7 Şubat 2008 Perşembe

Biyolojik Çeşitlilik: Ailemizi korumak!

Ülkemizi yönetenler yerin altındaki ve üstündeki her şeyi, toprağı, suyu, ormanları, kıyıları, sulakalanları, bozkırları insan için kullanılması gereken kaynaklar olarak görüyor. Sanki biz doğaya ve bütün canlılara hükmediyoruz, onlar bizim kölelerimiz. İstediğimizi yapar, istediğimiz gibi kullanırız. Oysa biz doğanın bir parçası olarak onun bir ferdiyiz. Nasıl aile fertleri birbirini destekler ve korursa biz de üyesi olduğumuz bu büyük aileyi desteklemek ve korumak zorundayız. Varlığımız buna bağlı.

Doğa; toprak, su, hava ve enerji, yani bu dört element ve sayesinde var olan biyolojik çeşitlilikten oluşur. Biyolojik çeşitlilik, insan dahil bütün canlılardan ve canlıların yaşam alanlarının çeşitliliği, birbirleri ve yaşadıkları ortamlarla olan ilişkileri olarak tanımlanır. Biyolojik çeşitlilik, genetik çeşitlilik, tür çeşitliliği, ekosistem çeşitliliği ve aralarındaki işlev ve ilişkiler çeşitliliğini içerir. Örneğin, orman ekosistemi bütün sakinleri yani kuşu, geyiği, porsuğu, böceği, ağacı, çalısı, çiçeği, mantarı ve gözle göremediğimiz canlıları için ev sahipliği yapar; toprağı korur, tutar, akan dereler berrak akar, suları yeraltına depolar, havayı temizler ve iklimi düzenler. Sürdürülebilir bir şekilde işletilirse bize odun olarak enerji ve kereste olarak yapı malzemesi sağlar. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biri. Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında, başka yerlerde nadiren görülen bir ekosistem çeşitliliğine ve buna bağlı genetik ve tür çeşitliliğine sahip. Vatanımızdaki göl, sulakalan, bozkır ve akarsu ekosistemleri kimi sadece ülkemizde bulunan (endemik) yüz binlerce türe ev sahipliği yapar. Fakat biz her geçen gün ülkemizi ve kendimizi fakirleştiriyoruz.

Artık bu zenginliğimizin talanına dur deme vakti geldi, yoksa çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşanır bir vatan değil çölleşmiş fakir bir ülke bırakacağız. Doğal orman ve bozkır ekosistemlerimizin madenlerle delik deşik edilmesine ve ağaç plantasyonlarına dönüştürülmesine; yollarla canlıların geçemeyeceği şekilde parçalanmasına; mera olarak kullanılan bozkırların aşırı otlatılmasına; sulakalanların kurutulmasına, göllerimizin suyunun çekilmesine ve kirletilmesine; akarsularımızın önünün büyük barajlarla kesilmesine; içlerine kanalizasyon ve endüstriyel atık suların boşaltılmasına ve sularının kentin sözde ihtiyaçları için borularla çalınmasına seyirci kalmaya devam edersek biyolojik zenginliğimizi kaybederiz.

Toprak, su, hava, enerji, bitkiler, hayvanlar ve bunları barındırıp düzenleyen ekosistemler toplumumuzun bir parçası. Bunlar bir kaynak değil, bizim gibi haklara sahip birer varlık. İnsan bu toplumun efendisi değil, sadece mütevazı bir ferdi. Bizim görevimiz ise bu ailenin onurunu, düzenini ve güzelliğini korumak.

Dr. Uygar Özesmi
Ormanlarımızı sattırmayız!

Erozyonu önleyen, toprağımızı, suyumuzu koruyan ormanları birileri işgal ediyor. Bizim ormanlarımızı kesip yerine bina dikiyor. Ormanı korumakla görevlendirdiklerimiz bu suça seyirci kalıyor. Anayasa ormanları koruma görevini devlete veriyor. Görevini yapmayanlar “işgal edilen alanlar orman vasfını yitirmiştir” diyerek satmaya kalkıyor. Bizim, kendileri gibi seyirci kalacağımızı sanıyorlarsa yanılıyorlar. TEMA Vakfı olarak milyonlarca destekçimizle ormanlarımıza sahip çıkıyoruz. Bir imzayla ormanları satışa çıkarabileceklerini sananları uyarıyoruz. Bir imzaya karşı, şu anda 360.000’den fazla imza ile destekçilerimiz bu satışa karşı çıkıyor. Yakında bir milyona ulaşacak imzaya karşı kim bir imza atabilir. Milyon vatandaşımızın topraklarımız için haykırışına rağmen ve çığlıklarını duyuramayan milyonlarca canlıya rağmen kim bu satışa onay verebilir?

