavakların arasına kamp kurmuş, bağları çevreleyen çalıların arasına kuş ağları atmıştık. Boyunçeviren’le ilk onu ağdan kurtarıp bacağına halka taktığımda tanıştım. Sonraları bu güzel kuşu Lübnan’da ölü bulmuşlar diye duydum. Oraya kadar dura kalka 4 gün de varmış. Artık kuşları saçmalarla örneklemiyorduk, onun yerine ağlarla yakalıyor bacaklarına halkalayarak ve fotoğraflarını çekerek belgeliyorduk. O halkalama kampıyla başlayan Palas Tuzla macerası bir tutkuya dönüştü. O kış her hafta sonu Ömerhacılı köyünde Hacı Ömer amcanın evine konuk oldum, ocağın başında ısındım. Kar tipi demeden sabahın erken saatlerinde göl kıyısına indim ve gördüğüm kuşları saydım ve düzgünce defterime kaydettim. Kızılbacak:10, Angıt:200. Yeşilbaş:54, Kılkuyruk: 34, Suna 4 diye her hafta sonu onları saydım. Kış kuş sayımlarını yazdım bitirdim.

Palas Tuzla Gölü’nün kuşlar açısından önemi git gide ortaya çıkınca 1988 ilkbaharında WIWO tarafından gölün bahar kuş göçleri açısından önemini ortaya koymak için bir proje başlatıldı. Sevgili dostum Gürdoğar Sarıgül’ün de katıldığı bu projede düzenli olarak gölde 200 Flamingo’nun kaldığı, yüksek sayılarda alaca balıkçıl, ak balıkçıl, gri balıkçıl, erguvani balıkçıl, leylek, karaleylek ve çeltikçi’nin göç sırasında görüldüğünü ortaya koyduk. Bunun yanısıra fiyu, kirik, yeşilbaş, kılkuyruk, çıkrıkçın, ve kaşıkgaga ördeklerinden binlercesinin alanı göç sırasında kullandığı ortaya çıktı. Alanın başta döğüşken kuş, küçük kumkuşu ve akça cılıbıt başta olmak üzere bütün yağmurcunların Anadolu’daki en önemli göç durak noktalarından biri olduğunu gördük. Görüşmelerimizin sonunda göç çalışmasının yeterli olmayacağı bu çalışmanın bir üreyen kuşlar çalışması ile takip edilmesi gerekliliğine karar verdik.

Aynı yıl haziranda Yertaşın Saz mevkiinde bir ay boyunca kamp kurdum. Her hafta sonu takviyesi yapılan yiyeceklerimi sıcaktan korumak için yerin altında oluşturduğum bir buzdolabında saklıyordum. Sağ olsunlar, çobanlar da yoğurt ve peynirle besliyorlardı. Öğle sıcağında gölgede karademlikten çaylarımızı yudumluyor, pınarlara, göle şükredip duruyorduk. Her sabah güneşin doğmasıyla beraber gölde üreyen kuşları tespit için göl etrafındaki biyolojik topluluklarda gözlemler yapıyordum. Islak çayırlarda ayağımı ıslattığımda etrafımda yuvalarını yapmış uzunbacak, mahmuzlu kızkuşu, kızkuşu ve kızılbacak havalandı, bana kibarca çek git dediler. Kovalıkların içindeki yuvalarından kır incirkuşu ve karabaşlı sarıkuyruksallayan kafasını çıkardı. Yuvalarını göremesem de sık sık gördüğüm çayır delicesi ve turnanın civarda bir yerlerde ürediğinden emindim.

Islak çayırlardan çamur düzlüklerine geçince tuzlu ortamları seven kılıçgaga, akça cılıbıt, büyük cılıbıtların kimi kur davranışları gösteriyor ve kimi kırık kanat numarası yaparak beni yuvalarının yanından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Daha kumlu ve çakıllı bölgelerde küçük halkalı cılıbıt ürüyordu. Gölde varolan tek ince uzun çamur adasında ise bir sürü karabaş martı koloni kurmuştu.

Başta Yertaşın Saz olmak üzere göl kenarındaki sazlıklara varınca küçük batağan, balaban, cüce balaban, su kılavuzu, saz tavuğu, sakarmeke sesleri duydum. Sazların arasında saz bülbülü, büyük kamışçın ve bıyıklı baştankara oynaşıyor ve ses tellerinin en üst seviyesinde kendi şarkılarını söylüyorlardı “Burası benim, yaşam alanım çok güzel, kendime bir eş arıyorum, dişiyseniz gelin, yoksa aman ha yaklaşmayın”. Göğsüme kadar sazların içine daldığımda bir yeşilbaş çıkrıkçın ve Macar ördeği yuvası buldum. Ürediklerinin kanıtını gördükten sonra hemen uzaklaştım. Ancak saz delicesinin ürediğini tahmin ettiğim bölgeye yaklaşamadım, yine de ürediğine eminim diyebilirim.

