Büyük umutla gittik Bali’ye. Türkiye bakan düzeyinde temsil edilecek ve hatta belki bir sürpriz yapıp Başbakan da gelecek ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda verdiği olumlu işaretin arkasında durarak, Bali’de Kyoto Protokolü’ne taraf olacağımızı açıklayacak diye. İçim burkuldu! Norveçli bir arkadaşım kendi başbakan ve iki bakanının Bali’ye ulaştığını söylediğinde... Kyoto’ya taraf olduklarını açıkladıktan sonra Avustralya Başbakanı da geldi Bali’ye. Açılış konuşmalarında tam 6 devlet başkanı ve 101 ülkenin bakanı vardı. Herkes Avustralya’yı kararından dolayı kutladı. Bizden Kyoto’ya doğru bakan yoktu...Silik, beyaz renkli isimlikİçim burkuldu! Toplantılarda ülkelerin dizildiği masalarda isimlikler var. UNFCCC’ye üye 192 ülkenin isimliklerinin çoğu parlak siyah renkli, çok azı Türkiye’ninki gibi silik beyaz renkli. Kyoto Protokolü’ne taraf olan bizimle aynı sıradaki Tuvalu ve Türkmenistan’ın da parlak siyah isimlikleri var. Kyoto Protokolü’ne taraf 176 ülke arasında biz yokuz. Kyoto Protokolü’ne katılmayan büyük ülkeler arasında sadece Türkiye ve ABD kalmış. Protokol’de salım azaltımı konusunda hukuki zorunlulukları olan ve ek-B’de yer alan 36 gelişmiş ülke var. Biz zaten bu listede yokuz, dolayısıyla taraf olsak salım azaltma konusunda hukuki zorunluluğumuz olmayacak. Taraf olsak söz hakkımız olacak ve 2012 sonrası süreçte neler olacağı konusunda uluslararası alanda söz sahibi olacağız. Açılış konuşmalarında herkesin ağız birliği ettiği “Ataletin bedeli, hareketin bedelinden daha yüksek” söylemi geliyor aklıma. UNFCCC’de geç kalmamızın bedelini yararlanamadığımız milyonlarca dolar Küresel Çevre Fonu desteği ile ödedik. Ama belki daha da önemlisi bu konuda herkes koşarken, araştırmalarını yapıp, eylem planları hazırlarken biz arkada baka kaldık. Kyoto’da bu kadar gecikmemiz ise uluslararası alanda hem söz hakkımızı hem de prestijimizi elimizden alıyor. Daha kötüsü gerekli hazırlıklara başlamazsak düşük karbon ekonomisine odaklı yeni dünyada ekonomik rekabet gücümüzü kaybedip yoksullaşacağız da. Hiç düşünmek istemiyorum ama bu tutumla devam edersek, karbona müptela ve dünyayı zehirleyen yüksek karbon teknolojilerinin dünya hukuk sistemi dışındaki karanlık kenar mahallesi de olabiliriz...Türkiye liderlerini arıyorİçim burkuldu! Almanya çıktı, göğsünü gere gere dedi ki “Ben hazırım”. Bakanlar Kurulu 5 Aralık 2007 tarihinde ortak geleceğimiz için dünyada 2050 yılında karbon salımlarının 1990 seviyesinin yarısına inmesi gerekliliği kabul ettiğini ve bunun için üzerine düşeni yaparak Almanya’da 2012’ye kadar %21, 2020’de %40 ve hatta 2050’de %80 düşürüleceği kararını verdi. Bunun için enerji verimliliği iki katına çıkarılacak ve bütün yatırımlar yenilenebilir enerjilere yönlendirilecek. Tarımdan ulaşıma bütün sektörler için hesaplamalar yapılmış, hedeflerin gerçekçi olduğuna karar verilmiş ve nelerin yapılacağı planlanmış. Karar metninden alıntı yapıyorum, “İklimin korunmasının ilerleme ve inovasyonun arkasında bir itici güç olduğuna güçlü bir şekilde inanıyoruz. İklimi korumak büyüme ve refah ile el ele gidiyor. Bunu kanıtlamaya kararlıyız”. Bu konuda ise hâlâ mahmur mahmur gözlerini ovuşturan Türkiye, vizyon sahibi ve kararlı liderini arıyor. Çok geç olmadan Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin geleceğini çizecek iklim değişikliği ile mücadele ve uyum konusunda itici güç olmasını ve bütün politik ve bürokratik mekanizmayı harekete geçirmesini bekliyoruz... Kaybedecek vaktimiz yok ve kaybedecek çok şeyimiz var, ataletin bedeli hareketin bedelinden çok yüksek...
16.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi
7 Şubat 2008 Perşembe
Zehirli ekonomi!
Ne kadar zehir, o kadar vergi! Zehirden ve zehir üretiminden alınan vergiler sağlık masraflarını karşılamaya yeter mi?Kaybettiğimiz sağlığımızın ve kısalan yaşamlarımızın bedeli ne? Çocuklarımızın ve torunlarımızın çekeceği acılara kaç dolar bedel biçersiniz? Biçilen değer gitgide artıyor, bir varil petrolün fiyatı 90 doları geçti.Varil varil petrol ekonomiyi ateşliyor. Yakılan varillerce petrol sadece atmosferi kirletip iklimleri değiştirmiyor, üretim zincirinde fabrikalardan çıkan varillerce zehirli atık dünyamızı ve bizi zehirliyor.Ağustos 1988, Karadeniz Sahilleri. Kumsalda ayağımıza zift gibi bulaşan ham petrol kalıntılarına tam alışmıştık ki, dalgalara kapılmış variller vurdu kıyıya. Merakla açtık ki, bir de ne görelim; kurukafa işaretleri ve İtalyanca yazılar vardı üstünde... Yetkililer gelinceye dek oynadık kanserojen maddelerle. Sonunda 337 zehirli varili depoladılar Sinop ve Samsun’da. İtalyan hükümetini razı edemedik, ne depoladıklarımızı almaya ne de denizin dibindeki 3000 varili temizlemeye. Bir gün, baskılara dayanamayan Çevre ve Orman Bakanlığı aldı, götürdü varilleri. Geride zehirli depolar ve zehirli toprak kaldı. Götürülen zehirli varillerin sonları meçhul. 7 Nisan 2006, Tuzla, İstanbul. Orhanlı beldesindeki boş bir arazide toprağa gömülü 1000 kadar zehirli varil bulundu. İçinde ilaç atıkları olduğu belirlenen varillerde kanserojen madde tespit edildi. Toprağa temas ettiği kesinleşen kanserojen maddenin suya da karışmış olmasından endişe ediliyor. Bulunan zehirli varilleri bertaraf etmenin maliyeti ise 1 milyon dolardan fazla, yani bir varilin bedeli, sana bana 1000 dolar. Ya suları temizlemenin, kansere yakalananların tedavisinin ve kaybolan yaşamların bedeli ne?16 Aralık 2007, Gebze, Kocaeli. Dükkânların önüne bırakılan zehirli varillerden yayılan kötü koku insanları paniğe sürükledi. İçinde kanserojen madde bulunduğundan endişe edilen variller emniyet kordonuna alındı. Örnekler analize gönderildi.Dün, bugün, yarın, karanlık bir gecede, bize çok yakın bir yerde. Karanlık yüzler toprağı kazıyor. Variller yuvarlanıyor, çukura düşüyor. Farları kapalı kamyon, egzozundan kara dumanlar saçarak karanlığın içinde kayboluyor.Türkiye’de yılda 2 milyon ton zehirli atık üretiliyor. Tehlikeli atıkları sözüm ona zararsız hale getirebilen bir tesis var ve yıllık kapasitesi 60 bin ton. Her gün bir başka ıssız yere atılan zehirli variller bizim ve çocuklarımızın sağlığını, geleceğini tehdit ediyor. Çözüm, zehirli atıkları sözüm ona yok ederken bacasından kalıcı organik kirleticiler saçan tesisten 30 tane daha yapmak da değil! Atık borsaları yoluyla her atığın başka bir endüstrinin girdisi olduğu döngülere dayalı sanayiler kurmak. Ve enerji ve madde verimliliğine dayalı, yenilenebilir enerjilerle dönen akılcı sanayi politikaları. Çoluk çocuğumuz için hodri meydan!