Bilin ki satmaya kalktığınız ormanlar bizim ormanlarımız. Ormanlarda her vatandaşın hakkı var. Ormanlar erozyonu önleyip toprağımızı koruyor, suyu hasat edip kuraklığı önlüyor. Ormanlar sayesinde içecek ve ürünlerimizi sulayacak suyu buluyoruz. Ormanlarda milyonlarca canlı barınıyor ve bizim kadar onların da hakkı var.

Devletin sorumlu kurumlarından yanıt bekliyoruz. Ormanlarımızı asla satışa çıkarmayacaklarını ilan etmelerini istiyoruz. Devletin sorumlu kurumlarından eylem bekliyoruz. Gerekli yasal tedbirleri aldıklarını görmek istiyoruz.

Cebren ve hile ile ormanlarımızı yok edenleri, toprağımızı elimizden alanları milletimiz affetmez. Geçmişteki gibi, yeniden bu işgalleri affeder, üstüne üstlük işgalcilere ödüllendirir gibi satmaya kalkarsak, ormanlarımızın önümüzdeki yıllarda talan edilmesinin önünü alamayız. Bizim ormanlarımızı çalanları bugün affedersek hangi yüzle “adalet mülkün temelidir” deriz. Adalet istiyoruz, bizim ormanlarımız satılık değil. Ormanlarımızı sattırmayız.

Dr. Uygar Özesmi
Kendi yağımızla kavrulmak

Yıl 1897. Yer Augsburg, Almanya. Rudolf Diesel yerfıstığı yağı ile çalışan ilk motoru geliştirdi. Diesel, bitkisel yağların en az petrol ürünleri kadar önemli bir yakıt olduğuna inanıyor.

Yıl 1909. Yer Şikago, Amerika Birleşik Devletleri. Henry Ford etanol ile çalışabilen ilk efsanevi Model T arabasını çıkartıyor. Ford, geleceğin yakıtının fermente edilerek alkol üretilebilen bitkisel ürünlerden olacağına inanıyor.

Yıl 1934. Yer Atatürk Orman Çiftliği, Ankara. Savaş ve benzeri durumlarda dışa bağımlılıktan kurtulmak için yerel kaynaklardan yararlanmak üzere traktörlerde yakıt olarak bitkisel yağ kullanımı ile ilgili çalışmalar başlıyor. Ancak atılan bu ilerici hamle bir yerlerde duruyor ve sonuca ulaşamıyor.

Yıl 2006. Güneşköy, Kırıkkale. Prof.Dr. Ali ve İnci Gökmen, GEF Küçük Destek Programı projesinde Türk Traktör ve Kırıkkale Tarım il Müdürlüğü ile birlikte bitkisel yağ ile traktör çalıştırıyorlar. Geliştirme çalışmaları sürüyor ve hedef ülke genelinde çiftçilerin kendi yağını kendi üretip traktörlerini çalıştırmaları. Böylece hem dışa bağımlılığımız azalacak hem de küresel iklim değişikliğine neden olan fosil yakıt kullanımı azalacak. TEMA Vakfı’nın da büyük önem verdiği bu projenin Atatürk’ün izinden devlet tarafından desteklenmesi ve yaygınlaştırılması gerekiyor.

Küresel İklim Değişikliği ile birlikte bütün dünyada alternatif enerji kaynakları arayışı hızla sürüyor. Karbon salımını düşürmek üzere Avrupa Birliği 2030 yılında bitkisel yağların yakıt olarak kullanımını %30’a çıkarmayı hedefliyor. Yağların önemli bir kısmı ise ithal edilecek. Ulus olarak çok dikkatli olmamız gerek. Dış talebi karşılayacağız diye verimli tarım arazilerimizi yağlı bitkilerin üretimine çevirerek gıda güvenliğimizi tehlikeye atmamalıyız. Vizyonumuz, ülkemizden gram yağ çıkmadan, ürettiğimiz yağlarla tarımsal üretimimizi ayakta tutmak olmalı. Çiftçimiz kendi yakıtını kendi üreterek, girdi maliyetlerini azaltıp, tarımsal rekabet gücünü arttırabilir. Bunun için gerekli politikaların bir an önce hayata geçmesi gerek.

Bu arada evlerde, restoranlarda, işletmelerde kullanılan atık yağlar kanalizasyonlara karışıyor. Arıtılması çok zor ve git gide azalan sularımızı kirletiyor. TEMA Vakfı olarak her atığın ürüne dönüşmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle evlerden ve işyerlerinden yakıt olarak kullanılmak üzere atık yağların toplanmasını destekliyoruz. Bu konudaki çalışmaların suyumuzu korumak, küresel iklimi değişikliğini önlemek ve dışa bağımlılığımızı azaltmak için hız kazanması gerekiyor. Kendi yağımızda kavrulma zamanı çoktan geldi de geçiyor…

21.10.2007 - Dr. Uygar Özesmi
Yarın güneş doğacak!