Palas Tuzla Gölü sulakalanlarının dışında etraftaki biyolojik topluluklar da çok sayıda kuş barındırıyor. Gölün doğusundaki tuzlu bozkırlarda üreyen tek tük bağırtlakların yanında nerdeyse her yerde çorak toygarları yuvalanmış. Tuz oranı azaldıkça ve bozkır bitkileri hakim olunca adı üstünde bozkır toygarı, boz kuyrukkakan ve ketenkuşu görmek mümkün oluyor.
Etraftaki kayalık bozkırlarda ve yamaçlarda kovuklarda angıt ürüyor ve yavrularını yokuş aşağı göle indiriyor. Daha sarp yerlerde küçük akbaba ve kızıl şahin ve kaya güvercini yuvasını yapmış. Üremek için bu alanı seçen kuşlar arasında küçük boğmaklı toygar, çalı bülbülü, taş bülbülü, kuyrukkakan, karakulaklı kuyrukkakan, aksırtlı kuyrukkakan, kaya sıvacıkuşu, kaya serçesi, alamecek, kaya kirazkuşu ve kirazkuşu da sayılabilir.

Civarda Kızılırmak vadisinin kumlu yamaçlarında üreyen arıkuşu ve kum kırlangıcını da görmek mümkün. Irmak kenarındaki söğütlüklerde ve çalılarda, bülbül ve kamış bülbülü şakıyor. Çulha kuşu ise torba şeklindeki yuvasını özene bezene pamukçuklardan yapıp dallardan sallandırmış. Tarımsal arazilerde de kuşları görmek hala mümkün. Elektrik direkleri üzerine delice doğan, kerkenez ve saksağanlar yuvalanmış. Tarlakuşu, tepeli toygar, boğmaklı toygar, tarla kirazkuşu, ve kara başlı kirazkuşu tarlaların içine veya kenarlarındaki çalılara ve dikenli bitkilere yuvalarını yapmış. Kavaklık ve bahçelerde guguklar yumurtalarını bırakacakları başka kuşların yuvalarını arıyor. Bir çift üveyik çalıların arasından bir patlama ile kalkarken, uzakta bir alaca ağaçkakanın tak tak’ları yankılanıyor. Dalların arasında ak gerdanlı ötleğen, küçük ak gerdanlı ötleğen, büyük baştankara ve mavi baştankara oynaşıyor. Çalıların arasına, uzak dallara, karatavuk, ökse ardıcı, kara alınlı örümcekkuşu, kızıl sırtlı örümcekkuşu, alakarga, ağaç serçesi, ispinoz, saka ve florya yuvalarını yapıyor. Eski alaca ağaçkakan yuvalarına sığırcıklar el koymuş. Kavakların tepesine tek tek sarıasmalar, koloni halinde ekin kargaları yuvalanmış.

Köylerde ise çatılarda ve direklerde leylekler kocaman yuvalarını yapmış gagalarını takırdatıyorlar. Leylek yuvalarının içinden de serçeler kat mülkiyeti almış. Minarelere küçük kargalar, çatı aralarına ve altlarına kukumav, ebabil ve kırlangıçlar yuvalanmış. Bir haziran temmuz ayı da böyle geçti…

Bunca kuşun şöleniyle artık Palas Tuzla Gölü bir tutku halini almıştı. Sevgili Cüneyt Karul’la beraber sonbahar gelince kendimizi alamadık, Yertaşın Sazın çayırlıklarına yine çadır attık. Amaç sonbahar göçünü izlemekti. Bu sefer hesaplayamadığımız İç Anadolu’nun karasal iklimiydi. Gece yıldızlarla dolu sonsuzluğa bakarken, sıcağın yükselerek gökyüzüne kaçmasıyla beraber çöken soğuk hava bizi tir tir titretiyordu. Yazlık uyku tulumlarımızda ancak bolca kanyak içtikten sonra sızıp kalabiliyorduk. Sabah donarak uyandığımızda sıcaklık 8-10 derece oluyordu. Göl etrafında sayıma başladığımızda her saat başı bir katman giysi çıkarıyor, öğle vakti 26 derecede bir şort, bir atlet kalıyorduk. Her an her köşede göçmen yağmurcunlar, yırtıcı kuşlar, tüy değiştirmek için toplanmış 3000 civarında angıt ve hatta dünyaca nesli tehlike altında kuşlardan 3 toy bize kendilerini gösterdiler. Toylar hala bu civarlara tek tük uğruyorlar, ancak yöre halkı bir zamanlar bütün ovada yaygın olarak ürediklerini söylüyor. İç Anadolu’da toyların akıbetine bütün kuşlar eşlik ediyor. Mahşerin dört atlısı; suyu kesen barajlar, kurutan kanallar, yayılan yoğun tarım, çayırları ve bozkırı sömüren aşırı hayvancılık.