23.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi
Ne kadar zehir, o kadar vergi! Zehirden ve zehir üretiminden alınan vergiler sağlık masraflarını karşılamaya yeter mi?Kaybettiğimiz sağlığımızın ve kısalan yaşamlarımızın bedeli ne? Çocuklarımızın ve torunlarımızın çekeceği acılara kaç dolar bedel biçersiniz? Biçilen değer gitgide artıyor, bir varil petrolün fiyatı 90 doları geçti.Varil varil petrol ekonomiyi ateşliyor. Yakılan varillerce petrol sadece atmosferi kirletip iklimleri değiştirmiyor, üretim zincirinde fabrikalardan çıkan varillerce zehirli atık dünyamızı ve bizi zehirliyor.Ağustos 1988, Karadeniz Sahilleri. Kumsalda ayağımıza zift gibi bulaşan ham petrol kalıntılarına tam alışmıştık ki, dalgalara kapılmış variller vurdu kıyıya. Merakla açtık ki, bir de ne görelim; kurukafa işaretleri ve İtalyanca yazılar vardı üstünde... Yetkililer gelinceye dek oynadık kanserojen maddelerle. Sonunda 337 zehirli varili depoladılar Sinop ve Samsun’da. İtalyan hükümetini razı edemedik, ne depoladıklarımızı almaya ne de denizin dibindeki 3000 varili temizlemeye. Bir gün, baskılara dayanamayan Çevre ve Orman Bakanlığı aldı, götürdü varilleri. Geride zehirli depolar ve zehirli toprak kaldı. Götürülen zehirli varillerin sonları meçhul. 7 Nisan 2006, Tuzla, İstanbul. Orhanlı beldesindeki boş bir arazide toprağa gömülü 1000 kadar zehirli varil bulundu. İçinde ilaç atıkları olduğu belirlenen varillerde kanserojen madde tespit edildi. Toprağa temas ettiği kesinleşen kanserojen maddenin suya da karışmış olmasından endişe ediliyor. Bulunan zehirli varilleri bertaraf etmenin maliyeti ise 1 milyon dolardan fazla, yani bir varilin bedeli, sana bana 1000 dolar. Ya suları temizlemenin, kansere yakalananların tedavisinin ve kaybolan yaşamların bedeli ne?16 Aralık 2007, Gebze, Kocaeli. Dükkânların önüne bırakılan zehirli varillerden yayılan kötü koku insanları paniğe sürükledi. İçinde kanserojen madde bulunduğundan endişe edilen variller emniyet kordonuna alındı. Örnekler analize gönderildi.Dün, bugün, yarın, karanlık bir gecede, bize çok yakın bir yerde. Karanlık yüzler toprağı kazıyor. Variller yuvarlanıyor, çukura düşüyor. Farları kapalı kamyon, egzozundan kara dumanlar saçarak karanlığın içinde kayboluyor.Türkiye’de yılda 2 milyon ton zehirli atık üretiliyor. Tehlikeli atıkları sözüm ona zararsız hale getirebilen bir tesis var ve yıllık kapasitesi 60 bin ton. Her gün bir başka ıssız yere atılan zehirli variller bizim ve çocuklarımızın sağlığını, geleceğini tehdit ediyor. Çözüm, zehirli atıkları sözüm ona yok ederken bacasından kalıcı organik kirleticiler saçan tesisten 30 tane daha yapmak da değil! Atık borsaları yoluyla her atığın başka bir endüstrinin girdisi olduğu döngülere dayalı sanayiler kurmak. Ve enerji ve madde verimliliğine dayalı, yenilenebilir enerjilerle dönen akılcı sanayi politikaları. Çoluk çocuğumuz için hodri meydan!
23.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi
Kopmadan ayrıştırmak
Yediğimiz yiyecekler, içtiğimiz su, giydiğimiz kıyafetler, kullandığımız mobilya ve madenler, neredeyse her şey doğadan geliyorBu gezegende yaşarken kendimize ayırdığımız her şey için sırtımızı Tabiat Ana’ya dayamışız ama artık o bizim yükümüze dayanamıyor. İnsanlık olarak devrilmeden kendi ayaklarımızın üstünde durma vakti geldi de geçiyor. Nasıl dışa bağımlı bir ulusal ekonomi er geç borç altında çökerse, bizim de artık doğadan borç almayı bırakıp kendi kendimize yetmesini öğrenmemiz gerekiyor.Bir uzay istasyonunda astronotlar uzun süre dışarıdan girdi girmeden havayı ve suyu geri dönüştürerek, kendi besinlerini üreterek, gezegenden getirdikleri az kumanya ve malzeme ile hayatta kalabiliyorlarsa, bizim de bundan ders almamız gerekli. Yapmamız gereken, doğadan aldıklarımızı en aza indirerek, sadece doğanın, güneşin verdiği bereketle varlığını sürdürmek için kullandığından arta kalan artı değerleri almak. Buna kimileri koruma kullanma dengesi, kimileri sürdürülebilir kalkınma diyor. Ama iş yapmaya gelince henüz gerekli adımları atamadık gitti.
Yeniden kullanmak
Birçok adımın takip etmesi gereken en büyük adım ekonomiyi doğadan kopmadan ayrıştırmaya karar vermek. Karar vermek işin yarısıdır derler. Geri kalan yarısı için en önemli adım çöp veya atık üretmemeye karar vermek. Günlük hayatta bunun anlamı yeniden kullanmak ve geri dönüştürmek. Esasında kullandıklarımızı ayrıştırıp geri dönüştürürken ekonomimizi de doğadan ayrıştırmış oluyoruz. Yılbaşı hediyelerinin paket kağıtlarını gelecek yıl yeniden kullanmak üzere güzelce açıp düzeltip kaldırdığımızda, yoğurt kaplarını okula giden çocuğumuzun beslenme çantası için ayırdığımızda, kullandığımız cam şişeleri cam kumbarasına ve konserve kutularını teneke kumbarasına attığımızda adımlar sıklaşıyor. Üstelik daha yapabileceğimiz çok şey var; örneğin görevini tamamlayan kağıtları ve gazeteleri biriktirip, bunları toplayan TEMA gibi sivil toplum kuruluşlarına, atık yağlarımızı kapaklı kovalarda toplayıp, bunları toplayan özel kuruluşlara verebiliriz. Bitkisel ve çürüyebilen atıklarımızı ayrı bir kapaklı kovada ayrıştırır bunları bahçede veya balkonda iyice çürüterek kompost yaparak saksılarımıza toprak olarak geri dönüştürebiliriz. Pilleri mutlaka şarj edilebilir alıp, ömrünü tamamlayanları ve diğer elektronik atıklarımızı ise bunları geri dönüştüren özel tesislere gönderebiliriz. Ancak en önemlisi şüphesiz gıdalarımızı ve alışverişimizi kendi bez torbalarımızda yapmak ve mümkün olduğunca az ambalaj tüketmek, hep yeniden kullanmak.
Bizim evde yaptığımızı ise sanayinin üretim ve hatta geri dönüşüm işlemlerinde uygulaması gerek. Biz nasıl evde çöp ve atık üretmiyorsak aynı şekilde sanayi de üretirken ürettiği yan ürünleri -buna artık atık demekten dahi vazgeçmemiz gerek- başka sanayilere girdi olarak vermeli, yani geri dönüştürmeli. Bundan sonra markette aldığımız giyecekler, halılar, kağıtlar, hatta beyaz eşyaların maden aksamı ve plastikleri, boyalar geri dönüştürülmüş malzemelerden olmalı; yiyecekler ise kompostla zenginleştirilmiş organik tarım alanlarından gelmeli.
Ekonomiyi doğadan kopmadan ayrıştırmaya karar verdikten sonra evde, tarımda ve sanayide gerekli adımları atarsak sırtımız yere gelmez, doğayı sömürüp tüketen değil, doğa ile dost bir yaşam kurarız.
06.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi
Yeniden kullanmak
Birçok adımın takip etmesi gereken en büyük adım ekonomiyi doğadan kopmadan ayrıştırmaya karar vermek. Karar vermek işin yarısıdır derler. Geri kalan yarısı için en önemli adım çöp veya atık üretmemeye karar vermek. Günlük hayatta bunun anlamı yeniden kullanmak ve geri dönüştürmek. Esasında kullandıklarımızı ayrıştırıp geri dönüştürürken ekonomimizi de doğadan ayrıştırmış oluyoruz. Yılbaşı hediyelerinin paket kağıtlarını gelecek yıl yeniden kullanmak üzere güzelce açıp düzeltip kaldırdığımızda, yoğurt kaplarını okula giden çocuğumuzun beslenme çantası için ayırdığımızda, kullandığımız cam şişeleri cam kumbarasına ve konserve kutularını teneke kumbarasına attığımızda adımlar sıklaşıyor. Üstelik daha yapabileceğimiz çok şey var; örneğin görevini tamamlayan kağıtları ve gazeteleri biriktirip, bunları toplayan TEMA gibi sivil toplum kuruluşlarına, atık yağlarımızı kapaklı kovalarda toplayıp, bunları toplayan özel kuruluşlara verebiliriz. Bitkisel ve çürüyebilen atıklarımızı ayrı bir kapaklı kovada ayrıştırır bunları bahçede veya balkonda iyice çürüterek kompost yaparak saksılarımıza toprak olarak geri dönüştürebiliriz. Pilleri mutlaka şarj edilebilir alıp, ömrünü tamamlayanları ve diğer elektronik atıklarımızı ise bunları geri dönüştüren özel tesislere gönderebiliriz. Ancak en önemlisi şüphesiz gıdalarımızı ve alışverişimizi kendi bez torbalarımızda yapmak ve mümkün olduğunca az ambalaj tüketmek, hep yeniden kullanmak.