Farkında değiliz ama bütün enerji kaynaklarımız güneşe dayanıyor. Sobada yanan odun, güneşten gelen ışınlar sayesinde fotosentezle oluşur. Isı farklarını yaratıp rüzgârları estiren de güneş. Denizlerdeki suyu buharlaştırıp, yağış olarak bırakan ve böylece barajları dolduran yine güneş. Milyonlarca yıl önce güneşle büyüyen bitkiler ve denizlerdeki algler yerin altına gömülüp kömür, petrol ve doğalgaz oldu. Bu sayede atmosferdeki karbon yeraltına depolandı, atmosfer soğudu; yaşanabilir bir dünya oluştu. Bırakalım, fosil yakıtlar yeraltında, dünyamız da yaşanır kalsın. Enerjimizi doğrudan güneşten üretelim. Vatanımız güneş enerjisi açısından çok zengin. Türkiye günlük ortalama 7,2 saat güneş enerjisinden yararlanabiliyor. Güneşten yeterince yararlanırsak enerji bağımlılığımızı büyük ölçüde azaltırız. Almanya gibi bizden daha az güneş alan bir ülkede 1500 MW kurulu güneş enerjisi gücü var (Keban Barajı 1330 MW). Bizde kurulu güneş enerjisi gücü ise gülünç bir rakam; 0,3 MW. Almanya’da çalışan Türk bilim adamı Dr. Ahmet Lokurlu, güneş enerjisinden soğuk hava üreten bir teknoloji bularak yenilenebilir enerji alanında bir çığır açtı. Güneşten enerji üretimi konusunda dünyada hızla gelişmeler olurken biz yeni teknolojileri geliştirmekte ve uygulamakta gecikiyoruz. Rüştünü ispat etmiş güneş teknolojilerini kullanmak konusunda ise yetersiz politikalarla enerji bağımlılığımızdan kurtulamıyoruz.Kendini kanıtlamış güneş enerjisi sistemlerinden biri olan sıcak su kolektörleri ülkemizde çok sayıda şirket tarafından üretiliyor ve Avrupa’ya ihraç ediliyor. AB, 2010’a kadar 100 milyon m2 sıcak su kolektörü kurmayı hedefliyor. Bu rakam ülkemizde sadece 17 milyon m2. Bu yaklaşık 3,5- 4 milyon konuta denk geliyor. Geri kalan 18 milyon konuta ve buna ek olarak fabrika, otel, hastane, yurt vb. binalara da kurulsa, Türkiye ekonomisine 3-3,5 milyar USD katkısı olabilir. Çevre ve Orman Bakanlığı ORKÖY projesi ile orman köylülerine sıcak su kolektörü kursunlar diye üç yıl vadeli destekler veriyor. Aynı uygulama ova köyleri için de yapılsa, gübre kaynağımız tezekler, yakılmak yerine toprağı zenginleştirmek için kullanılabilir. Sıcak su kolektörü üreten şirketlerimiz desteklenmeyi ve iç pazarı genişletecek önlemlerin alınmasını bekliyor. Ağaçlar gibi bizim de güneşten yeterince yararlanmamız ve karbonu depolamamız gerek, yoksa ısınan gezegenimizde güneş bizi yakacak.

28.10.2007 - Dr. Uygar Özesmi
Teknoloji gerçek dostun olsun!