Sonra unutuldu Palas Tuzla Gölü. Aradan geçen 12 yıl içinde yeraltının suyunu çalıp, pancara hortumladılar. Kaynaklar kurudu. Sürüye bir sürü daha kattılar. Sonra da şu gölü kurutup, toprağı yıkayıp “bütün Kayseri’yi beslesek mi, cepleri doldursak mı” dediler. Kuş gözlemcileri alana 2000 yılında tam zamanında geldiler. Küresel Çevre Fonu Küçük Destek Programına (UNDP GEF/SGP) başvurarak yerel halkla beraber çalıştılar. Sonunda da Palas Tuzla Gölü’nü ve kuşlarını büyük ekrana taşıdılar. Artık halkla beraber göle sahip çıkıyorlar. Kayseri gündemine ve bilincine de yerleşti alan. Kuşlar çekmecelerden, halkalardan, yazmalardan havalanıp, sorumlu dimağların zihinlerine kondular.

2003 yılının bir Nisan sabahı hava aydınlanmadan çok önce ErKuş (Erciyes Üniversitesi Kuş Gözlem Kulübü) Palas Tuzla Gölü Atlası sorumlusu Nursen Aksan yatağından fırladı. Mutfağa koşup çayın suyunu koydu, börekleri paketledi, termosu doldurdu ve aşağı indi. Kapıda minibüs hazır bekliyordu. Şimdilerde şoför, emekli Muharrem Turan 3 yıldan beri ErKuş’u Atlas çalışmaları için araziye götürüyordu. Daha ilk yılında bir kuş kitabı ve bir dürbün almış, o da bir kuş gözlemcisi olmuştu. Bu yılın ilk arazisiydi ve 25 Atlas karesinden birkaçını da kendisinin dolduracağını ümit ediyordu. Yoldan Hülya, Serkan, Behiye ve Esra’yı da aldılar. Türkiye Üreyen Kuşlar Atlası projesini yürüten Doğa Derneği’nin onlara gönderdiği haritayı açtılar ve haritaya göre kuş gözlemcilerini karelere dağıttılar. Aradan birkaç saat geçince topladılar, gözlemlerini formlara işlediler. İki aylık çalışma sonunda Palas Tuzla Gölü’nü çevreleyen 250 km2’lik alanda 99 değişik türde kuşun dağılım haritasını tamamladılar. Bu kuşlardan 9’u Avrupa’da yoğunlaşmış olup tehdit altında, 23’ü yoğunlaşmamış olup tehdit altında olan türlerdi. Bu çalışmaları ile Palas Tuzla Gölü ve civarı hakkındaki bilgilerimiz arttı ve Türkiye Üreyen Kuşlar Atlası’nın tamamlanmasına doğru bir adım daha atılmış oldu. Ne şanslıyız ki Palas Tuzla Gölü’nde hala büyük cılıbıtlar kırmızı göğüslerini gere gere kur yapıyor, Ziya Özarslan dedenin dediği gibi angıtlar hala “ang ang diye dönüp durup horon tepiyor”.

Artık Anadolu sadece batılı seyyahlara kalmadı. Kuşlar da çekmeceleri boylamıyor, sadece ağlara takılıp kalmıyorlar. Doğa Derneği desteğinde ülke sathına yayılmış kuş gözlemcileri yerel halkla beraber etraflarındaki doğal alanlara sahip çıkmaya çalışıyor. Angıtlar, halılara, kilimlere, yazmalara, tabaklara, kupalara işlenmeye devam ediyor. Yerel sivil toplum kuruluşları ve üniversiye kuş gözlem toplulukları bilimsel raporlarla doğal alanlardaki kuşların durumunu ve tehditleri yetkililere bildiriyor ve onları göreve çağırıyor. Anadolu’da angıtların horonuna herkes davetli…