Bizim evde yaptığımızı ise sanayinin üretim ve hatta geri dönüşüm işlemlerinde uygulaması gerek. Biz nasıl evde çöp ve atık üretmiyorsak aynı şekilde sanayi de üretirken ürettiği yan ürünleri -buna artık atık demekten dahi vazgeçmemiz gerek- başka sanayilere girdi olarak vermeli, yani geri dönüştürmeli. Bundan sonra markette aldığımız giyecekler, halılar, kağıtlar, hatta beyaz eşyaların maden aksamı ve plastikleri, boyalar geri dönüştürülmüş malzemelerden olmalı; yiyecekler ise kompostla zenginleştirilmiş organik tarım alanlarından gelmeli.
Ekonomiyi doğadan kopmadan ayrıştırmaya karar verdikten sonra evde, tarımda ve sanayide gerekli adımları atarsak sırtımız yere gelmez, doğayı sömürüp tüketen değil, doğa ile dost bir yaşam kurarız.
06.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi
Yalıtım: Değer mi? Değer!
Usta elinde bir enfraruj ısı görüntüleyicisi ile evi bir güzel dolaştıktan sonra döndü ve dedi ki: “Yalıtıma değer, değmediğini pek görmedim”Değer kelimesi kafamda yankılandı bir anda. Değer! Hesabını yaptım, masrafı getirisini karşılar. Değer! Yalıtım malzemesinin üretimi için harcanan enerji, sağlayacağı enerji tasarrufundan çok daha az. Değer! Yaptırdığım yalıtımın evimin satış fiyatına katkısı. Değer! Benim değerlerim! Diyelim ki masraf getiriyi karşılamıyor, diyelim ki evimin değerini de artırmıyor, değer mi? Yine Değer! Daha az enerji tüketimi yurt dışına giden daha az öz değerlerim demek. Konu değerin nerede ve kimin elinde toplandığı ile ilgili. Değer! Kombim her ateşlediğinde atmosfere bacasından salınan dumandaki sera gazlarının iklim değişikliğine neden olduğunu bildiğim için. Değer! Bugünün değerleri ile hesap yaparken yarının değerlerini ve daha önemlisi kendi değerlerimizi gözden kaçırıyoruz bazen. Denklem kurmaya gerek var mı? Değer mi? Değer, ama param yoktu yapamadım, kenara para koyup tasarruf yapmaya başladım, değen yere harcamak için.Tasarruf sağlayan yatırımToplumsal bir değer olan tasarruf kültürü değişik davranış biçimlerini getiriyor. İlk aklımıza gelen kesemizi ve doğayı korumak için boşa harcamamak. Çocuklara ışıkları söndürmelerini ve aletleri kapatmalarını öğütleriz ancak kapıların altından ne kadar ısı kaçtığını düşünmeyiz. Bir evin enerji kullanımının yüzde 40 ila 70’i su ve mekân ısıtmasına veya soğutmasına gidiyor. Tasarruf aynı zamanda elimizdeki değere sahip çıkma kararı değil mi? Harcayıp harcamama kararı alırken tasarruf yapacağız diye bazen harcamamak ileride daha büyük harcamalara neden olur. Bu yüzden tasarrufun bir diğer bacağı ise tasarruf sağlayan yatırım. Bu açıdan yalıtım, boşa harcamayı engelleyen ve elimizdeki doğal varlıkları da korumaya yönelik bir yatırım. Isı yalıtımı ile beraber gelen ses yalıtımı da değer biçmesi zor ama gerçek bir değer. İnsan yaşlandıkça daha iyi anlıyor. Yalıtım için para tasarrufu yapacağım derken, apartman yönetimi bir karar aldı ve aidatları yükseltti. Canım sıkıldı. Gitti bizim tasarruf planları. Sonra işçiler çalışmaya başladı, dış cepheden matkap sesleri, gürültüler geldi. Dedim ne iş? Kafamızı şişirdiler. İskele kurmuşlar, hırsız girecek diye korktum. İki hafta sonra eve girdim, yüzüme sıcak vurdu. Kazağımı çıkartıp tişört giyecekken aklıma geldi kombiye seğirttim ve 2 seviye aşağıya aldım. Tek başıma yapamadığımı apartman sakinleri birlikte yaptık... Birlikten güç doğar; yalıt yalıtma, boşa harcama derken, örgütlenmeyi unutma! Değdi mi? Değdi!
13.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi
13.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi
Dünyamız tükenmeden!
Yaşamımızı sürdürmek için ihtiyaçlarımız var. Bu ihtiyaçlar beslenme, sağlık, barınma, giyinme ve eğitim olarak özetlenebilir. Tabii bu temel ihtiyaçların yanında, sevme ve sevilme, kendini güvende hissetme, başarı ve mutluluk da sıkça bayram tebriklerinde geçen temenniler arasında yer alır. Bunlar da ruhsal ihtiyaçlarımız arasında sayılır.
Günümüzde dünya kaynakları doğru dağıtılsa temel ihtiyaçların tamamını karşılamaya yetiyor. Ne yazık ki ekonomik sistemi kurgulayış biçimimizden ve ekonomik sistemin kullandığı araçların doğayı kirletip, bozup, mevcut doğal varlıkları yer yer yok etmesi nedeniyle insanların büyük bir kısmı bu ihtiyaçlarını karşılayamıyor. İnsanlık adına ve ahlâki açıdan, bizimle dünyayı paylaşan insanların ve diğer doğal varlıkların ihtiyaçlarını karşılayamıyor olması bir utanç kaynağı. Ekonomik sistemin etkisi ve toplumsal sistemdeki kurgulanış biçimi ise ruhsal ihtiyaçları tamamen karşılayacak koşulları sağlayamıyor.
Ekonomik sistemdeki temel yanlışlardan biri bir “tüketim ekonomisi” yaratılmış olması. Dünya bir tüketim çılgınlığı içinde! Tüketim ekonomisinde kişilerde veya tüzel kişiliklerde biriken artı değerler, ya daha çok tüketimi besleyen üretim için yatırıma ya da tüketimin kendisine gidiyor. Reklam sektörü ise ihtiyaçlar için insanları etraflıca bilgilendirmeden ziyade, ihtiyaç duygusu yaratma ve toplumsal statü belirleme üzerine kurulu. Sahip olma ve tüketim seviyesi ihtiyaçlarımızı karşılamaktan öte toplumsal grubumuzu ve statümüzü belirliyor. Gereksiz yere ortaya çıkan bu tüketim ise doğa üzerinde geri dönülmesi imkânsız veya çok zor ve pahalı tahribata yol açıyor. Bunun sonucunda ise paylaştığımız gezegenimiz hızla yaşanmaz hale geliyor. Sonunda bizimle beraber bu gezegeni paylaşan bütün canlıların ölmesi veya acı çekmesi söz konusu.
Tasarruf ve yetinme değerleri
Yeni bir kullanım ahlâkına veya tüketmeme ahlâkına ihtiyaç var. Tüketmek yerine kullanmaya ya da daha az kullanmaya yönelik değerlerin ise ekonomiyi şekillendirmesinin yollarını bulmalıyız. Bu kapsamda ekonomik üretime yapılan yatırımların öncelikli olarak temel ihtiyaçları en kaliteli ve düşük maliyetlerle ve çevreye en az zarar veren şekilde karşılamasına yönelik örgütlenmesi gerekiyor. Sanayinin bu değerlere göre şekillenmesi ise ancak devlet politikalarının bu yönde teşvikler vermesi ve ortak kurallar koyması ile mümkün. Reklam sektörü ise toplumsal ve çevresel fayda üzerine kurgulanmalı. Nasıl tütün reklamlarına yönelik düzenlemeler varsa aynı şekilde reklam içerikleri ve yoğunluğuna dair düzenlemelerin de bu yeni toplumsal ve değerler çerçevesinde şekillenmesi gerekli. Bu değerler çerçevesinde toplumsal statü ise ne kadar tükettiğimizle değil, ne kadar az kullandığımızla belirlenir hale gelmeli.
Toplumsal bilincin daha az kullanmaya göre geliştirilmesi ise evden başlayıp yüksek öğrenime kadar devam eden eğitim sürecinde bu değerlerin içselleştirilmesi ile mümkün. Gereğinden fazla ve doğal varlıklar üzerine yük getiren kullanımların toplumsal açıdan kabul edilemez hale gelmesi ne yazık ki zaman alacaktır. Ancak buna yönelik politikaların bugünden hayata geçmesi ile ancak dünyanın içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulması mümkün. Hemen tüketimden vazgeçmeli; yeni bir tasarruf ve yetinme değerlerine sahip toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeliyiz, dünyamız tükenmeden!