Tükettiklerimizle yaşam standartlarımızı arttıracağımıza inanıyoruz. Gerçekte tükettiğimiz dünyanın kendisi! Dünya tüketimi kaldıramıyor. Hava, toprak, su ve canlılar çığlık atıyor. Biz kulaklarımızı tıkamış doğadan hep daha fazlasını alıyoruz, üstelik çoğalıyoruz ve çoğaldıkça doğayı daha fazla tüketiyoruz. Doğa ile beraber insanlık da hızla tükenişe doğru yol alıyor. Ne yapmalı o zaman? Kazandıklarımızla “yeni şeyler” almayı durdurup cep telefonunu, müzik setini, televizyonu, buzdolabını, elektrik süpürgesini, bulaşık ve çamaşır makinesini, pencereden aşağı atıp, arabamızı hurdacıya mı verelim? Bunu sanıyorum pek az insan yapmaya hazır. O zaman tek seçenek kalıyor; yaşam standartlarımızı yükselttiğine inandığımız bütün “şeyler” in doğa ile dost olması ve doğayı tüketmemesi. Kullandığımız enerjinin tamamı yenilenebilir kaynaklardan sağlanmalı, toprağı erozyonla kaybetmeden ve fakirleştirmeden ekmeli ve ürünleri yetiştirmeli, havayı ve suyu kirletmeden ve azaltmadan kullanmalı, atık olmamalı. Üretirken atık çıkmamalı, çıkanlar başka üretimlerin girdisi olmalı. Kullandıklarımızın hepsi yeniden kullanılmalı veya geri dönüştürülmeli. Doğadan artık almayı durdurmalı, tüketim toplumundan üretim ve dönüşüm toplumuna acilen geçiş yapmalı. Bunları yapabilmenin tek yolu ise doğa dostu teknolojiler... Doğa dostu teknolojilerin geliştirilmesi ve kullanılması konusunda şirketlere ve bireylere büyük sorumluluk düşüyor. Kısıtlı sosyal sorumluluk projelerinden çok, toplum olarak sosyal sorumlu birey ve şirketlere ihtiyacımız var. Doğa ile dost teknolojilerin üretimi ve kullanımı en büyük sosyal sorumluluk... Teknolojinin kendisi iyi veya kötü değil. Önemli olan, hangi teknolojilerin geliştirildiği ve kimin elinde, nasıl kullanıldığı. Teknoloji ile kitle imha silahları yapabileceğimiz gibi, milyonlarca insana temiz ve yenilenebilir enerji de sağlayabiliriz. Atık üretmeyen ekolojik sanayi komplekslerine yatırım yaparak doğadan ham madde alımını doğanın kendini yenileme kapasitesinin altına çekebiliriz. Doğru teknolojilerin kullanımıyla enerjiden ulaşıma, ev aletlerinden tarıma kadar hemen her alanda doğa dostu seçeneklerimiz var artık. Bu seçenekler devlet politikaları ile desteklenmeli, yaygınlaştırılmalı, sokaktaki ve tarladaki insanın kullanımına uygun fiyatlarla sunulmalı. Doğa dostu teknolojilerin gelişimini ve kullanımını destekleyen TEMA Vakfı, 36 sivil toplum kuruluşuyla beraber çıkardığı Yeşiliz dergisinde (www. yesiliz .net) doğa dostu teknolojileri ele alıyor, bu yolda seçenekler sunuyor. Doğa dostu teknolojiler için biriniz yoksa ekisiğiz; beraberce tarım, sanayi ve halk olarak doğada yeşil izler bırakalım.

04.11.2007 - Dr. Uygar Özesmi
Orman kanunu

Okul çantamı kapıdan anneme verdim. Soluğu ormanda aldım. Eğrelti otlarının uzanıp örttüğü patikada sessizce ilerliyorum. Yabani fındık ağacının dalları arasından bir büyük baştankara çıkıp, gıcırdayan bir çıkrık sesine benzer ötüyor. Baştankara, ayaklarıyla dala tutunup baş aşağı sarkıyor. Ufak bir hamle ile bir tırtılı yakalayıp yemek üzere dalların arasında kayboluyor, belki de gidip yavrularını besleyecek. Yürümeye devam ediyorum. Patikanın sonunda bir zamanlar ulu bir göknar ağacının kesilmiş gövdesine ulaşıyorum. Kökleri ve gövdesinin dip kısmı hâlâ duruyor. İçi oyulmuş, yumuşacık yeşil yosunlarla bezenmiş. Ağaçtan geri kalan, sanki ormanın içinde bir fıçı. İçine atlıyorum. Yoğun bir yosun ve çürümüş ağaç kokusu var. Yağmurdan sonra toprak gibi kokuyor. Derin derin içime çekiyorum. Yukarıya baktığımda masmavi bir gökyüzü ve pamuk pamuk bulutlar var. Ufak bir deliğe gözümü dayıyorum. Burada kimse göremez beni. Nefesimi tutup ormanı izliyorum. Önümden yavaş yavaş bir geyik sürüsü geçiyor. Alımlı boyunları, nemli burunları ve mücevher gibi koyu gözleri ile hiç ses çıkarmadan ilerliyor, zaman zaman durup, önce koklayıp sonra çekiştirerek envayi çeşit bitkiden tadıyorlar. Bu kadar sessiz ve gizli olmasam bu kadar rahatlıkla izleyemem onları. Nitekim hafif bir esintiyle sanki kokumu alıyorlar, boyunlar yukarı kalkıyor, burun delikleri oynuyor, sonra başlar aşağı iniyor ve hep beraber uzaklaşıyorlar. Bir süre sonra patikadan bir porsuk geliyor, şişman karnını sallaya sallaya... Ne sevimli görünüyor ama dişleri keskin, daha önce bir tilkiyi önüne katıp kovaladığını görmüştüm. Porsuk, ağaçların diplerini eşeliyor, belki de solucan arıyor. Yaprakların altı zaten solucan kaynıyor. Onları yiyor olmalı, diye düşünüyorum. Ne bereketli şu orman, binbir çeşit bitki yetişiyor, binbir çeşit hayvan yaşıyor ve hepsi birbirini yaşatıyor. Ağaçtan bir tırmaşık kuşu baş aşağı yavaş yavaş iniyor, kabuğun arasında ağacın özsuyunu emen böcekleri süpürge gibi temizliyor. Sonra yukarı dönüyor ve bir orman sıvacı kuşu ile burun buruna geliyor. Hiç dalaşmadan yollarına gidiyorlar. Ormandan yaprakların hışırtısı, canlılığın uğultusu, binlerce yıldır egemen barışın ve uyumun sesi geliyor. Karnım acıktı, evde yemek hazırlığı başlamıştır. HavaYolda köküne zarar vermeden kör çakımla keserek topladığım dede sakalı mantarlarını gömleğimin uçlarını bohça yapıp eve götürüyorum.Bugün ormana gitmeme izin vermediler, tehlikeli dediler, ağaçları kesiyorlarmış, üstüme düşermiş. Ağaçların yerine bina dikeceklermiş. Çok çocuk olacakmış, kaydırak olacakmış, salıncak olacakmış.