20.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi
Günümüzde dünya kaynakları doğru dağıtılsa temel ihtiyaçların tamamını karşılamaya yetiyor. Ne yazık ki ekonomik sistemi kurgulayış biçimimizden ve ekonomik sistemin kullandığı araçların doğayı kirletip, bozup, mevcut doğal varlıkları yer yer yok etmesi nedeniyle insanların büyük bir kısmı bu ihtiyaçlarını karşılayamıyor. İnsanlık adına ve ahlâki açıdan, bizimle dünyayı paylaşan insanların ve diğer doğal varlıkların ihtiyaçlarını karşılayamıyor olması bir utanç kaynağı. Ekonomik sistemin etkisi ve toplumsal sistemdeki kurgulanış biçimi ise ruhsal ihtiyaçları tamamen karşılayacak koşulları sağlayamıyor.
Ekonomik sistemdeki temel yanlışlardan biri bir “tüketim ekonomisi” yaratılmış olması. Dünya bir tüketim çılgınlığı içinde! Tüketim ekonomisinde kişilerde veya tüzel kişiliklerde biriken artı değerler, ya daha çok tüketimi besleyen üretim için yatırıma ya da tüketimin kendisine gidiyor. Reklam sektörü ise ihtiyaçlar için insanları etraflıca bilgilendirmeden ziyade, ihtiyaç duygusu yaratma ve toplumsal statü belirleme üzerine kurulu. Sahip olma ve tüketim seviyesi ihtiyaçlarımızı karşılamaktan öte toplumsal grubumuzu ve statümüzü belirliyor. Gereksiz yere ortaya çıkan bu tüketim ise doğa üzerinde geri dönülmesi imkânsız veya çok zor ve pahalı tahribata yol açıyor. Bunun sonucunda ise paylaştığımız gezegenimiz hızla yaşanmaz hale geliyor. Sonunda bizimle beraber bu gezegeni paylaşan bütün canlıların ölmesi veya acı çekmesi söz konusu.
Tasarruf ve yetinme değerleri
Yeni bir kullanım ahlâkına veya tüketmeme ahlâkına ihtiyaç var. Tüketmek yerine kullanmaya ya da daha az kullanmaya yönelik değerlerin ise ekonomiyi şekillendirmesinin yollarını bulmalıyız. Bu kapsamda ekonomik üretime yapılan yatırımların öncelikli olarak temel ihtiyaçları en kaliteli ve düşük maliyetlerle ve çevreye en az zarar veren şekilde karşılamasına yönelik örgütlenmesi gerekiyor. Sanayinin bu değerlere göre şekillenmesi ise ancak devlet politikalarının bu yönde teşvikler vermesi ve ortak kurallar koyması ile mümkün. Reklam sektörü ise toplumsal ve çevresel fayda üzerine kurgulanmalı. Nasıl tütün reklamlarına yönelik düzenlemeler varsa aynı şekilde reklam içerikleri ve yoğunluğuna dair düzenlemelerin de bu yeni toplumsal ve değerler çerçevesinde şekillenmesi gerekli. Bu değerler çerçevesinde toplumsal statü ise ne kadar tükettiğimizle değil, ne kadar az kullandığımızla belirlenir hale gelmeli.
Toplumsal bilincin daha az kullanmaya göre geliştirilmesi ise evden başlayıp yüksek öğrenime kadar devam eden eğitim sürecinde bu değerlerin içselleştirilmesi ile mümkün. Gereğinden fazla ve doğal varlıklar üzerine yük getiren kullanımların toplumsal açıdan kabul edilemez hale gelmesi ne yazık ki zaman alacaktır. Ancak buna yönelik politikaların bugünden hayata geçmesi ile ancak dünyanın içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulması mümkün. Hemen tüketimden vazgeçmeli; yeni bir tasarruf ve yetinme değerlerine sahip toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeliyiz, dünyamız tükenmeden!
20.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi
Organik Tarım: Kilit taşı
Bundan tam 12 yıl önce doktorama devam ederken aldığım sürdürülebilir tarım dersleri serisinin ilk günündeyimÖnümde numaralandırılmış 6 karton süt var. Elime bir bardak tutuşturdular ve hepsini tadarak en lezzetliden başlayarak liste yapmamı istediler. Hepsini tadıp listemi yaptım. Sonra numaralara göre markalar çıktı ortaya. Listemde ilk üç sıra organik süt çıktı, diğerleri ise konvansiyonel. Üstelik ilk iki sırada yer alanlar, organik meralarda beslenen ineklerden geliyordu. Yani inekler içeride yani ahırda değil, geniş rotasyonlu doğal merada besleniyormuş. O derste çok sayıda al yanaklı çocukları olan, organik üretim yapan çiftçileri de ziyaret ettik. Hepsi yaptıkları işten çok gurur duyuyordu. Yüzlerinde neşe, gönüllerinde ferahlık vardı.Yıllar sonra TEMA Vakfı’nın da organik ürünlerini sergilediği Buğday Derneği’nin Feriköy’deki yüzde 100 Ekolojik Halk Pazarı’na gittim. Orada ürünlerini satan çiftçilerin de yüzlerinde gurur vardı. Topluma sağlıklı ve doğaya dost ürünler yetiştirmenin hazzını yaşıyorlardı. Zeytinyağı satan Feridun kulağıma eğildi ve dedi ki: “Buraya gelme gitme parasından zarar ediyoruz ama bir gün herkes doğrusunun organik ürün olduğunu öğrenecek.” Artık gide gele dost olduğum, lezzetli ve sağlıklı zeytinyağıyla beslendiğim Feridun artık sanıyorum ekmek parasını çıkarmayı başarıyor. Bir gün bütün çiftçiler doğa ile dost ve sağlıklı organik ürünler yetiştirmeye başlayacak, ancak bunun için bizim de bu ürünleri tercih etmemiz gerekiyor.Organik ürün ve iklim ilişkisiŞu anda, dünya karasal yüzeyinin yüzde 40’ında tarım yapıldığı söyleniyor. Ne büyük bir rakam; insanın inanası gelmiyor ama bir uçağa binip de yeryüzüne şöyle bir bakınca da haklı olabileceklerini düşünüyorum. Doğaya yer bırakmamışız. Bunca alanda, konvansiyonel tarımla basıyoruz suni gübreyi, ilacı, yarıyoruz toprağı koca koca pulluklarla. Aşırı kullanılan suni gübreler ve ilaçlar yeraltı ve yerüstü suyumuzu kirletiyor, azot oksitler atmosfere karışıyor ve küresel iklim değişikliğine neden oluyor. Ölen toprağın içinde humus birikemiyor ve yardıkça toprağı pulluklarla, yanıp, karbondioksit olarak yine havaya yayılıyor ve iklim değişikliğine neden oluyor; kuraklık artıyor. İlaç kalıntıları ile soframıza gelen gıdalar ise sağlık riski oluşturuyor. Çok şükür ülkemizde henüz üretilmediği söylense de başka ülkelerden ithal ettiğimiz genetiği değiştirilmiş mısır gibi ürünler hayvanları besliyor ve üstelik gıda endüstrisinde de kullanılıyor olabilir. Bunun doğaya ve sağlığımıza risklerini de henüz bilmiyoruz. Hâlâ genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) dair yasa da çıkmadı üstelik.Halbuki biz organik tarım yapıp doğal hayvan gübresi kullansak, kompost yapıp atsak tarlalara, topraktaki karbon, yani organik madde artacak. İklim değişikliği de azalacak. Suni ilaçlar yerine doğal ve geleneksel yöntemler kullansak, tarlalarda hayat bulmaya çalışan diğer bitkileri ve hayvanları, toprağı, suyu ve sağlığımızı korumuş olacağız. Genetiği değiştirilmiş tohumlar yerine bizim koşullarımıza en iyi uyum sağlamış atalık tohumları kullansak o zaman doğa ile dost olur, gereksiz sağlık risklerine de girmemiş oluruz. Üstelik zaman geçtikçe ve toprak yeniden hayat buldukça organik tarımda -yıllar itibariyle- verim konvansiyonel tarımı da geçebiliyor.Organik ürünlere talep git gide artıyor, çünkü insanlar organik üretimin doğa ile dost ve sağlıklı olduğunu öğreniyor. Ne kadar çok organik tarım ve ürün, o kadar çok canlı toprak, temiz su, güzel hava ve sağlık. Öte yandan unutmamak gerek ekonominin kökü tarımdır. Bu nedenle organik tarım yok olmakta olan dünyada ekonomiyi ayakta tutabilecek tek kilit taşı.
27.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi
27.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi
4 Şubat 2008 Pazartesi
Kuş Gribi: Sınırı aşmak
Sesi kısık yaşlı baba anlatıyor: “İki oğlum beni ziyaret ettikten sonra kente dönmek üzere otobüse bindiler uğurladım, sonra bir daha görmedim onları, ateşlenmişler, ilerdeki kasabada indirmişler, hastaneye yatırmışlar, ertesi gün kireçli bir mezara yan yana gömmüşler”. Oğullarını ebola virüsü yüzünden kaybeden baba, doktorların ölüm nedenini iki gencin pazardan alıp yedikleri avlanmış maymun etine bağladıklarını söylüyor ve ekliyor: “Tehlikeli ama yiyoruz hâlâ işte.”
İnsanlık tabularla var olmuş. Ensest ve yakın akraba evliliklerinden uzak durmuşuz çünkü doğa bize bunun sonuçlarını çok acı göstermiş. Suyun başına pislememişiz çünkü aktığı yerde insanlar hasta olmuş ve sonra bulaşmış o hastalıklar. Tabular onurlu bir şekilde var olmamız için bir sınır çizmiş...
Sibirya tundralarından güneye ve sonra tekrar kuzeye göç eden kuşların konakladığı sulakalanları ya kuruttuk yok ettik ya da pirinç tarlalarına çevirdik. Sonra tarlalardan başka konaklayacak yeri kalmayan ördekler ve kazlarla temasımız arttı. Yaban ördekleri ve kazlar kadar virüslere dirençli olmayan kümes hayvanları ise kolayca hastalanıp bize taşıdı virüsleri. Yabanın doğal ve zararsız parçası bizim son nefesimiz oldu, sınırlarımızı bilmediğimiz için.
Bununla kalmadı, bir zamanlar çiftliğin doğal parçası olarak döngülerini bütünleyen, geleneksel çiftlik ailesinin doğal parçası olan hayvanları kocaman, konsantrasyon kampı benzeri kümeslere hapsedip binlercesini ürettik. Sonra kamyonlara doldurduk, dağıttık binlerce kilometre ötelere. Sadece yasadışı canlı hayvan ticareti ile virüsü yaymakla kalmadık yeryüzüne, onurlu çiftlik ailemizin fertlerini endüstrinin çarklarına ve ticaretin metalaştırmasına teslim ettik.
Kış günü göldeki su kuşlarını teleskopla sayıyorum... Her yıl kuş gözlemcilerinin yaptığı bu çalışma ile kuşların sayılarındaki artış ve azalmalar belirleniyor. Birden bir patlama ile önümdeki büyük sürü kalkıyor. Arkadaki zor uçan, hasta ördek bir saçmayla düşüyor aşağı. Saymayı bırakıp teleskopla takip ediyorum. Avcının saklandığı gömeden bir köpek çıkıyor, çırpınan ördeği yakalıyor, dişleri arasında can çekişirken götürüyor, avcının önüne bırakıyor. Düşünüyorum, karın huzurlu dinginliğinde gerçekleşen bu kasti ve gereksiz şiddetin cezasını doğa nasıl verecek diye... Bir de virüs, hasta ördekten insana bulaştıktan sonra mutasyonlar sonucu, insandan insana bulaşıcı hale gelirse o zaman büyük bir salgın tehlikesinin sınırını aştık demek...
İnsanlık bugün onurun bittiği sınırlara çok yaklaştı. Onurlu yaşamlar sürmek için artık sadece akrabalarımızın etini yememek yetmiyor. Artık atılması gereken büyük ortak adımlar var. Gerçekleştirilmesi zorunlu çok büyük toplumsal dönüşümler var. Adımların her alanda büyük cesaretle atılması gerek. Tüketim için kitlesel hayvan yetiştirmekten konvansiyonel tarıma, nükleer enerjiden kömür santraline, ticari sağlık endüstrisinden madenciliğe, kimya sanayinden silah endüstrisine kadar pek çok alanda tabular gerek; sınırı aşmamak gerek...
Sınıra ayağımız değdi, mesele onur meselesi!
03.02.2008 - Dr. Uygar Özesmi
İnsanlık tabularla var olmuş. Ensest ve yakın akraba evliliklerinden uzak durmuşuz çünkü doğa bize bunun sonuçlarını çok acı göstermiş. Suyun başına pislememişiz çünkü aktığı yerde insanlar hasta olmuş ve sonra bulaşmış o hastalıklar. Tabular onurlu bir şekilde var olmamız için bir sınır çizmiş...
Sibirya tundralarından güneye ve sonra tekrar kuzeye göç eden kuşların konakladığı sulakalanları ya kuruttuk yok ettik ya da pirinç tarlalarına çevirdik. Sonra tarlalardan başka konaklayacak yeri kalmayan ördekler ve kazlarla temasımız arttı. Yaban ördekleri ve kazlar kadar virüslere dirençli olmayan kümes hayvanları ise kolayca hastalanıp bize taşıdı virüsleri. Yabanın doğal ve zararsız parçası bizim son nefesimiz oldu, sınırlarımızı bilmediğimiz için.
Bununla kalmadı, bir zamanlar çiftliğin doğal parçası olarak döngülerini bütünleyen, geleneksel çiftlik ailesinin doğal parçası olan hayvanları kocaman, konsantrasyon kampı benzeri kümeslere hapsedip binlercesini ürettik. Sonra kamyonlara doldurduk, dağıttık binlerce kilometre ötelere. Sadece yasadışı canlı hayvan ticareti ile virüsü yaymakla kalmadık yeryüzüne, onurlu çiftlik ailemizin fertlerini endüstrinin çarklarına ve ticaretin metalaştırmasına teslim ettik.
Kış günü göldeki su kuşlarını teleskopla sayıyorum... Her yıl kuş gözlemcilerinin yaptığı bu çalışma ile kuşların sayılarındaki artış ve azalmalar belirleniyor. Birden bir patlama ile önümdeki büyük sürü kalkıyor. Arkadaki zor uçan, hasta ördek bir saçmayla düşüyor aşağı. Saymayı bırakıp teleskopla takip ediyorum. Avcının saklandığı gömeden bir köpek çıkıyor, çırpınan ördeği yakalıyor, dişleri arasında can çekişirken götürüyor, avcının önüne bırakıyor. Düşünüyorum, karın huzurlu dinginliğinde gerçekleşen bu kasti ve gereksiz şiddetin cezasını doğa nasıl verecek diye... Bir de virüs, hasta ördekten insana bulaştıktan sonra mutasyonlar sonucu, insandan insana bulaşıcı hale gelirse o zaman büyük bir salgın tehlikesinin sınırını aştık demek...
İnsanlık bugün onurun bittiği sınırlara çok yaklaştı. Onurlu yaşamlar sürmek için artık sadece akrabalarımızın etini yememek yetmiyor. Artık atılması gereken büyük ortak adımlar var. Gerçekleştirilmesi zorunlu çok büyük toplumsal dönüşümler var. Adımların her alanda büyük cesaretle atılması gerek. Tüketim için kitlesel hayvan yetiştirmekten konvansiyonel tarıma, nükleer enerjiden kömür santraline, ticari sağlık endüstrisinden madenciliğe, kimya sanayinden silah endüstrisine kadar pek çok alanda tabular gerek; sınırı aşmamak gerek...
Sınıra ayağımız değdi, mesele onur meselesi!
03.02.2008 - Dr. Uygar Özesmi
Çağın farkında olmak!