25.11.2007 - Dr. Uygar Özesmi
Kent orman olsun!

Hava aracım kentin üstünde hızla alçalıyor, ancak sadece is ve duman bulutunu delip geçen birkaç gökdelen görünüyor.Sonunda o kara buluta dalıyoruz ve binlerce ışık birden parlıyor. Yerküre’nin bu tarafı gündüz ama ışıklar yanıyor. Göz alabildiğince binalar dip dibe dizilmiş. Araç, binaların arasına dalıp aşağılara indikçe kentin tortusundan yükselen ve kentlerde alışageldiğimiz koku kesifleşiyor. İnsanlar küçücük dairelerine hapsolmuş, köstebekler gibi evleri ve işleri arasında gidip geliyorlar. Kentin içindeki devinimler bu hastalıklı büyük örgütlenmeyi ayakta tutmak için çırpınıyor. Yüzyıldır kontrolsüzce büyüyen kentler artık içinden çıkılmaz bir hale gelmiş. İnsanlık felaketini önlemek için, düzeltilmesi imkânsız olan kent yamalarla ayakta tutulmaya çalışılıyor. Dışardan, bir bakışla bana felaketin kendisi gibi görünüyor. Yeryüzü can çekişiyorYeryüzünde kent haricinde kalan bütün bölgeler kenti beslemek için birer tarım fabrikasına, çarkı döndürmek için enerji fabrikasına, hammadde sağlamak için maden çukurlarına ve tüketim için üretim fabrikasına dönüşmüş. Bütün su kaynakları bu fabrikalar ve kent için çalınmış. Yeryüzünde bir karış boş toprak ve doğa kalmamış. Yeryüzü aksırıp tıksırıyor, belki son bir nefes için çırpınıyor.2008 yılına hızla yaklaştığımız bu günlerde kentsel nüfus dünya tarihinde ilk kez toplam nüfusun yarısı olacak. Kentler gerekli yapısal değişiklikleri gerçekleştirip kendilerini dönüştürmeyi başaramazlarsa, yakın tarihte karşılaşacağımız manzara bundan farklı olmayacak. Çevresel, ekonomik ve sosyal açıdan sürdürülebilir bir kent yaratmanın anahtarı doğayı örnek almaktan geçiyor. Aynen muhteşem bir orman ekosistemi gibi kentlerin kendi enerjisini üretmek için yapraklarını açması güneşi, rüzgârı ve jeotermal enerjiyi toplaması ve enerji verimliliğini arttırması gerekiyor. Nasıl yapraklarını döken orman yaprakları ayrıştırıp besin olarak geri alıyorsa, kentlerin de geri dönüşüm ve yeniden kullanım sistemlerini kurarak hammadde ve su girişini en aza indirmesi gerekiyor. Nasıl orman yağmuru toplayıp kendini ve toprağı suyla besliyorsa, kentlerin de yağmur toplama sistemlerini kurması gerekiyor. Nasıl ormanın içinde ağaçlar ve canlılar en az hareket gerektirecek şekilde örgütleniyorsa, kent planları da ulaşım gereğini azaltmaya yönelik olmalı ve gerekli hallerde toplu ulaşım sistemleri ihtiyacı görebilmeli. Nasıl ormanın içinde açıklıklar varsa, kentlerde de sulama gerektirmeyen parklar ve bahçelerin kurulması gerekiyor. Böylece kent bahçeleri ile şehirde yaşayanlar kendi yiyeceklerinin önemli bir kısmını üretiyor hale gelebilir. Kentler için umutluyuz. Kent insanı yaratıcı. Kent insanı bilgili. Kent insanı tepkili. Kent insanı talepkâr. Artık Kentsel Geleceğimiz için taleplerimiz aşikâr.