Öyle zamanlar vardır ki büyük değişikliklere gebedir. Sanki zamanın döngüsü kendi yükü altında ezilirO gerginliği hissedenler önümüzde açılmaya başlayan geleceğin nereye gideceğinden endişelidir. Çünkü o gelecek olumlu bir dünya yaratabilecekken bir hızlı çöküşe doğru da gidebilir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünya kaynaklarının paylaşımı üzerine gelişen hızlı değişim sırasında biliyoruz ki, Alman halkının büyük çoğunluğu kendilerini ve dünyayı bekleyen felaketin farkında değildi. Aydınlar sürekli haykırsa da, ancak savaşın yok ettiği yaşamlar ve soykırıma dair utanç verici görüntüler ortaya çıkığında, bu sözde uygar toplum yaşadığı çağın farkına vardı... Yıllar sonra kızı babasına “Sen o dönemde ne yaptın?” diye sorduğunda, yüzü kızardı utandı! Dünya’nın en saygın bilim adamları, bugün içinde yaşadığımız vahşeti bize bütün çıplaklığıyla anlatıyor. Bu yıl, Bali’de Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nda gençler kürsüye çıktı ve “Kral çıplak” dedi. Bilim adamları, çocuklar, gençler, toplumu sorgulayanlar, aydınlar çağın farkında. Dünya genelinde ekonomik, sosyal ve ekolojik felaketleri tetikleyecek tehlikeli iklim değişikliğine hızla yaklaştığımızı görüyorlar. Çocuklarımız hatta biz, tehlikeli iklim değişikliği sonucunda büyük acılar çekebiliriz. Bundan 50 yıl sonra oğlu annesine sorduğunda “Anne sen ne yaptın?” diye, ya sarılıp “Hep beraber mücadele ettik” diyecek ya da elleriyle yüzünü kapayacak!2007 yılı ülkemiz için sıcak ve kurak bir yıldı. Dünya gündemi iklim değişikliği ile çalkalandı. Bununla birlikte kuraklık konusunda hassasiyet arttı ve TEMA Vakfı’nın da üyesi olduğu Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Kuraklık Koordinasyon Kurulu çalışmalara başladı. TEMA Vakfı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile beraber yaptığı suyunu boşa harcama kampanyası sayesinde İstanbul’da yaşayanlar 18 milyon ton -bir Elmalı Barajı kadar- su tasarrufu yaptı. Bu sayede İstanbul’da sular kesilmezken, Ankara’da sular kesildi, vatandaş mağdur oldu ve sağlık riskleri doğdu. Meclis’ten ‘Nükleer Yasa’ geçti...Kuraklığa bağlı olarak orman yangınları geçmiş yıllara göre çok daha fazlaydı. Yanan ormanların yanında, her geçen gün artan özel taşıtlarla, açılan termik santrallerle, atmosferdeki sera gazları bu yıl da hızlanarak arttı. Muhtelif yerlerde zehirli variller bulundu. Verimli tarım arazilerinin amaç dışı kullanımını önlemek üzere İl Toprak Koruma Kurulları arı gibi çalıştı, arazilerin bir kısmını kurtardı. Ancak kanunda yapılmak istenen değişiklikle yabancı yatırımcıya özel af getirilmeye çalışıldı ve bu girişimler şimdilik durduruldu. Bu arada yıllardır işgal edilen orman arazilerine fiili af getiren Orman Kanunu’ndaki 2B maddesinin uygulanması gündeme geldi. Buna karşı ormanların işgalcilere satışını durdurmak üzere süren imza kampanyası 1 milyona yaklaştı. Anayasa Mahkemesi de Turizm Teşvik Kanunu’nda orman arazilerinin tahsisini mümkün kılan maddeleri iptal etti. Çevre ve Orman Bakanlığı TEMA Vakfı’nın yıllardır istediği ağaçlandırma seferberliğini başlattı. Vakıf, bunun gerçekleşmesi için desteğini sürdürürken süreci de izlemeye devam ediyor.Gelişmiş ülkeler nükleer santraller yerine enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjiye yatırım yaparken Meclis’ten “Nükleer Yasa” geçti. Olumlu bir gelişme ise -istediğimiz kadar güçlü olmasa da- “Yenilenebilir Enerji” ve “Enerji Verimliliği” yasalarının yürürlüğe girmesiydi. Önümüzdeki yıl, eksik kalan yönetmeliklerin çıkmasını ve enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji konusunda somut hedef ve stratejilerin ortaya konmasını bekliyoruz.Çoğu kötü; pek azı iyi haber - buz dağının tepesi misali... Bilimciler 1980’den beri dünyanın kendini yenileme kapasitesini aştığını söylüyor. Görmediğimiz, küçük gibi görünen ama büyük felaketler dünyanın altını oyuyor. Kokusu olmayan ve gözle görülmeyen zehirli organik ve kimyasal bileşikler doğaya salınıyor, genetiği ile değiştirilmiş organizmalar dünyaya yayılıyor, ülkemiz sınırlarından bile kaçak giriyor. Sinsi bir düşman olan erozyon her geçen gün topraklarımızı alıp götürüyor ve gıda güvenliğimizi tehlikeye atıyor. Bunların ve daha fazlasının nedeni ise içine girdiğimiz tüketim çılgınlığı ve hep daha fazlasını istememiz. Çağın farkında olanların yapması gereken azla yetinmek, çokça vermek, tüketmemek, kullanmak, yeniden kullanmak, dönüştürmek ve dünyayı döndürmek. Mutlu yıllara...
30.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi
Öyle zamanlar vardır ki büyük değişikliklere gebedir. Sanki zamanın döngüsü kendi yükü altında ezilirO gerginliği hissedenler önümüzde açılmaya başlayan geleceğin nereye gideceğinden endişelidir. Çünkü o gelecek olumlu bir dünya yaratabilecekken bir hızlı çöküşe doğru da gidebilir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünya kaynaklarının paylaşımı üzerine gelişen hızlı değişim sırasında biliyoruz ki, Alman halkının büyük çoğunluğu kendilerini ve dünyayı bekleyen felaketin farkında değildi. Aydınlar sürekli haykırsa da, ancak savaşın yok ettiği yaşamlar ve soykırıma dair utanç verici görüntüler ortaya çıkığında, bu sözde uygar toplum yaşadığı çağın farkına vardı... Yıllar sonra kızı babasına “Sen o dönemde ne yaptın?” diye sorduğunda, yüzü kızardı utandı! Dünya’nın en saygın bilim adamları, bugün içinde yaşadığımız vahşeti bize bütün çıplaklığıyla anlatıyor. Bu yıl, Bali’de Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nda gençler kürsüye çıktı ve “Kral çıplak” dedi. Bilim adamları, çocuklar, gençler, toplumu sorgulayanlar, aydınlar çağın farkında. Dünya genelinde ekonomik, sosyal ve ekolojik felaketleri tetikleyecek tehlikeli iklim değişikliğine hızla yaklaştığımızı görüyorlar. Çocuklarımız hatta biz, tehlikeli iklim değişikliği sonucunda büyük acılar çekebiliriz. Bundan 50 yıl sonra oğlu annesine sorduğunda “Anne sen ne yaptın?” diye, ya sarılıp “Hep beraber mücadele ettik” diyecek ya da elleriyle yüzünü kapayacak!2007 yılı ülkemiz için sıcak ve kurak bir yıldı. Dünya gündemi iklim değişikliği ile çalkalandı. Bununla birlikte kuraklık konusunda hassasiyet arttı ve TEMA Vakfı’nın da üyesi olduğu Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Kuraklık Koordinasyon Kurulu çalışmalara başladı. TEMA Vakfı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile beraber yaptığı suyunu boşa harcama kampanyası sayesinde İstanbul’da yaşayanlar 18 milyon ton -bir Elmalı Barajı kadar- su tasarrufu yaptı. Bu sayede İstanbul’da sular kesilmezken, Ankara’da sular kesildi, vatandaş mağdur oldu ve sağlık riskleri doğdu. Meclis’ten ‘Nükleer Yasa’ geçti...Kuraklığa bağlı olarak orman yangınları geçmiş yıllara göre çok daha fazlaydı. Yanan ormanların yanında, her geçen gün artan özel taşıtlarla, açılan termik santrallerle, atmosferdeki sera gazları bu yıl da hızlanarak arttı. Muhtelif yerlerde zehirli variller bulundu. Verimli tarım arazilerinin amaç dışı kullanımını önlemek üzere İl Toprak Koruma Kurulları arı gibi çalıştı, arazilerin bir kısmını kurtardı. Ancak kanunda yapılmak istenen değişiklikle yabancı yatırımcıya özel af getirilmeye çalışıldı ve bu girişimler şimdilik durduruldu. Bu arada yıllardır işgal edilen orman arazilerine fiili af getiren Orman Kanunu’ndaki 2B maddesinin uygulanması gündeme geldi. Buna karşı ormanların işgalcilere satışını durdurmak üzere süren imza kampanyası 1 milyona yaklaştı. Anayasa Mahkemesi de Turizm Teşvik Kanunu’nda orman arazilerinin tahsisini mümkün kılan maddeleri iptal etti. Çevre ve Orman Bakanlığı TEMA Vakfı’nın yıllardır istediği ağaçlandırma seferberliğini başlattı. Vakıf, bunun gerçekleşmesi için desteğini sürdürürken süreci de izlemeye devam ediyor.Gelişmiş ülkeler nükleer santraller yerine enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjiye yatırım yaparken Meclis’ten “Nükleer Yasa” geçti. Olumlu bir gelişme ise -istediğimiz kadar güçlü olmasa da- “Yenilenebilir Enerji” ve “Enerji Verimliliği” yasalarının yürürlüğe girmesiydi. Önümüzdeki yıl, eksik kalan yönetmeliklerin çıkmasını ve enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji konusunda somut hedef ve stratejilerin ortaya konmasını bekliyoruz.Çoğu kötü; pek azı iyi haber - buz dağının tepesi misali... Bilimciler 1980’den beri dünyanın kendini yenileme kapasitesini aştığını söylüyor. Görmediğimiz, küçük gibi görünen ama büyük felaketler dünyanın altını oyuyor. Kokusu olmayan ve gözle görülmeyen zehirli organik ve kimyasal bileşikler doğaya salınıyor, genetiği ile değiştirilmiş organizmalar dünyaya yayılıyor, ülkemiz sınırlarından bile kaçak giriyor. Sinsi bir düşman olan erozyon her geçen gün topraklarımızı alıp götürüyor ve gıda güvenliğimizi tehlikeye atıyor. Bunların ve daha fazlasının nedeni ise içine girdiğimiz tüketim çılgınlığı ve hep daha fazlasını istememiz. Çağın farkında olanların yapması gereken azla yetinmek, çokça vermek, tüketmemek, kullanmak, yeniden kullanmak, dönüştürmek ve dünyayı döndürmek. Mutlu yıllara...