02.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi
İklim Değiş-me!

Aralık başı, Kuala Lumpur’dan, Bali Denpasar Havalimanı’na inerken bunaltıcı nemli bir sıcak hava saldırısına uğruyorum.Alnımdan akan ter gözlerimi yakıyor. Otele doğru yol alırken direklerde turuncu bayraklar Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) ve Kyoto Protokolü Taraflar Toplantısı’nı ilan ediyor. Havalar ısınırken, toplantıdan beklenti de büyüyor. Yükselen ateşOtel odasında kanallar arasında gidip gelirken ekonomi haberlerinde duruyorum. Wall Street’ten bağlanan bir muhabir hisse senedi değerlerinin Amerika’da açıklanan istatistikler ışığında değer kazandığını anlatıyor. Üretim artmış, üretim maliyetleri düşmüş, satışlar yükselmiş, işsizlik azalmış. İyi gibi görünen bu haberin esasında ekolojik sonuçlarını düşündüğümde tüylerim ürperiyor. Haber, başka ifadeyle üçüncü dünya ülkelerinde kazılan madenlerin arttığını; petrol arama ve çıkarmanın devam ettiğini; yeraltı kaynaklarının çıkarılmasına bağlı olarak orman alanlarının ve diğer ekosistemlerin yok edildiğini; suların kirlendiğini ve sanayi kullanımının arttığını; orman alanlarının pamuk, soya fasulyesi ve palmiye yağı üretimi için kesildiğini; artan üretim için daha çok fosil yakıtlara bağlı enerji tüketildiğini ve böylece küremizin her geçen gün biraz daha ısındığını, altımızdaki ateşin büyüdüğünü anlatıyor. Tehlikeli sınırTaraflar Toplantısı’nın önüne koca bir termometre kurmuşlar, kırmızı çizginin bir akrep hızıyla yükseldiğini fark edemiyoruz. Biz ciddiye alıp, dönüp bakıncaya kadar tehlikeli kabul edilen 2 santigrat derece artış yaşanabilir. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) verilerine göre 2 santigrat derece artış sınırını aştığımızda gezegenimiz ve özellikle Türkiye gibi en çok etkilenecek ülkeler bir felaketler zinciri ile karşı karşıya kalacak. Atmosferdeki hava dolaşımı ve okyanuslardaki su akıntıları değişmeye başlayacağı için ülkemizin büyük bölümü kuraklığa ve sıcaklığa bağlı çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya. TEMA bu gerçeği 1996 yılından beri haykırıyor, ne yazık ki ter boşanıp, ağız kuruyuncaya kadar dinletemedi. Kaplumbağa ve tavşanDünya tavşan hızıyla koşarken biz kaplumbağa hızıyla yetişmeye çalışıyoruz. Rio’da 1992’de imzaya açılan UNFCCC’ye 188 devlet ve ayrıca Avrupa Birliği katıldı. Türkiye ancak 24 Mayıs 2004 tarihinde diğerlerine yetişti ve 189. taraf oldu. Bu arada TEMA ülkemizde iklim değişikliği bakış açısıyla Konya’da ilk gönüllü karbon yutağı ormanını, Karapınar’da ilk toprakta karbon tutumu projesini hayata geçirdi ve küresel iklim değişikliği konusunda eğitim ve iletişim projeleri yürüttü. Bu konuda oluşturduğu birikimle bu yıl Türkiye’den tek çevre STK’sı olarak başvurusu kabul edildi ve gözlemci statüsü, taraflarca 3 Aralık 2007 tarihinde onaylandı.Göğüslenecek ip nerede?UNFCCC’yi imzalar imzalamaz Türkiye Çevre ve Orman Bakanı başkanlığında İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu’nu oluşturdu. Kurul arada bir toplanıyor. Fakat iklim değişikliği konusunda nereye koşuyor belli değil. Türkiye’nin hedefleri ne? Neleri hangi kaynaklarla yapacak? Bu konuda açıklanmış bir bilgi yok. Bali’de ne savunacak ve neyle geri dönmek istiyor? TEMA’nın derdi verimli ve yenilenebilir enerji, her alanda değişikliğe uyum ve tabii toprak ve yaprak. Bu konuda atılan her adımın arkasındayız. Bali’de bu konularda kararlar alınırken, en önemlisi 2 santigrat derecenin altında kalmak için, gelişmiş ülkelerin 2050’ye kadar 1990 emisyonlarının yarısına inme taahhüdü. İşte göğüslenecek ip! Türkiye için mütevazı bir hedef belirleyecek olursak, 2050’de neden Avrupa 1990 emisyonlarının yarısının altında kalmayı hedeflemiyoruz? Buna ekonomik rekabet ve sanayimizin geleceği için mecburuz!Nerede kaldın Kyoto?Bali’de Kyoto Protokolü’nün taraflar toplantısı eşzamanlı sürüyor. Türkiye’den yükselen “imzala” haykırışlarına ve Başbakan’ın açıklamasına rağmen, bürokrasi durmuş durumda, bakalım ne olacak? Gelecek haftanın teması Kyoto...