30.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi
KARDOĞA BASIN DUYURUSU
Dokuz çevreci sivil toplum kuruluşu tarafından oluşturulan Kardoğa Federasyonu 02 Şubat 2008 tarihinde Giresun’da yapılan Genişletilmiş Yönetim Kurulu Toplantısı’nda, Karadeniz’in çevresel durumu ve alınması gereken önlemler konusunda değerlendirmeler yapmıştır.
Buna göre:
Karadeniz’in temel çevre sorunları devam etmektedir. Başta katı atıklar olmak üzere doğa düşmanı yerleşim politikaları ve doğal alan kayıplarının neden olduğu çevre sorunlarının ağırlığı gün geçtikçe daha fazla hissedilmektedir. Diğer yandan maden çıkarımı ve enerji projeleri de Karadeniz’in yeni dönemdeki en önemli sorunları haline gelmesi beklenmektedir.
Artvin Cerrattepe’deki madencilik faaliyetleri, Rize’de Heliski Turizmi, Trabzon’da yok olmaya yüz tutan tarihi ve kültürel yapı, Giresun, Artvin ve Ordu’nun katı atık sorunu, Samsun’da Mobil Termik Santral, çevre birliği açısından Karadeniz’in sıcak noktaları olmaya devam etmektedir.
Yaylaları yollarla birbirine bağlama gibi doğa katliamına neden olacak yaklaşımlar ise Ayder ve Uzungöl’den ders alınamadığının bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ağırlığı gittikçe artan çevre sorunları karşısında federasyonumuz 2008 yılı içinde öncelikle Karadeniz’deki enerji projelerinde, enerjinin etkin olarak kullanılması konusunda ortak bir çalışma yapmayı planlamıştır. Bu çerçevede Sinop’ta yeniden gündeme gelen Nükleer Santral, Samsun’da doğa tahribatına devam eden Mobil Termik Santral, sayıları 600’ü bulan HES Projeleri ile Çoruh, Harşit ve Melet gibi nehirler üzerinde yer alan baraj projeleri, Karadeniz’in hassas Eko-Sistem’i için birer tehlike olarak görülmektedir.
Bununla birlikte Karadeniz’in çevre durumu ile ilgili bir rapor hazırlanarak Dünya Çevre Günü olan 5 Haziran 2008’’de kamuoyu ile paylaşılacaktır.
Federasyonumuz yaşanan her türlü çevre sorununun temelinde eğitim ve bilinç eksikliğinin yattığına inanarak 2008’de de Karadenizde çevre bilincinin geliştirilmesi konusunda faaliyetlerini sürdürmeye devam edecektir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 03.02.2008
KARDOĞA DERNEKLERİ
Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (İstanbul)
Kaçkar Dağcılık Rafting Spor Kulübü (Rize)
Yeşil Artvin Derneği (Artvin)
Ordu Doğa Aktiviteleri Derneği
Samsun Doğayı Koruma Derneği
Doğa ve Yaban Hayatı Koruma Derneği (Samsun)
Giresun Deniz Dağcılık Spor Kulübü
Trabzon Tenis Dağcılık Kayak Kulübü
Karadeniz Çevrecileri Derneği (Trabzon)
Dokuz çevreci sivil toplum kuruluşu tarafından oluşturulan Kardoğa Federasyonu 02 Şubat 2008 tarihinde Giresun’da yapılan Genişletilmiş Yönetim Kurulu Toplantısı’nda, Karadeniz’in çevresel durumu ve alınması gereken önlemler konusunda değerlendirmeler yapmıştır.
Buna göre:
Karadeniz’in temel çevre sorunları devam etmektedir. Başta katı atıklar olmak üzere doğa düşmanı yerleşim politikaları ve doğal alan kayıplarının neden olduğu çevre sorunlarının ağırlığı gün geçtikçe daha fazla hissedilmektedir. Diğer yandan maden çıkarımı ve enerji projeleri de Karadeniz’in yeni dönemdeki en önemli sorunları haline gelmesi beklenmektedir.
Artvin Cerrattepe’deki madencilik faaliyetleri, Rize’de Heliski Turizmi, Trabzon’da yok olmaya yüz tutan tarihi ve kültürel yapı, Giresun, Artvin ve Ordu’nun katı atık sorunu, Samsun’da Mobil Termik Santral, çevre birliği açısından Karadeniz’in sıcak noktaları olmaya devam etmektedir.
Yaylaları yollarla birbirine bağlama gibi doğa katliamına neden olacak yaklaşımlar ise Ayder ve Uzungöl’den ders alınamadığının bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ağırlığı gittikçe artan çevre sorunları karşısında federasyonumuz 2008 yılı içinde öncelikle Karadeniz’deki enerji projelerinde, enerjinin etkin olarak kullanılması konusunda ortak bir çalışma yapmayı planlamıştır. Bu çerçevede Sinop’ta yeniden gündeme gelen Nükleer Santral, Samsun’da doğa tahribatına devam eden Mobil Termik Santral, sayıları 600’ü bulan HES Projeleri ile Çoruh, Harşit ve Melet gibi nehirler üzerinde yer alan baraj projeleri, Karadeniz’in hassas Eko-Sistem’i için birer tehlike olarak görülmektedir.
Bununla birlikte Karadeniz’in çevre durumu ile ilgili bir rapor hazırlanarak Dünya Çevre Günü olan 5 Haziran 2008’’de kamuoyu ile paylaşılacaktır.
Federasyonumuz yaşanan her türlü çevre sorununun temelinde eğitim ve bilinç eksikliğinin yattığına inanarak 2008’de de Karadenizde çevre bilincinin geliştirilmesi konusunda faaliyetlerini sürdürmeye devam edecektir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 03.02.2008
KARDOĞA DERNEKLERİ
Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (İstanbul)
Kaçkar Dağcılık Rafting Spor Kulübü (Rize)
Yeşil Artvin Derneği (Artvin)
Ordu Doğa Aktiviteleri Derneği
Samsun Doğayı Koruma Derneği
Doğa ve Yaban Hayatı Koruma Derneği (Samsun)
Giresun Deniz Dağcılık Spor Kulübü
Trabzon Tenis Dağcılık Kayak Kulübü
Karadeniz Çevrecileri Derneği (Trabzon)
15 Ekim 2007 Pazartesi
Kazmadan Kazanmak…
Yazan: Oya Ayman
Anadolu’nun içini boşaltmak istiyorlar!
Yüzyıllardır onlarca uygarlığı doğuran, büyüte; başka uygarlıkları konuk edip bağrına basan ve topraklarındaki zenginlik, bolluk ve bereketle yeni uygarlıklara gebe kalan Anadolu’ya hiç bu kadar eziyet edilmemişti.
Kültürler gelip geçmişti, yıkıntılar olmuştu topraklarında, defalarca taş taş üstünde kalmamış ve defalarca taş taş üstüne konmuştu… Ama bu coğrafya hiç bu kadar hor görülmemişti.
Bayramiç-Sarıot köyünden Bergama’ya, Kaz Dağları’ndaki Adatepebaşı köyünden Artvin-Cerrattepe’ye, Menderes’teki Efemçukuru’ndan Ayvalık-Madran Dağı sakinlerine kadar Anadolu’nun pek çok yerinde insanlar seslerini aynı amaç için yükseltiyorlar:
“Bizim toprağımız, yetiştirdiğimiz ürünler, atalarımızdan miras kalan kültürümüz, unutulduğunda kimsenin yerine koyamayacağı yerel bilgimiz altından çok daha değerli… Geçmişimize vurulan kazma geleceğimize de vurulacak…”
Buna karşılık Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler “Sökülen ağaçların yerine yenisini dikilebilir” diyor. Bakan Güler’in, Kaz Dağları’ndaki altın arama çalışmalarında sökülen, kesilen ağaçlar için söylediği bu sözlere karşılık şunu sormak gerek:
“Peki ya kazılan toprakların yerine yenisini, kirletilen suların yerine temizini koyabiliyor muyuz? Asırlık ardıçlar ve zeytin ağaçlarının yerini hangi yeni yetme fidan tutabilir?”
Ama bu kadarı yetmiyor… Kaz Dağları’nın altın aramak uğruna delik deşik edilmesine karşılık daha fazlasını sormak, söylemek, hatta haykırmak gerekiyor.
Ah, elbette! Hilmi Bey, Enerji Bakanı değil sadece aynı zamanda Tabii Kaynaklar Bakanı... Tabii kaynakların korunmasından o da sorumlu. Ama Türkiye’de tabii kaynak, yani doğal kaynak dendiğinde akla altın, petrol, bakır, kömür geliyor. Ve tabii kaynaklar demek altın demek, para demek!
Zeytin, ardıç, çam ağaçlarının, yer üstünden ve yeraltından akan sular, alt üst edilen toprak tabii kaynaktan sayılmıyor. Altın, tüm canlıların ihtiyacı olan su, toprak ve bitki örtüsü gibi doğal kaynaklardan daha öncelikli sayılıyor. Peki ya, altın, onun kullanılacağı teknoloji ve ondan kazanılacak olan para, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkından daha değerli olabilir mi?
Altının çıkarılması için tonlarca su çekilmesi gerekiyor. Çekilecek olan suyun altından daha değerli olduğunu anlamak için Türkiye’nin daha fazla kuraklık felaketi mi yaşaması gerekiyor. Bu toprakların suyu kuruyunca insanlara altın suyu mu içirecekler? Kuruyan göller, susuz barajlar, sulanamayan buğday tarlaları yeterince anlatmıyor mu her şeyi? Sadece toprak, su, ağaç mı yok olacak olan? Onunla birlikte binlerce yıldır İda Dağı efsaneleriyle büyüyen, zeytin ağaçlarının gölgesinde yaşam süren kültürlere, yaşamlara ne olacak?
Oysa “Anadolu topağını kazmadan kazanılacak o kadar çok şey var ki…”
Her biri altından daha değerli asırlık zeytin ağaçları… zeytinyağı, sabunu, salçası, tarhanası, eriştesi, pekmezi… hiç beklemeden misafire varını çıkardığı sofrası… bayramı, düğünü, hasadı, şenliği… imecesi… gece vakti önünüzden geçiveren sansarları, tilkileri… ormanın kıyısında otlarken görebileceğiniz geyikleri… karaleylekleri, şahinleri… yüzlerce bitki çeşidi… İçlerinden birkaç tanesi belki de umarsız denilen hastalıkların ilacıdır kim bilir?
Bayramiç’in, Ayvalık’ın, Küçükkuyu’nun, Menemen’in topraklarında tonlarca zeytin, elma, şeftali, üzüm, hububat üretiliyor. Sadece Bayramiç’in yıllık kayıtlı tarım üretimi 500 trilyon ve üreticiler vergi ödüyor, istihdam yaratıyorlar. Üstelik hem kendilerini hem başka kentlerde yaşayanları besliyorlar.
Hepsi tek tek buradan çıkacak tonlarca altından daha değerli. Çünkü onlar yoksa yaşam da yok…
Hepimiz, her tuttuğu altın olan ve yiyecekleri bile altına dönüşüveren ve sonunda altının insanı mutlu etmeyeceğini gören Kral Midas’ın efsaneleriyle büyümedik mi? Hilmi Güler büyürken hiç mi bu öyküleri dinlemedi. Yoksa o “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” hikâyelerini mi hatırlıyor sadece.
Öyle ise Hilmi Bey’in hatırlamasını istediğimiz bir hikâyemiz daha var. O da altın yumurtlayan tavuğun hikâyesi...
Umarız Hilmi Bey, altın yumurtlayan tavuktan daha fazla altın almak için tavuğu kesen sahibinin yaşadığı hayal kırıklığını hatırlarsınız… Ve Kaz’ı kazarak altın yumurtlayan tavuğu öldürmeye çalıştığınızın farkına varırsınız.
Anadolu’nun içini boşaltmak istiyorlar!
Yüzyıllardır onlarca uygarlığı doğuran, büyüte; başka uygarlıkları konuk edip bağrına basan ve topraklarındaki zenginlik, bolluk ve bereketle yeni uygarlıklara gebe kalan Anadolu’ya hiç bu kadar eziyet edilmemişti.
Kültürler gelip geçmişti, yıkıntılar olmuştu topraklarında, defalarca taş taş üstünde kalmamış ve defalarca taş taş üstüne konmuştu… Ama bu coğrafya hiç bu kadar hor görülmemişti.
Bayramiç-Sarıot köyünden Bergama’ya, Kaz Dağları’ndaki Adatepebaşı köyünden Artvin-Cerrattepe’ye, Menderes’teki Efemçukuru’ndan Ayvalık-Madran Dağı sakinlerine kadar Anadolu’nun pek çok yerinde insanlar seslerini aynı amaç için yükseltiyorlar:
“Bizim toprağımız, yetiştirdiğimiz ürünler, atalarımızdan miras kalan kültürümüz, unutulduğunda kimsenin yerine koyamayacağı yerel bilgimiz altından çok daha değerli… Geçmişimize vurulan kazma geleceğimize de vurulacak…”
Buna karşılık Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler “Sökülen ağaçların yerine yenisini dikilebilir” diyor. Bakan Güler’in, Kaz Dağları’ndaki altın arama çalışmalarında sökülen, kesilen ağaçlar için söylediği bu sözlere karşılık şunu sormak gerek:
“Peki ya kazılan toprakların yerine yenisini, kirletilen suların yerine temizini koyabiliyor muyuz? Asırlık ardıçlar ve zeytin ağaçlarının yerini hangi yeni yetme fidan tutabilir?”
Ama bu kadarı yetmiyor… Kaz Dağları’nın altın aramak uğruna delik deşik edilmesine karşılık daha fazlasını sormak, söylemek, hatta haykırmak gerekiyor.
Ah, elbette! Hilmi Bey, Enerji Bakanı değil sadece aynı zamanda Tabii Kaynaklar Bakanı... Tabii kaynakların korunmasından o da sorumlu. Ama Türkiye’de tabii kaynak, yani doğal kaynak dendiğinde akla altın, petrol, bakır, kömür geliyor. Ve tabii kaynaklar demek altın demek, para demek!
Zeytin, ardıç, çam ağaçlarının, yer üstünden ve yeraltından akan sular, alt üst edilen toprak tabii kaynaktan sayılmıyor. Altın, tüm canlıların ihtiyacı olan su, toprak ve bitki örtüsü gibi doğal kaynaklardan daha öncelikli sayılıyor. Peki ya, altın, onun kullanılacağı teknoloji ve ondan kazanılacak olan para, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkından daha değerli olabilir mi?
Altının çıkarılması için tonlarca su çekilmesi gerekiyor. Çekilecek olan suyun altından daha değerli olduğunu anlamak için Türkiye’nin daha fazla kuraklık felaketi mi yaşaması gerekiyor. Bu toprakların suyu kuruyunca insanlara altın suyu mu içirecekler? Kuruyan göller, susuz barajlar, sulanamayan buğday tarlaları yeterince anlatmıyor mu her şeyi? Sadece toprak, su, ağaç mı yok olacak olan? Onunla birlikte binlerce yıldır İda Dağı efsaneleriyle büyüyen, zeytin ağaçlarının gölgesinde yaşam süren kültürlere, yaşamlara ne olacak?
Oysa “Anadolu topağını kazmadan kazanılacak o kadar çok şey var ki…”
Her biri altından daha değerli asırlık zeytin ağaçları… zeytinyağı, sabunu, salçası, tarhanası, eriştesi, pekmezi… hiç beklemeden misafire varını çıkardığı sofrası… bayramı, düğünü, hasadı, şenliği… imecesi… gece vakti önünüzden geçiveren sansarları, tilkileri… ormanın kıyısında otlarken görebileceğiniz geyikleri… karaleylekleri, şahinleri… yüzlerce bitki çeşidi… İçlerinden birkaç tanesi belki de umarsız denilen hastalıkların ilacıdır kim bilir?
Bayramiç’in, Ayvalık’ın, Küçükkuyu’nun, Menemen’in topraklarında tonlarca zeytin, elma, şeftali, üzüm, hububat üretiliyor. Sadece Bayramiç’in yıllık kayıtlı tarım üretimi 500 trilyon ve üreticiler vergi ödüyor, istihdam yaratıyorlar. Üstelik hem kendilerini hem başka kentlerde yaşayanları besliyorlar.
Hepsi tek tek buradan çıkacak tonlarca altından daha değerli. Çünkü onlar yoksa yaşam da yok…
Hepimiz, her tuttuğu altın olan ve yiyecekleri bile altına dönüşüveren ve sonunda altının insanı mutlu etmeyeceğini gören Kral Midas’ın efsaneleriyle büyümedik mi? Hilmi Güler büyürken hiç mi bu öyküleri dinlemedi. Yoksa o “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” hikâyelerini mi hatırlıyor sadece.
Öyle ise Hilmi Bey’in hatırlamasını istediğimiz bir hikâyemiz daha var. O da altın yumurtlayan tavuğun hikâyesi...
Umarız Hilmi Bey, altın yumurtlayan tavuktan daha fazla altın almak için tavuğu kesen sahibinin yaşadığı hayal kırıklığını hatırlarsınız… Ve Kaz’ı kazarak altın yumurtlayan tavuğu öldürmeye çalıştığınızın farkına varırsınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)