09.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi

İklim Değişikliği: Ataletin bedeli!

Büyük umutla gittik Bali’ye. Türkiye bakan düzeyinde temsil edilecek ve hatta belki bir sürpriz yapıp Başbakan da gelecek ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda verdiği olumlu işaretin arkasında durarak, Bali’de Kyoto Protokolü’ne taraf olacağımızı açıklayacak diye. İçim burkuldu! Norveçli bir arkadaşım kendi başbakan ve iki bakanının Bali’ye ulaştığını söylediğinde... Kyoto’ya taraf olduklarını açıkladıktan sonra Avustralya Başbakanı da geldi Bali’ye. Açılış konuşmalarında tam 6 devlet başkanı ve 101 ülkenin bakanı vardı. Herkes Avustralya’yı kararından dolayı kutladı. Bizden Kyoto’ya doğru bakan yoktu...Silik, beyaz renkli isimlikİçim burkuldu! Toplantılarda ülkelerin dizildiği masalarda isimlikler var. UNFCCC’ye üye 192 ülkenin isimliklerinin çoğu parlak siyah renkli, çok azı Türkiye’ninki gibi silik beyaz renkli. Kyoto Protokolü’ne taraf olan bizimle aynı sıradaki Tuvalu ve Türkmenistan’ın da parlak siyah isimlikleri var. Kyoto Protokolü’ne taraf 176 ülke arasında biz yokuz. Kyoto Protokolü’ne katılmayan büyük ülkeler arasında sadece Türkiye ve ABD kalmış. Protokol’de salım azaltımı konusunda hukuki zorunlulukları olan ve ek-B’de yer alan 36 gelişmiş ülke var. Biz zaten bu listede yokuz, dolayısıyla taraf olsak salım azaltma konusunda hukuki zorunluluğumuz olmayacak. Taraf olsak söz hakkımız olacak ve 2012 sonrası süreçte neler olacağı konusunda uluslararası alanda söz sahibi olacağız. Açılış konuşmalarında herkesin ağız birliği ettiği “Ataletin bedeli, hareketin bedelinden daha yüksek” söylemi geliyor aklıma. UNFCCC’de geç kalmamızın bedelini yararlanamadığımız milyonlarca dolar Küresel Çevre Fonu desteği ile ödedik. Ama belki daha da önemlisi bu konuda herkes koşarken, araştırmalarını yapıp, eylem planları hazırlarken biz arkada baka kaldık. Kyoto’da bu kadar gecikmemiz ise uluslararası alanda hem söz hakkımızı hem de prestijimizi elimizden alıyor. Daha kötüsü gerekli hazırlıklara başlamazsak düşük karbon ekonomisine odaklı yeni dünyada ekonomik rekabet gücümüzü kaybedip yoksullaşacağız da. Hiç düşünmek istemiyorum ama bu tutumla devam edersek, karbona müptela ve dünyayı zehirleyen yüksek karbon teknolojilerinin dünya hukuk sistemi dışındaki karanlık kenar mahallesi de olabiliriz...Türkiye liderlerini arıyorİçim burkuldu! Almanya çıktı, göğsünü gere gere dedi ki “Ben hazırım”. Bakanlar Kurulu 5 Aralık 2007 tarihinde ortak geleceğimiz için dünyada 2050 yılında karbon salımlarının 1990 seviyesinin yarısına inmesi gerekliliği kabul ettiğini ve bunun için üzerine düşeni yaparak Almanya’da 2012’ye kadar %21, 2020’de %40 ve hatta 2050’de %80 düşürüleceği kararını verdi. Bunun için enerji verimliliği iki katına çıkarılacak ve bütün yatırımlar yenilenebilir enerjilere yönlendirilecek. Tarımdan ulaşıma bütün sektörler için hesaplamalar yapılmış, hedeflerin gerçekçi olduğuna karar verilmiş ve nelerin yapılacağı planlanmış. Karar metninden alıntı yapıyorum, “İklimin korunmasının ilerleme ve inovasyonun arkasında bir itici güç olduğuna güçlü bir şekilde inanıyoruz. İklimi korumak büyüme ve refah ile el ele gidiyor. Bunu kanıtlamaya kararlıyız”. Bu konuda ise hâlâ mahmur mahmur gözlerini ovuşturan Türkiye, vizyon sahibi ve kararlı liderini arıyor. Çok geç olmadan Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin geleceğini çizecek iklim değişikliği ile mücadele ve uyum konusunda itici güç olmasını ve bütün politik ve bürokratik mekanizmayı harekete geçirmesini bekliyoruz... Kaybedecek vaktimiz yok ve kaybedecek çok şeyimiz var, ataletin bedeli hareketin bedelinden çok yüksek...

16.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi
Zehirli ekonomi!

Ne kadar zehir, o kadar vergi! Zehirden ve zehir üretiminden alınan vergiler sağlık masraflarını karşılamaya yeter mi?Kaybettiğimiz sağlığımızın ve kısalan yaşamlarımızın bedeli ne? Çocuklarımızın ve torunlarımızın çekeceği acılara kaç dolar bedel biçersiniz? Biçilen değer gitgide artıyor, bir varil petrolün fiyatı 90 doları geçti.Varil varil petrol ekonomiyi ateşliyor. Yakılan varillerce petrol sadece atmosferi kirletip iklimleri değiştirmiyor, üretim zincirinde fabrikalardan çıkan varillerce zehirli atık dünyamızı ve bizi zehirliyor.Ağustos 1988, Karadeniz Sahilleri. Kumsalda ayağımıza zift gibi bulaşan ham petrol kalıntılarına tam alışmıştık ki, dalgalara kapılmış variller vurdu kıyıya. Merakla açtık ki, bir de ne görelim; kurukafa işaretleri ve İtalyanca yazılar vardı üstünde... Yetkililer gelinceye dek oynadık kanserojen maddelerle. Sonunda 337 zehirli varili depoladılar Sinop ve Samsun’da. İtalyan hükümetini razı edemedik, ne depoladıklarımızı almaya ne de denizin dibindeki 3000 varili temizlemeye. Bir gün, baskılara dayanamayan Çevre ve Orman Bakanlığı aldı, götürdü varilleri. Geride zehirli depolar ve zehirli toprak kaldı. Götürülen zehirli varillerin sonları meçhul. 7 Nisan 2006, Tuzla, İstanbul. Orhanlı beldesindeki boş bir arazide toprağa gömülü 1000 kadar zehirli varil bulundu. İçinde ilaç atıkları olduğu belirlenen varillerde kanserojen madde tespit edildi. Toprağa temas ettiği kesinleşen kanserojen maddenin suya da karışmış olmasından endişe ediliyor. Bulunan zehirli varilleri bertaraf etmenin maliyeti ise 1 milyon dolardan fazla, yani bir varilin bedeli, sana bana 1000 dolar. Ya suları temizlemenin, kansere yakalananların tedavisinin ve kaybolan yaşamların bedeli ne?16 Aralık 2007, Gebze, Kocaeli. Dükkânların önüne bırakılan zehirli varillerden yayılan kötü koku insanları paniğe sürükledi. İçinde kanserojen madde bulunduğundan endişe edilen variller emniyet kordonuna alındı. Örnekler analize gönderildi.Dün, bugün, yarın, karanlık bir gecede, bize çok yakın bir yerde. Karanlık yüzler toprağı kazıyor. Variller yuvarlanıyor, çukura düşüyor. Farları kapalı kamyon, egzozundan kara dumanlar saçarak karanlığın içinde kayboluyor.Türkiye’de yılda 2 milyon ton zehirli atık üretiliyor. Tehlikeli atıkları sözüm ona zararsız hale getirebilen bir tesis var ve yıllık kapasitesi 60 bin ton. Her gün bir başka ıssız yere atılan zehirli variller bizim ve çocuklarımızın sağlığını, geleceğini tehdit ediyor. Çözüm, zehirli atıkları sözüm ona yok ederken bacasından kalıcı organik kirleticiler saçan tesisten 30 tane daha yapmak da değil! Atık borsaları yoluyla her atığın başka bir endüstrinin girdisi olduğu döngülere dayalı sanayiler kurmak. Ve enerji ve madde verimliliğine dayalı, yenilenebilir enerjilerle dönen akılcı sanayi politikaları. Çoluk çocuğumuz için hodri meydan!

23.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi