7 Şubat 2008 Perşembe

Kopmadan ayrıştırmak

Yediğimiz yiyecekler, içtiğimiz su, giydiğimiz kıyafetler, kullandığımız mobilya ve madenler, neredeyse her şey doğadan geliyorBu gezegende yaşarken kendimize ayırdığımız her şey için sırtımızı Tabiat Ana’ya dayamışız ama artık o bizim yükümüze dayanamıyor. İnsanlık olarak devrilmeden kendi ayaklarımızın üstünde durma vakti geldi de geçiyor. Nasıl dışa bağımlı bir ulusal ekonomi er geç borç altında çökerse, bizim de artık doğadan borç almayı bırakıp kendi kendimize yetmesini öğrenmemiz gerekiyor.Bir uzay istasyonunda astronotlar uzun süre dışarıdan girdi girmeden havayı ve suyu geri dönüştürerek, kendi besinlerini üreterek, gezegenden getirdikleri az kumanya ve malzeme ile hayatta kalabiliyorlarsa, bizim de bundan ders almamız gerekli. Yapmamız gereken, doğadan aldıklarımızı en aza indirerek, sadece doğanın, güneşin verdiği bereketle varlığını sürdürmek için kullandığından arta kalan artı değerleri almak. Buna kimileri koruma kullanma dengesi, kimileri sürdürülebilir kalkınma diyor. Ama iş yapmaya gelince henüz gerekli adımları atamadık gitti.

Yeniden kullanmak

Birçok adımın takip etmesi gereken en büyük adım ekonomiyi doğadan kopmadan ayrıştırmaya karar vermek. Karar vermek işin yarısıdır derler. Geri kalan yarısı için en önemli adım çöp veya atık üretmemeye karar vermek. Günlük hayatta bunun anlamı yeniden kullanmak ve geri dönüştürmek. Esasında kullandıklarımızı ayrıştırıp geri dönüştürürken ekonomimizi de doğadan ayrıştırmış oluyoruz. Yılbaşı hediyelerinin paket kağıtlarını gelecek yıl yeniden kullanmak üzere güzelce açıp düzeltip kaldırdığımızda, yoğurt kaplarını okula giden çocuğumuzun beslenme çantası için ayırdığımızda, kullandığımız cam şişeleri cam kumbarasına ve konserve kutularını teneke kumbarasına attığımızda adımlar sıklaşıyor. Üstelik daha yapabileceğimiz çok şey var; örneğin görevini tamamlayan kağıtları ve gazeteleri biriktirip, bunları toplayan TEMA gibi sivil toplum kuruluşlarına, atık yağlarımızı kapaklı kovalarda toplayıp, bunları toplayan özel kuruluşlara verebiliriz. Bitkisel ve çürüyebilen atıklarımızı ayrı bir kapaklı kovada ayrıştırır bunları bahçede veya balkonda iyice çürüterek kompost yaparak saksılarımıza toprak olarak geri dönüştürebiliriz. Pilleri mutlaka şarj edilebilir alıp, ömrünü tamamlayanları ve diğer elektronik atıklarımızı ise bunları geri dönüştüren özel tesislere gönderebiliriz. Ancak en önemlisi şüphesiz gıdalarımızı ve alışverişimizi kendi bez torbalarımızda yapmak ve mümkün olduğunca az ambalaj tüketmek, hep yeniden kullanmak.

Bizim evde yaptığımızı ise sanayinin üretim ve hatta geri dönüşüm işlemlerinde uygulaması gerek. Biz nasıl evde çöp ve atık üretmiyorsak aynı şekilde sanayi de üretirken ürettiği yan ürünleri -buna artık atık demekten dahi vazgeçmemiz gerek- başka sanayilere girdi olarak vermeli, yani geri dönüştürmeli. Bundan sonra markette aldığımız giyecekler, halılar, kağıtlar, hatta beyaz eşyaların maden aksamı ve plastikleri, boyalar geri dönüştürülmüş malzemelerden olmalı; yiyecekler ise kompostla zenginleştirilmiş organik tarım alanlarından gelmeli.

Ekonomiyi doğadan kopmadan ayrıştırmaya karar verdikten sonra evde, tarımda ve sanayide gerekli adımları atarsak sırtımız yere gelmez, doğayı sömürüp tüketen değil, doğa ile dost bir yaşam kurarız.

06.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi

Yalıtım: Değer mi? Değer!

Usta elinde bir enfraruj ısı görüntüleyicisi ile evi bir güzel dolaştıktan sonra döndü ve dedi ki: “Yalıtıma değer, değmediğini pek görmedim”Değer kelimesi kafamda yankılandı bir anda. Değer! Hesabını yaptım, masrafı getirisini karşılar. Değer! Yalıtım malzemesinin üretimi için harcanan enerji, sağlayacağı enerji tasarrufundan çok daha az. Değer! Yaptırdığım yalıtımın evimin satış fiyatına katkısı. Değer! Benim değerlerim! Diyelim ki masraf getiriyi karşılamıyor, diyelim ki evimin değerini de artırmıyor, değer mi? Yine Değer! Daha az enerji tüketimi yurt dışına giden daha az öz değerlerim demek. Konu değerin nerede ve kimin elinde toplandığı ile ilgili. Değer! Kombim her ateşlediğinde atmosfere bacasından salınan dumandaki sera gazlarının iklim değişikliğine neden olduğunu bildiğim için. Değer! Bugünün değerleri ile hesap yaparken yarının değerlerini ve daha önemlisi kendi değerlerimizi gözden kaçırıyoruz bazen. Denklem kurmaya gerek var mı? Değer mi? Değer, ama param yoktu yapamadım, kenara para koyup tasarruf yapmaya başladım, değen yere harcamak için.Tasarruf sağlayan yatırımToplumsal bir değer olan tasarruf kültürü değişik davranış biçimlerini getiriyor. İlk aklımıza gelen kesemizi ve doğayı korumak için boşa harcamamak. Çocuklara ışıkları söndürmelerini ve aletleri kapatmalarını öğütleriz ancak kapıların altından ne kadar ısı kaçtığını düşünmeyiz. Bir evin enerji kullanımının yüzde 40 ila 70’i su ve mekân ısıtmasına veya soğutmasına gidiyor. Tasarruf aynı zamanda elimizdeki değere sahip çıkma kararı değil mi? Harcayıp harcamama kararı alırken tasarruf yapacağız diye bazen harcamamak ileride daha büyük harcamalara neden olur. Bu yüzden tasarrufun bir diğer bacağı ise tasarruf sağlayan yatırım. Bu açıdan yalıtım, boşa harcamayı engelleyen ve elimizdeki doğal varlıkları da korumaya yönelik bir yatırım. Isı yalıtımı ile beraber gelen ses yalıtımı da değer biçmesi zor ama gerçek bir değer. İnsan yaşlandıkça daha iyi anlıyor. Yalıtım için para tasarrufu yapacağım derken, apartman yönetimi bir karar aldı ve aidatları yükseltti. Canım sıkıldı. Gitti bizim tasarruf planları. Sonra işçiler çalışmaya başladı, dış cepheden matkap sesleri, gürültüler geldi. Dedim ne iş? Kafamızı şişirdiler. İskele kurmuşlar, hırsız girecek diye korktum. İki hafta sonra eve girdim, yüzüme sıcak vurdu. Kazağımı çıkartıp tişört giyecekken aklıma geldi kombiye seğirttim ve 2 seviye aşağıya aldım. Tek başıma yapamadığımı apartman sakinleri birlikte yaptık... Birlikten güç doğar; yalıt yalıtma, boşa harcama derken, örgütlenmeyi unutma! Değdi mi? Değdi!

13.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi

Dünyamız tükenmeden!

Yaşamımızı sürdürmek için ihtiyaçlarımız var. Bu ihtiyaçlar beslenme, sağlık, barınma, giyinme ve eğitim olarak özetlenebilir. Tabii bu temel ihtiyaçların yanında, sevme ve sevilme, kendini güvende hissetme, başarı ve mutluluk da sıkça bayram tebriklerinde geçen temenniler arasında yer alır. Bunlar da ruhsal ihtiyaçlarımız arasında sayılır.

Günümüzde dünya kaynakları doğru dağıtılsa temel ihtiyaçların tamamını karşılamaya yetiyor. Ne yazık ki ekonomik sistemi kurgulayış biçimimizden ve ekonomik sistemin kullandığı araçların doğayı kirletip, bozup, mevcut doğal varlıkları yer yer yok etmesi nedeniyle insanların büyük bir kısmı bu ihtiyaçlarını karşılayamıyor. İnsanlık adına ve ahlâki açıdan, bizimle dünyayı paylaşan insanların ve diğer doğal varlıkların ihtiyaçlarını karşılayamıyor olması bir utanç kaynağı. Ekonomik sistemin etkisi ve toplumsal sistemdeki kurgulanış biçimi ise ruhsal ihtiyaçları tamamen karşılayacak koşulları sağlayamıyor.

Ekonomik sistemdeki temel yanlışlardan biri bir “tüketim ekonomisi” yaratılmış olması. Dünya bir tüketim çılgınlığı içinde! Tüketim ekonomisinde kişilerde veya tüzel kişiliklerde biriken artı değerler, ya daha çok tüketimi besleyen üretim için yatırıma ya da tüketimin kendisine gidiyor. Reklam sektörü ise ihtiyaçlar için insanları etraflıca bilgilendirmeden ziyade, ihtiyaç duygusu yaratma ve toplumsal statü belirleme üzerine kurulu. Sahip olma ve tüketim seviyesi ihtiyaçlarımızı karşılamaktan öte toplumsal grubumuzu ve statümüzü belirliyor. Gereksiz yere ortaya çıkan bu tüketim ise doğa üzerinde geri dönülmesi imkânsız veya çok zor ve pahalı tahribata yol açıyor. Bunun sonucunda ise paylaştığımız gezegenimiz hızla yaşanmaz hale geliyor. Sonunda bizimle beraber bu gezegeni paylaşan bütün canlıların ölmesi veya acı çekmesi söz konusu.

Tasarruf ve yetinme değerleri

Yeni bir kullanım ahlâkına veya tüketmeme ahlâkına ihtiyaç var. Tüketmek yerine kullanmaya ya da daha az kullanmaya yönelik değerlerin ise ekonomiyi şekillendirmesinin yollarını bulmalıyız. Bu kapsamda ekonomik üretime yapılan yatırımların öncelikli olarak temel ihtiyaçları en kaliteli ve düşük maliyetlerle ve çevreye en az zarar veren şekilde karşılamasına yönelik örgütlenmesi gerekiyor. Sanayinin bu değerlere göre şekillenmesi ise ancak devlet politikalarının bu yönde teşvikler vermesi ve ortak kurallar koyması ile mümkün. Reklam sektörü ise toplumsal ve çevresel fayda üzerine kurgulanmalı. Nasıl tütün reklamlarına yönelik düzenlemeler varsa aynı şekilde reklam içerikleri ve yoğunluğuna dair düzenlemelerin de bu yeni toplumsal ve değerler çerçevesinde şekillenmesi gerekli. Bu değerler çerçevesinde toplumsal statü ise ne kadar tükettiğimizle değil, ne kadar az kullandığımızla belirlenir hale gelmeli.

Toplumsal bilincin daha az kullanmaya göre geliştirilmesi ise evden başlayıp yüksek öğrenime kadar devam eden eğitim sürecinde bu değerlerin içselleştirilmesi ile mümkün. Gereğinden fazla ve doğal varlıklar üzerine yük getiren kullanımların toplumsal açıdan kabul edilemez hale gelmesi ne yazık ki zaman alacaktır. Ancak buna yönelik politikaların bugünden hayata geçmesi ile ancak dünyanın içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulması mümkün. Hemen tüketimden vazgeçmeli; yeni bir tasarruf ve yetinme değerlerine sahip toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeliyiz, dünyamız tükenmeden!

20.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi

Organik Tarım: Kilit taşı

Bundan tam 12 yıl önce doktorama devam ederken aldığım sürdürülebilir tarım dersleri serisinin ilk günündeyimÖnümde numaralandırılmış 6 karton süt var. Elime bir bardak tutuşturdular ve hepsini tadarak en lezzetliden başlayarak liste yapmamı istediler. Hepsini tadıp listemi yaptım. Sonra numaralara göre markalar çıktı ortaya. Listemde ilk üç sıra organik süt çıktı, diğerleri ise konvansiyonel. Üstelik ilk iki sırada yer alanlar, organik meralarda beslenen ineklerden geliyordu. Yani inekler içeride yani ahırda değil, geniş rotasyonlu doğal merada besleniyormuş. O derste çok sayıda al yanaklı çocukları olan, organik üretim yapan çiftçileri de ziyaret ettik. Hepsi yaptıkları işten çok gurur duyuyordu. Yüzlerinde neşe, gönüllerinde ferahlık vardı.Yıllar sonra TEMA Vakfı’nın da organik ürünlerini sergilediği Buğday Derneği’nin Feriköy’deki yüzde 100 Ekolojik Halk Pazarı’na gittim. Orada ürünlerini satan çiftçilerin de yüzlerinde gurur vardı. Topluma sağlıklı ve doğaya dost ürünler yetiştirmenin hazzını yaşıyorlardı. Zeytinyağı satan Feridun kulağıma eğildi ve dedi ki: “Buraya gelme gitme parasından zarar ediyoruz ama bir gün herkes doğrusunun organik ürün olduğunu öğrenecek.” Artık gide gele dost olduğum, lezzetli ve sağlıklı zeytinyağıyla beslendiğim Feridun artık sanıyorum ekmek parasını çıkarmayı başarıyor. Bir gün bütün çiftçiler doğa ile dost ve sağlıklı organik ürünler yetiştirmeye başlayacak, ancak bunun için bizim de bu ürünleri tercih etmemiz gerekiyor.Organik ürün ve iklim ilişkisiŞu anda, dünya karasal yüzeyinin yüzde 40’ında tarım yapıldığı söyleniyor. Ne büyük bir rakam; insanın inanası gelmiyor ama bir uçağa binip de yeryüzüne şöyle bir bakınca da haklı olabileceklerini düşünüyorum. Doğaya yer bırakmamışız. Bunca alanda, konvansiyonel tarımla basıyoruz suni gübreyi, ilacı, yarıyoruz toprağı koca koca pulluklarla. Aşırı kullanılan suni gübreler ve ilaçlar yeraltı ve yerüstü suyumuzu kirletiyor, azot oksitler atmosfere karışıyor ve küresel iklim değişikliğine neden oluyor. Ölen toprağın içinde humus birikemiyor ve yardıkça toprağı pulluklarla, yanıp, karbondioksit olarak yine havaya yayılıyor ve iklim değişikliğine neden oluyor; kuraklık artıyor. İlaç kalıntıları ile soframıza gelen gıdalar ise sağlık riski oluşturuyor. Çok şükür ülkemizde henüz üretilmediği söylense de başka ülkelerden ithal ettiğimiz genetiği değiştirilmiş mısır gibi ürünler hayvanları besliyor ve üstelik gıda endüstrisinde de kullanılıyor olabilir. Bunun doğaya ve sağlığımıza risklerini de henüz bilmiyoruz. Hâlâ genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) dair yasa da çıkmadı üstelik.Halbuki biz organik tarım yapıp doğal hayvan gübresi kullansak, kompost yapıp atsak tarlalara, topraktaki karbon, yani organik madde artacak. İklim değişikliği de azalacak. Suni ilaçlar yerine doğal ve geleneksel yöntemler kullansak, tarlalarda hayat bulmaya çalışan diğer bitkileri ve hayvanları, toprağı, suyu ve sağlığımızı korumuş olacağız. Genetiği değiştirilmiş tohumlar yerine bizim koşullarımıza en iyi uyum sağlamış atalık tohumları kullansak o zaman doğa ile dost olur, gereksiz sağlık risklerine de girmemiş oluruz. Üstelik zaman geçtikçe ve toprak yeniden hayat buldukça organik tarımda -yıllar itibariyle- verim konvansiyonel tarımı da geçebiliyor.Organik ürünlere talep git gide artıyor, çünkü insanlar organik üretimin doğa ile dost ve sağlıklı olduğunu öğreniyor. Ne kadar çok organik tarım ve ürün, o kadar çok canlı toprak, temiz su, güzel hava ve sağlık. Öte yandan unutmamak gerek ekonominin kökü tarımdır. Bu nedenle organik tarım yok olmakta olan dünyada ekonomiyi ayakta tutabilecek tek kilit taşı.

27.01.2008 - Dr. Uygar Özesmi

4 Şubat 2008 Pazartesi

Kuş Gribi: Sınırı aşmak

Sesi kısık yaşlı baba anlatıyor: “İki oğlum beni ziyaret ettikten sonra kente dönmek üzere otobüse bindiler uğurladım, sonra bir daha görmedim onları, ateşlenmişler, ilerdeki kasabada indirmişler, hastaneye yatırmışlar, ertesi gün kireçli bir mezara yan yana gömmüşler”. Oğullarını ebola virüsü yüzünden kaybeden baba, doktorların ölüm nedenini iki gencin pazardan alıp yedikleri avlanmış maymun etine bağladıklarını söylüyor ve ekliyor: “Tehlikeli ama yiyoruz hâlâ işte.”

İnsanlık tabularla var olmuş. Ensest ve yakın akraba evliliklerinden uzak durmuşuz çünkü doğa bize bunun sonuçlarını çok acı göstermiş. Suyun başına pislememişiz çünkü aktığı yerde insanlar hasta olmuş ve sonra bulaşmış o hastalıklar. Tabular onurlu bir şekilde var olmamız için bir sınır çizmiş...

Sibirya tundralarından güneye ve sonra tekrar kuzeye göç eden kuşların konakladığı sulakalanları ya kuruttuk yok ettik ya da pirinç tarlalarına çevirdik. Sonra tarlalardan başka konaklayacak yeri kalmayan ördekler ve kazlarla temasımız arttı. Yaban ördekleri ve kazlar kadar virüslere dirençli olmayan kümes hayvanları ise kolayca hastalanıp bize taşıdı virüsleri. Yabanın doğal ve zararsız parçası bizim son nefesimiz oldu, sınırlarımızı bilmediğimiz için.

Bununla kalmadı, bir zamanlar çiftliğin doğal parçası olarak döngülerini bütünleyen, geleneksel çiftlik ailesinin doğal parçası olan hayvanları kocaman, konsantrasyon kampı benzeri kümeslere hapsedip binlercesini ürettik. Sonra kamyonlara doldurduk, dağıttık binlerce kilometre ötelere. Sadece yasadışı canlı hayvan ticareti ile virüsü yaymakla kalmadık yeryüzüne, onurlu çiftlik ailemizin fertlerini endüstrinin çarklarına ve ticaretin metalaştırmasına teslim ettik.

Kış günü göldeki su kuşlarını teleskopla sayıyorum... Her yıl kuş gözlemcilerinin yaptığı bu çalışma ile kuşların sayılarındaki artış ve azalmalar belirleniyor. Birden bir patlama ile önümdeki büyük sürü kalkıyor. Arkadaki zor uçan, hasta ördek bir saçmayla düşüyor aşağı. Saymayı bırakıp teleskopla takip ediyorum. Avcının saklandığı gömeden bir köpek çıkıyor, çırpınan ördeği yakalıyor, dişleri arasında can çekişirken götürüyor, avcının önüne bırakıyor. Düşünüyorum, karın huzurlu dinginliğinde gerçekleşen bu kasti ve gereksiz şiddetin cezasını doğa nasıl verecek diye... Bir de virüs, hasta ördekten insana bulaştıktan sonra mutasyonlar sonucu, insandan insana bulaşıcı hale gelirse o zaman büyük bir salgın tehlikesinin sınırını aştık demek...

İnsanlık bugün onurun bittiği sınırlara çok yaklaştı. Onurlu yaşamlar sürmek için artık sadece akrabalarımızın etini yememek yetmiyor. Artık atılması gereken büyük ortak adımlar var. Gerçekleştirilmesi zorunlu çok büyük toplumsal dönüşümler var. Adımların her alanda büyük cesaretle atılması gerek. Tüketim için kitlesel hayvan yetiştirmekten konvansiyonel tarıma, nükleer enerjiden kömür santraline, ticari sağlık endüstrisinden madenciliğe, kimya sanayinden silah endüstrisine kadar pek çok alanda tabular gerek; sınırı aşmamak gerek...

Sınıra ayağımız değdi, mesele onur meselesi!

03.02.2008 - Dr. Uygar Özesmi
Çağın farkında olmak!
Öyle zamanlar vardır ki büyük değişikliklere gebedir. Sanki zamanın döngüsü kendi yükü altında ezilirO gerginliği hissedenler önümüzde açılmaya başlayan geleceğin nereye gideceğinden endişelidir. Çünkü o gelecek olumlu bir dünya yaratabilecekken bir hızlı çöküşe doğru da gidebilir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünya kaynaklarının paylaşımı üzerine gelişen hızlı değişim sırasında biliyoruz ki, Alman halkının büyük çoğunluğu kendilerini ve dünyayı bekleyen felaketin farkında değildi. Aydınlar sürekli haykırsa da, ancak savaşın yok ettiği yaşamlar ve soykırıma dair utanç verici görüntüler ortaya çıkığında, bu sözde uygar toplum yaşadığı çağın farkına vardı... Yıllar sonra kızı babasına “Sen o dönemde ne yaptın?” diye sorduğunda, yüzü kızardı utandı! Dünya’nın en saygın bilim adamları, bugün içinde yaşadığımız vahşeti bize bütün çıplaklığıyla anlatıyor. Bu yıl, Bali’de Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nda gençler kürsüye çıktı ve “Kral çıplak” dedi. Bilim adamları, çocuklar, gençler, toplumu sorgulayanlar, aydınlar çağın farkında. Dünya genelinde ekonomik, sosyal ve ekolojik felaketleri tetikleyecek tehlikeli iklim değişikliğine hızla yaklaştığımızı görüyorlar. Çocuklarımız hatta biz, tehlikeli iklim değişikliği sonucunda büyük acılar çekebiliriz. Bundan 50 yıl sonra oğlu annesine sorduğunda “Anne sen ne yaptın?” diye, ya sarılıp “Hep beraber mücadele ettik” diyecek ya da elleriyle yüzünü kapayacak!2007 yılı ülkemiz için sıcak ve kurak bir yıldı. Dünya gündemi iklim değişikliği ile çalkalandı. Bununla birlikte kuraklık konusunda hassasiyet arttı ve TEMA Vakfı’nın da üyesi olduğu Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Kuraklık Koordinasyon Kurulu çalışmalara başladı. TEMA Vakfı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile beraber yaptığı suyunu boşa harcama kampanyası sayesinde İstanbul’da yaşayanlar 18 milyon ton -bir Elmalı Barajı kadar- su tasarrufu yaptı. Bu sayede İstanbul’da sular kesilmezken, Ankara’da sular kesildi, vatandaş mağdur oldu ve sağlık riskleri doğdu. Meclis’ten ‘Nükleer Yasa’ geçti...Kuraklığa bağlı olarak orman yangınları geçmiş yıllara göre çok daha fazlaydı. Yanan ormanların yanında, her geçen gün artan özel taşıtlarla, açılan termik santrallerle, atmosferdeki sera gazları bu yıl da hızlanarak arttı. Muhtelif yerlerde zehirli variller bulundu. Verimli tarım arazilerinin amaç dışı kullanımını önlemek üzere İl Toprak Koruma Kurulları arı gibi çalıştı, arazilerin bir kısmını kurtardı. Ancak kanunda yapılmak istenen değişiklikle yabancı yatırımcıya özel af getirilmeye çalışıldı ve bu girişimler şimdilik durduruldu. Bu arada yıllardır işgal edilen orman arazilerine fiili af getiren Orman Kanunu’ndaki 2B maddesinin uygulanması gündeme geldi. Buna karşı ormanların işgalcilere satışını durdurmak üzere süren imza kampanyası 1 milyona yaklaştı. Anayasa Mahkemesi de Turizm Teşvik Kanunu’nda orman arazilerinin tahsisini mümkün kılan maddeleri iptal etti. Çevre ve Orman Bakanlığı TEMA Vakfı’nın yıllardır istediği ağaçlandırma seferberliğini başlattı. Vakıf, bunun gerçekleşmesi için desteğini sürdürürken süreci de izlemeye devam ediyor.Gelişmiş ülkeler nükleer santraller yerine enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjiye yatırım yaparken Meclis’ten “Nükleer Yasa” geçti. Olumlu bir gelişme ise -istediğimiz kadar güçlü olmasa da- “Yenilenebilir Enerji” ve “Enerji Verimliliği” yasalarının yürürlüğe girmesiydi. Önümüzdeki yıl, eksik kalan yönetmeliklerin çıkmasını ve enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji konusunda somut hedef ve stratejilerin ortaya konmasını bekliyoruz.Çoğu kötü; pek azı iyi haber - buz dağının tepesi misali... Bilimciler 1980’den beri dünyanın kendini yenileme kapasitesini aştığını söylüyor. Görmediğimiz, küçük gibi görünen ama büyük felaketler dünyanın altını oyuyor. Kokusu olmayan ve gözle görülmeyen zehirli organik ve kimyasal bileşikler doğaya salınıyor, genetiği ile değiştirilmiş organizmalar dünyaya yayılıyor, ülkemiz sınırlarından bile kaçak giriyor. Sinsi bir düşman olan erozyon her geçen gün topraklarımızı alıp götürüyor ve gıda güvenliğimizi tehlikeye atıyor. Bunların ve daha fazlasının nedeni ise içine girdiğimiz tüketim çılgınlığı ve hep daha fazlasını istememiz. Çağın farkında olanların yapması gereken azla yetinmek, çokça vermek, tüketmemek, kullanmak, yeniden kullanmak, dönüştürmek ve dünyayı döndürmek. Mutlu yıllara...

30.12.2007 - Dr. Uygar Özesmi
KARDOĞA BASIN DUYURUSU

Dokuz çevreci sivil toplum kuruluşu tarafından oluşturulan Kardoğa Federasyonu 02 Şubat 2008 tarihinde Giresun’da yapılan Genişletilmiş Yönetim Kurulu Toplantısı’nda, Karadeniz’in çevresel durumu ve alınması gereken önlemler konusunda değerlendirmeler yapmıştır.

Buna göre:

Karadeniz’in temel çevre sorunları devam etmektedir. Başta katı atıklar olmak üzere doğa düşmanı yerleşim politikaları ve doğal alan kayıplarının neden olduğu çevre sorunlarının ağırlığı gün geçtikçe daha fazla hissedilmektedir. Diğer yandan maden çıkarımı ve enerji projeleri de Karadeniz’in yeni dönemdeki en önemli sorunları haline gelmesi beklenmektedir.

Artvin Cerrattepe’deki madencilik faaliyetleri, Rize’de Heliski Turizmi, Trabzon’da yok olmaya yüz tutan tarihi ve kültürel yapı, Giresun, Artvin ve Ordu’nun katı atık sorunu, Samsun’da Mobil Termik Santral, çevre birliği açısından Karadeniz’in sıcak noktaları olmaya devam etmektedir.

Yaylaları yollarla birbirine bağlama gibi doğa katliamına neden olacak yaklaşımlar ise Ayder ve Uzungöl’den ders alınamadığının bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ağırlığı gittikçe artan çevre sorunları karşısında federasyonumuz 2008 yılı içinde öncelikle Karadeniz’deki enerji projelerinde, enerjinin etkin olarak kullanılması konusunda ortak bir çalışma yapmayı planlamıştır. Bu çerçevede Sinop’ta yeniden gündeme gelen Nükleer Santral, Samsun’da doğa tahribatına devam eden Mobil Termik Santral, sayıları 600’ü bulan HES Projeleri ile Çoruh, Harşit ve Melet gibi nehirler üzerinde yer alan baraj projeleri, Karadeniz’in hassas Eko-Sistem’i için birer tehlike olarak görülmektedir.

Bununla birlikte Karadeniz’in çevre durumu ile ilgili bir rapor hazırlanarak Dünya Çevre Günü olan 5 Haziran 2008’’de kamuoyu ile paylaşılacaktır.

Federasyonumuz yaşanan her türlü çevre sorununun temelinde eğitim ve bilinç eksikliğinin yattığına inanarak 2008’de de Karadenizde çevre bilincinin geliştirilmesi konusunda faaliyetlerini sürdürmeye devam edecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 03.02.2008

KARDOĞA DERNEKLERİ
Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (İstanbul)
Kaçkar Dağcılık Rafting Spor Kulübü (Rize)
Yeşil Artvin Derneği (Artvin)
Ordu Doğa Aktiviteleri Derneği
Samsun Doğayı Koruma Derneği
Doğa ve Yaban Hayatı Koruma Derneği (Samsun)
Giresun Deniz Dağcılık Spor Kulübü
Trabzon Tenis Dağcılık Kayak Kulübü
Karadeniz Çevrecileri Derneği (Trabzon)

15 Ekim 2007 Pazartesi

Kazmadan Kazanmak…

Yazan: Oya Ayman

Anadolu’nun içini boşaltmak istiyorlar!
Yüzyıllardır onlarca uygarlığı doğuran, büyüte; başka uygarlıkları konuk edip bağrına basan ve topraklarındaki zenginlik, bolluk ve bereketle yeni uygarlıklara gebe kalan Anadolu’ya hiç bu kadar eziyet edilmemişti.
Kültürler gelip geçmişti, yıkıntılar olmuştu topraklarında, defalarca taş taş üstünde kalmamış ve defalarca taş taş üstüne konmuştu… Ama bu coğrafya hiç bu kadar hor görülmemişti.
Bayramiç-Sarıot köyünden Bergama’ya, Kaz Dağları’ndaki Adatepebaşı köyünden Artvin-Cerrattepe’ye, Menderes’teki Efemçukuru’ndan Ayvalık-Madran Dağı sakinlerine kadar Anadolu’nun pek çok yerinde insanlar seslerini aynı amaç için yükseltiyorlar:
“Bizim toprağımız, yetiştirdiğimiz ürünler, atalarımızdan miras kalan kültürümüz, unutulduğunda kimsenin yerine koyamayacağı yerel bilgimiz altından çok daha değerli… Geçmişimize vurulan kazma geleceğimize de vurulacak…”
Buna karşılık Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler “Sökülen ağaçların yerine yenisini dikilebilir” diyor. Bakan Güler’in, Kaz Dağları’ndaki altın arama çalışmalarında sökülen, kesilen ağaçlar için söylediği bu sözlere karşılık şunu sormak gerek:
“Peki ya kazılan toprakların yerine yenisini, kirletilen suların yerine temizini koyabiliyor muyuz? Asırlık ardıçlar ve zeytin ağaçlarının yerini hangi yeni yetme fidan tutabilir?”
Ama bu kadarı yetmiyor… Kaz Dağları’nın altın aramak uğruna delik deşik edilmesine karşılık daha fazlasını sormak, söylemek, hatta haykırmak gerekiyor.
Ah, elbette! Hilmi Bey, Enerji Bakanı değil sadece aynı zamanda Tabii Kaynaklar Bakanı... Tabii kaynakların korunmasından o da sorumlu. Ama Türkiye’de tabii kaynak, yani doğal kaynak dendiğinde akla altın, petrol, bakır, kömür geliyor. Ve tabii kaynaklar demek altın demek, para demek!
Zeytin, ardıç, çam ağaçlarının, yer üstünden ve yeraltından akan sular, alt üst edilen toprak tabii kaynaktan sayılmıyor. Altın, tüm canlıların ihtiyacı olan su, toprak ve bitki örtüsü gibi doğal kaynaklardan daha öncelikli sayılıyor. Peki ya, altın, onun kullanılacağı teknoloji ve ondan kazanılacak olan para, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkından daha değerli olabilir mi?
Altının çıkarılması için tonlarca su çekilmesi gerekiyor. Çekilecek olan suyun altından daha değerli olduğunu anlamak için Türkiye’nin daha fazla kuraklık felaketi mi yaşaması gerekiyor. Bu toprakların suyu kuruyunca insanlara altın suyu mu içirecekler? Kuruyan göller, susuz barajlar, sulanamayan buğday tarlaları yeterince anlatmıyor mu her şeyi? Sadece toprak, su, ağaç mı yok olacak olan? Onunla birlikte binlerce yıldır İda Dağı efsaneleriyle büyüyen, zeytin ağaçlarının gölgesinde yaşam süren kültürlere, yaşamlara ne olacak?
Oysa “Anadolu topağını kazmadan kazanılacak o kadar çok şey var ki…”
Her biri altından daha değerli asırlık zeytin ağaçları… zeytinyağı, sabunu, salçası, tarhanası, eriştesi, pekmezi… hiç beklemeden misafire varını çıkardığı sofrası… bayramı, düğünü, hasadı, şenliği… imecesi… gece vakti önünüzden geçiveren sansarları, tilkileri… ormanın kıyısında otlarken görebileceğiniz geyikleri… karaleylekleri, şahinleri… yüzlerce bitki çeşidi… İçlerinden birkaç tanesi belki de umarsız denilen hastalıkların ilacıdır kim bilir?
Bayramiç’in, Ayvalık’ın, Küçükkuyu’nun, Menemen’in topraklarında tonlarca zeytin, elma, şeftali, üzüm, hububat üretiliyor. Sadece Bayramiç’in yıllık kayıtlı tarım üretimi 500 trilyon ve üreticiler vergi ödüyor, istihdam yaratıyorlar. Üstelik hem kendilerini hem başka kentlerde yaşayanları besliyorlar.
Hepsi tek tek buradan çıkacak tonlarca altından daha değerli. Çünkü onlar yoksa yaşam da yok…
Hepimiz, her tuttuğu altın olan ve yiyecekleri bile altına dönüşüveren ve sonunda altının insanı mutlu etmeyeceğini gören Kral Midas’ın efsaneleriyle büyümedik mi? Hilmi Güler büyürken hiç mi bu öyküleri dinlemedi. Yoksa o “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” hikâyelerini mi hatırlıyor sadece.
Öyle ise Hilmi Bey’in hatırlamasını istediğimiz bir hikâyemiz daha var. O da altın yumurtlayan tavuğun hikâyesi...
Umarız Hilmi Bey, altın yumurtlayan tavuktan daha fazla altın almak için tavuğu kesen sahibinin yaşadığı hayal kırıklığını hatırlarsınız… Ve Kaz’ı kazarak altın yumurtlayan tavuğu öldürmeye çalıştığınızın farkına varırsınız.

16 Temmuz 2007 Pazartesi

Hangi politikacı ateşi söndürecek?

Şimdi ateşi söndürmek her şeyden daha önemli. Çünkü haşlanarak ölmek üzereyiz! Bireyler olarak körüklememeye çalışsak da sistem, ateşi beslemeyi sürdürüyor. Haşlandığımızın farkına varıp ateşi besleyen sistemi tersine çevirmek ise bizim elimizde...

OYA AYMAN ve DR. UYGAR ÖZESMİ

Doğa bütüne zarar vereni temizler... İnsan doğaya hükmetmeye çalıştıkça geleceğini yok ediyor. Milyarlarca yılda evrimleşen bitkilerin, hayvanların hatta insanların genetiği ile oynama cesaretini ve hakkını görebiliyor kendinde. Üstelik bütün bunları küçük bir azınlığın kısa vadeli kazançları için yapıyor. Bu kazançları elde etmek için kitleler daha fazla istemeye teşvik ediliyor. İnsanın istekleri arttıkça doğanın gerekleri yok ediliyor.
Gelecek nesillere yaşanabilir bir yeryüzü bırakmak için "daha fazla istemek"ten vazgeçmek gerekiyor.
Oysa doğaya verdiğimiz kadar alabileceğimizi, daha ilk gençliğimizde "Hiçbir şey yoktan var edilemez" diyen en basit fizik kanununu okurken öğrenmemiz gerekmez miydi? İnsan ateşi keşfettiğinde, yazıyı bulduğunda ne kadar su var idiyse hâlâ o kadar su var. Ancak biz artık bu suyun çok daha fazlasını kullanıyor ve kirleterek kullanılamaz hale getiriyoruz: Yeryüzü, kullanılamaz hale getirdiklerimizin ve kirlettiklerimizin yerine yoktan var edecekmiş gibi, biz de istediğimiz gibi kullanma hakkına sahipmişiz gibi... Toprağın, suyun, hatta havanın, gelecek nesillere temiz bırakmamız gereken emanetler olduğunun ne zaman farkına varacağız?
"Çok alış, az veriş" naralarının atıldığı, gençlere "Daha fazlasını iste" öğütlerinin verildiği, "Bire on" almanın güç ve başarı sayıldığı bir sistemde doğadan daha fazla almak, hırsla onu sömürmeye çalışmak şaşırtıcı değil elbet. Şaşırtıcı olan, insanların hâlâ suyun, toprağın, havanın sonsuz olduğunu düşünebilmesi...

Ekolojiyi boşver
Tenceredeki su ısınmaya başladı... Hepimiz bir kurbağa gibi suyun kaynamakta olduğunun ve kaynayan suda göz göre göre haşlanacağımızın farkında olmadan mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz. Oysa ki, ağaçlar birden bire çiçek açmayıp meyve vermese, toprak aniden kurusa, verimsizleşse, sular birdenbire kesilse, kimyasallarla, suni gübre ve hormonlarla, katkı maddeleriyle, genetiği değiştirilerek üretilmiş gıdaları yediğimizde hemen ertesi gün kanser, damar sertliği gibi hastalıklara yakalansak, etkileri hemen algılasak, giderek artan alerjilerin beslenmemizle ve yaşam biçimimizle ilgisi olduğunu doktorlar bize hemen söylese ve "tek reçeteniz doğayla uyumlu yaşam" dese, su hemen kaynasa... O zaman bir kurbağa gibi atlamayacak mıyız tencereden? Oysa hâlâ rahatımız yerinde. Üstelik suyu daha da kaynayıncaya kadar ısıtmak için elimizden geleni yapıyoruz. Bizi haşlayacak suyun ateşini biz körüklüyoruz. Daha fazla, daha fazla naraları atarak...
Su ısınırken, ateşi körükleyenler sanki gözleri yokmuş, kulakları sağırmış, burunları kötü kokuları almazmış gibi bizi ve çocuklarımızı haşlayarak öldürecek kararlar almayı sürdürüyorlar. Kuraklık nedeniyle Konya ovasının en sulak yeri Cumra'daki ekinlerin bu yıl bir karış büyüyebildiğini; mısırda, pamukta, arpada, sebzede meyvede susuzluk yüzünden ciddi kayıplar olduğunu; Adana'da domatesin tarlada çürüdüğünü; Ege'de zeytin ağaçlarındaki çiçeklerin kavrulduğunu; Kaz Dağlarında yaşlıların "sular hiç böyle çekilmemişti topraktan" diyerek bunun hayra alamet olmadığı konusunda uyarıda bulunduklarını; Açık Radyo'da Ömer Madra ile Mikdat Kadıoğlu'nun her gün, artık -yaklaşmakta olan değil- içinde yaşadığımız iklim değişikliğinin sonuçlarını anlattığını; bilim insanlarının dünyanın sadece 10 yılı kaldığını, eğer sera gazı atmosfere bu hızla salınmaya devam ederse artık bambaşka bir gezegende var olmaya çalışacağımıza dair yazdıkları raporları görmüyormuş, duymuyormuş gibi politikacılar meydanlarda halka vaatlerde bulunuyor, parti programlarında insan haklarından bahsediyorlar. Parti programlarına küresel iklim değişikliği ve içinde yaşadığımız doğal felaketler hakkında ne tür önlemler alacakları ve buna nasıl uyum sağlayacağımız konusunda bir tek madde koymayı bile uygun görmüyorlar.
Ekolojiyi hiçe sayan ekonomik politikalarla nasıl oluyor da çocuklarımızın geleceğini düşündükleri yalanını söyleyebiliyorlar? Buna inanıyorlar mı gerçekten?
Yoksa çiftçinin buğdaydan kaynaklanan zararını kağıttan paralar ödeyerek; bugüne kadar kimyasallarla toprağın zehirlenmesini, vahşi sulamayla toprağın ve suyun tükenmesini, ormansızlaşma ile yaban hayatın ve toprakların yok oluşunu destekleyen politikalarla kimin zararını ödeyebileceklerini sanıyorlar?
Yoksa mitinglerde kapkaççılığı, yoksulluğu önleyeceklerini haykıran politikacılar köyden kente göçtüğünde işsiz ve aç kalmış bu insanların köylerinde kalsalardı, kendi geleneksel değerlerini yüceltip, ürettikleriyle kendi kendine yetebilen bir ekonomi oluşturabilselerdi ne kapkaç ne de yoksulluk tanımayacaklarını bilmiyorlar mı? Buğday büyümediğinde, zeytin olgunlaşmadığında, domates bitmediğinde, su çekildiğinde kenttekiler ve kente göçenler ne yiyecek? Para mı? O zaman neyi çok alıp az vereceğiz? Çok alacağımız doğal kaynak kalacak mı? Az vereceğimiz toprak? Sakın, toprağı ve suyu da yapay üreteceklerini sanıyor olmasınlar, yapayın kaynağının da doğa olduğunun farkına varamadan.
Yoksa ekolojik döngülere muhtaç olduğunu görmedikleri ekonomiyi, artan klima satışları ile mi düzeltmeyi umuyorlar? Klima ile sıcaktan kurtulabildiğini sananlar gibi...
Tabiat ananın bağrından söküp çıkardığımız fosil yakıtları ateşlemekten vazgeçip kaynayan suyun altını kısmak mümkün, sonra da söndürmek elbet. Sonra da tencereden çıkıp kırlarda koşup oynamak da mümkün.
İnsan ancak doğa kadar adil olduğunda, doğa kadar verici olduğunda, doğanın her bir parçasına gelen zararın aslında bütüne ve sonunda insanın kendisine dokunduğunun farkına vardığında ve bunun sonunda doğanın her bir parçası gibi uyum ve bütünlük içinde hareket ettiğinde ateş soğumaya başlayacak.
O zaman herkes "siyasi" olabilecek, ki bir zamanlar adı "suç" ile birlikte anılan... Siyaset yapacak... Yapmaktan çekinmeyecek. Sağlıklı bir çevrede yaşamanın insan hakkı olduğunu kavradıkça, bu hak
kı savunup talep ettikçe, bu hak için oy verip siyaset yaptıkça yönetime katılacak, ateşi soğutacak... Artık farkına varmak gerek...
Ağaçlar çiçek açmadığında, bitkiler tutunacak toprak bulamadığında ve sular kalan toprakları terk ettiğinde ne AB'ye girmek, ne türban sorunu, ne petrol fiyatları, ne özelleştirme, ne ÖSS ne de Irak'a operasyonun önemi kalacak.
Çünkü enerji üretim ve kullanımını, sanayiyi, tarımı ve yaşam tarzlarımızı değiştirmedikçe Meclis'teki milletvekili de, milletin kendisi de, ister kendini etnik olarak ayırsın, dini olarak ayırsın, asker olsun, memur olsun, işçi olsun, solcu ya da sağcı olsun, işli ya da işsiz olsun, yoksul ya da zengin olsun, hepimiz sadece bir tek şeyin peşinde olacağız: Hayatta kalabilmenin... Su giderek ısınıyor. Soğutmak ise bizim elimizde...

Radikal iki gazetesi, 15.07.2007 tarihinde yayınlanmıştır.

1 Ekim 2003 Çarşamba

Katılımcı Yönetim

Doğal Alanların Korunması için Tek Çıkar Yol Katılımcı Yönetim

Dr. Uygar Özesmi

Erciyes Üniversitesi, Çevre Mühendisliği Bölümü,
Çevre Bilimleri Anabilim Dalı Başkanı

Ülkemizde doğal alanların etrafında insan baskısının artmasıyla alanların ekolojik bütünlüğü bozulmaya hatta bu alanlar tamamen yok olmaya başlamıştır. Bozulma ve yokoluş, doğal alanların korunması gerekliliğini ortaya çıkartmıştır. Ne yazık ki, bir alanı Tabiatı Koruma Alanı veya Milli Park gibi bir koruma statüsüne kavuşturmak, o alanın korunması için yeterli olmamaktadır. Önemli doğal alanların içinde ve etrafında binlerce yıldır yaşamakta olan insanlar önceleri kaynakları tüketmeden, ekolojik süreçleri bozmadan yaşarken, artık günümüzde sözde modernleşme ile genelde bu alanları tahrip eder hale gelmişlerdir.

Yaptıkları tahribatın yine en iyi farkında olan yerel insanlardır. Fakat tek başlarına tahrip etmelerine neden olan yapısal süreçlerin önüne geçmeleri son derece güçtür. Doğal alanların biyolojik çeşitliliğinin, yani bu alanlarda yaşayan bitki ve insan dahil hayvanların, kullandıkları habitatların, parçası oldukları ekosistemin ve ekolojik işlev ve süreçlerin korunabilmesi için planlama, eşgüdüm, haberleşme, denetim ve yürütme gereklidir. Bütün bu etkinliklerin yapılarak doğal alanların korunması görevi Çevre ve Orman Bakanlığı’na verilmiştir. Ancak Çevre ve Orman Bakanlığı’nın kısıtlı imkanları ile ülkemizin her yerindeki doğal alanların yok oluş sürecinin önüne geçmesi mümkün değildir. Nitekim doğal alanlarımız hızla yok olmaya devam etmektedir. Kaldı ki artık doğal alanların havza bazındaki hatta küresel etkilerden dolayı tek bir kurum tarafından ve korunan alanlar kavramı içinde yeterli düzeyde korunamayacağı anlaşılmıştır. Bir doğal alanın içinde ve etrafında yaşayan yerel insanların doğrudan katılımı ve katkısı olmadan, yerel insanları destekleyen ulusal kuruluşlar ve küresel etkileri denetim altına alacak uluslararası karar mekanizmaları olmadan doğal alanlar yeterince korunamamaktadır. Bütün bu taraflara yani, koruma etkinliklerinin doğrudan veya dolaylı etkilediği veya korumayı etkileyebilecek olan kişi ve kurumlara, ilgi sahipleri denilmektedir. Bütün ilgi sahiplerinin doğal alanların korunması için planlama, eşgüdüm, haberleşme, denetim ve yürütme etkinliklerine katılım olanağı sağlanması ve kendi istekleri doğrultusunda katılımları gerekmektedir.

Bu gerekliliğin anlaşılmasından dolayı Durban, Güney Afrika’da Eylül 2003’de yapılan 5. Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) Dünya Parklar Kongresi’nde yayınlanan eylem planı metninde doğal alanların korunmasında katılımcılık ana söylemler arasındadır. Nitekim Porto Riko’dan, Nepal’e, Sri Lanka’dan Kanada’ya, İsveç’ten Hindistan’a Dünya’nın pekçok ülkesinde doğal alanların korunmasında yerel halkları ve ilgi sahiplerini karar mekanizmasına ve uygulamaya dahil eden pek çok başarılı proje vardır. Örneğin Karaipler’deki St Lucia adasında balıkçılar, hotelciler ve su sporları sektörü arasında yönetim eksikliğinden dolayı kıyı ve denizin doğal yapısının bozulması kaynaklı ciddi çatışmalar mevcutken bütün ilgi sahiplerini biraraya getiren süreç başlamıştır. Onsekiz ay süren katılımcı süreç sonunda taraflar “Bölge Deniz ve Kıyı Kaynaklarını Kullanma ve Yönetme Antlaşması”nı kabul etmişlerdir. Antlaşma daha sonra kurumsallaşmış ve bir Deniz Yönetim Alanı oluşmuştur. Altıncı yılını dolduran çalışmalar Uluslararası Mercan Kayalıkları Eylem Ağı tarafından deniz korunan alanları yönetiminde en başarılı örnek seçilmiştir. Benzer şekilde Nepal’de Annapurna korunan alanında, yerel halk ve bir ulusal sivil toplum kuruluşu binlerce kilometre karelik alanda ormanı korumakta, yasadışı avcılığı önlemekte ve ekoturizmden gelir elde etmektedir. Uttar Pradesh, Hindistan’da ise Gursikaran ve Sheikha sulakalan ekosistemlerini, bu doğal alanların etrafında yaşayan yerli halk başarılı bir biçimde yönetmektedir.

Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi bir doğal alanın korunması için bütün ilgi sahiplerinin katılımıyla yapılan planlama, eşgüdüm, haberleşme, denetim ve yürütme etkinliklerinin tamamına katılımcı alan yönetimi denmektedir. Katılımcı alan yönetiminin gerçekleşebilmesi için ilk önce bu süreci başlatacak bir oluşum gerekmektedir. Bu oluşum, korumadan sorumlu bir devlet kurumu olabileceği gibi bir yerel veya ulusal sivil toplum kuruluşu, bir yerel sivil insiyatif veya idealde, bu tarafların hepsinin biraraya gelmesiyle olabilir. Doğal alanın korunmasını amaç edinmiş bu gibi bir oluşumun gerçekleştirmesi gerekenler aşağıda aşamalar halinde verilmiştir:

1) Sürecin başlatılması:
Kanunlarla belirlenmiş zorunlulukların ortaya konulması ve bu çerçevede katılımcı sürecin ve yöntemin belirlenmesi.

2) İlgi sahiplerinin belirlenmesi:
Katılımcı sürecin başarılı olabilmesi için bütün ilgi sahiplerinin katılımının ve özellikle de kadınlar ve yoksul kesimler gibi resmi temsiliyeti zayıf olabilen grupların sürece katılımının sağlanması.

3) Veri toplama yöntemlerinin belirlenmesi ve verilerin toplanması:
Bu aşamada belirlenen ilgi sahiplerinin alanın korunması ve sorunları hakkındaki görüşlerinin alınması ve ilgi sahibi analizi yapılması. Daha sonra alan ile ilgili verilerin ilgi sahiplerinin katılımıyla toplanması. Alan ile ilgili toplanan veriler, fiziki ve beşeri coğrafyasını, yani yerini, sınırlarını, mülkiyet durumunu, fizyografik verilerini, biyolojik çeşitliliğini, kültürel, sosyo-ekonomik verilerini ve özellikle halkın ekosistem ile ilişkilerini kapsamalıdır.

4) Verilerin değerlendirilmesi:
Toplanan veriler ışığında alanın büyüklüğü ve konumu, biyolojik çeşitliliği, doğallığı, nadirliği, hassaslığı ve tipikliğinin değerlendirmesi. Bunun yanında özellikle alanın insan kullanımlarının sürdürülebilirlik açısından değerlendirmesi.

5) Taslak Yönetim Planının Hazırlanması:
Bu aşamada süreci başlatan oluşum tarafından toplanan veriler ışığında alanın tehditlerinın saptanması ve yapılan ilgi sahibi analizi çerçevesinde ortak bir ana yönetim hedefi belirlenmesi. Tespit edilen alan tehditlerini ortadan kaldırmak için hedefler belirlennmesi ve bu hedeflere ilişkin yapılması gereken gerçekçi ve erişilebilir, iyi tanımlanmış, sonuçları gözlenebilir, ölçülebilir ve süresi belli etkinliklerin tanımlanması. Yani, nerede, ne zaman ve hangi sıklıkta, nasıl, kim tarafından, kimden destek alarak, hangi mali kaynak, ekipman ve personel ile? sorularına belirlenen etkinliklerin yanıt verebilmesi.

6) Yönetim Planının İlgi sahipleri ile oluşturulması:
Taslak yönetim planının bütün ilgi sahiplerine yollanması ve katılımcı toplantılarla yönetim planı taslağına eklemeler ve çıkartmalar yapılması. Bu aşamada özellikle ilgi sahiplerinin belirledikleri etkinlikleri sahiplenmeleri ve bu etkinlikleri yapmaya talip olmalarının sağlanması.

7) Yönetim Planının Uygulanması:
Yönetim planının uygulanmasında süreci başlatan oluşuma, yönetim planına etkin katılan ilgi sahiplerinin eklenmesiyle yönetim planının kurumsal altyapısının oluşturulması. Yeni kurumun, yönetim planı etkinliklerinin ve katılımcılarının eşgüdümünü, haberleşmesini ve yürütülmesini gerçekleştirmesi.

8) Yönetim planının İzlenmesi ve Değerlendirilmesi:
Yönetim planları genellikle 3-5 yıllık dönemler için gerçekçi ve izlenebilir etkinliklerden oluşur. Bu süre boyunca yönetim planından sorumlu kurumunun etkinlikleri bütün tarafların katıldığı toplantılarla ve sundukları raporlarla izlemesi ve yönetim planının uygulamasını değerlendirmesi. Bütün tarafların katılımıyla planın güncellenmesi, eklemeler ve değişiklikler yapılması. Yönetim planı uygulamayı yönlendiren, kendini sürekli yenileyen yaşayan bir belgedir.

Uluabat Gölü Yönetim Planı – Katılımcılığa Güzel Bir Örnek

Ülkemizde katılımcı yönetim planı yaklaşımı yeni olmakla beraber yukardaki aşamalardan geçmeye başlamış güzel bir örnek Uluabat Gölü Sulakalan Yönetim Planı’dır. Uluabat Yönetim Planı Projesi Mayıs 1999 senesinde Hollanda Tarım Ateşeliği’nin sponsorluğunda Çevre Bakanlığı ve Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD / WWF-TR) tarafından başlatıldı. Uluabat Gölü’nün Ramsar alanı olması haricinde hiçbir koruma statüsüne sahip olmaması nedeniyle yetki karmaşasından uzak katılımcı bir yöntem izlenmesi amaçlanmıştı. Alanın Ramsar alanı olması ve bu çerçevede bir yönetim planına gerek olması daha sonra sulakalanlar yönetmeliğinin de yayınlanması ile proje yasal olarak sağlam bir temelin üstüne oturdu. Projede, ilk aşamada, British Foreign and Commonwealth Office desteği ile alan ile ilgili veriler toplanmaya başlandı. Mevcut veriler yanında sukalitesi, hidrolojisi, limnolojisi, uydu görüntüleri ile değişimi ve alan kullanımları, su ürünleri ve başta kuşlar olmak ekolojisi konusunda ayrıntılı araştırmalar yapılarak gerekli veri altyapısı sağlandı.

2000 yılında Bursa’da bir sulakalan yönetim kursu düzenlenerek kurumsallaşmış ilgi sahiplerine sulakalan yönetim planlama süreci uygulamalı olarak anlatıldı ve proje tanıtıldı. Projeye Haziran 2000’de Unilever-Türkiye destek olmaya başladı ve yerel halkın Uluabat Gölü ile olan ilişkileri ve gölün yerel ekonomiye katkısı araştırıldı. Yerel halk başta olmak üzere bütün ilgi sahipleri ile birebir ve toplu görüşmeler yapılarak bilişsel modelleme adlı bir yöntemle ilgi sahibi analizi yapıldı. İl Çevre Müdürlüğü, Yerel Gündem 21, Uludağ Üniversitesi ve Muhtarlar gibi pekçok ilgi sahibi ile toplantılar yapıldı ve ilgi sahipleri sorunlarını dile getirdiler ve sürece daha etkin katılmaya başladılar. Bursa’da bir grup ilgi sahibi biraraya gelerek DHKD/WWF-TR’nin desteğiyle hazırlanan “(Uluabat) Apolyont Gölü ve Yerleşimleri Koruma ve Ekonomik Gelişim İşbirliği Protokolü”nü imzaladı. Bütün toplanan veriler ışığında gölün karşı karşıya olduğu sorunlar ve tehditler ortaya kondu. Uluabat Gölü yapılan çalışmalar ve ortaya çıkan verilerle Living Lakes (Yaşayan Göller) ağına dahil edildi.

Bursa’da, Eylül 2001’de DHKD/WWF-TR, Çevre Bakanlığı, ve yerel devlet teşkilatlarının katıldığı bir uzmanlar toplantısı yapıldı ve taslak bir yönetim planı oluşturuldu. Şubat 2002’de taslak yönetim planı Mustafakemalpaşa İlçesi, Gölyazı Beldesi ve Bursa, Yerel Gündem 21’de yapılan ve bütün ilgi sahiplerini gruplar halinde biraraya getiren toplantılarda tartışıldı ve geliştirildi. Bu toplantılarda sorunlar yerine, çözümler üzerinde duruldu. İlgi sahiplerinden kendi üstlenecekleri somut etkinlikleri önermeleri veya taslak yönetim planındaki etkinlikleri üstlenmeleri istendi. Bu toplantılar sonucunda son yönetim planı taslağı oluştu ve ana hedefler (1) Sulakalan ekosisteminin ekolojik karakterini korumak, (2) tüm ilgi gruplarının aktif katılımını sağlayarak sulakalan kaynaklarının akılcı kullanımını sağlamak, (3) su kalitesini ve hidrolojiyi akılcı kullanım prensipleri uyarınca düzenlemek, olarak belirlendi. Bu son taslak kadın kollarından jandarmaya kadar 150 değişik ilgi sahibine gönderildi ve 16-18 Nisan’da yapılan ve 100’ün üzerinde ilgi sahibinin katıldığı toplantı ile son haline getirildi. Ilgi sahipleri, daha önce karar verdikleri etkinlikleri bu toplantıda resmi olarak üstlendiler. Bu toplantıda katılımcı sürecin sonucunda ilgi sahipleri yönetim planının kendi planları olduğunu ifade ettiler ve yürütülmesi ve izlenmesi için ilgi sahibi temsilcilerinden oluşan bir kurul oluşturulmasını istediler. Yönetim planı Sulakalanlar Yönetmeliği tarafından oluşturulan Sulakalanlar Komisyonu tarafından Aralık 2002’de onaylanarak resmi nitelik kazandı. Şu anda Uluabat Gölü ile ilgili 84 ilgi sahibini biraraya getiren bir iletişim ağı işler halde ve bir yürütme ve izleme kurulu oluşturulması için çalışmalar sürüyor.

Katılımcı bir yöntemle oluşturulan yönetim planlarının ilgi sahiplerince benimsendiği ve daha kolay başarıya ulaştığının belki en güzel örneği Uluabat Gölü. Yönetim Planındaki 52 etkinlikten 36’sı devlet dışı sivil toplum kuruluşları ve sivil insiyatiflerce üstlenildi. Bugün yönetim planında yer alan 52 etkinlikten 22’sinden somut çıktılar alındı ve etkinliklerin bir kısmı sürüyor, diğer bir kısmı ise tamamlandı. Aynı dönemde Çevre Bakanlığı önderliğinde hazırlanan Manyas Gölü Yönetim Planı ise katılımcılığa aynı derecede eğilemediği, yerel halk ve bütün ilgi sahiplerini planlama ve uygulama sürecinin her aşamasına etkin olarak katamadığı için ilerleme kaydedemedi. Uluabat Gölü Yönetim Planının başarılı bir biçimde yürümesinin en önemli nedenleri arasında yönetim planı sürecinde ilgi sahipleri analizinin yapılması ve sulakalanla olan ilişkilerinin belirlenmesiydi. Bu sayede taslak planda ilgi sahiplerinin hepsine hitap eden ana hedefler belirlendi ve bu hedeflere yönelik ilgi sahiplerinin ilgi duyduğu etkinlikler konuldu. Yakınmak yerine sorumluluk almak prensibi içinde ilgi sahipleri kendilerine “Biz ne yapabiliriz?” sorusunu sordular. Sonuçta yönetim planı etkinliklerini benimsemekle kalmayıp, kendi yapabilecekleri etkinlikleri de ayrıca eklediler.

Uluabat Gölü örneğinde başarılı katılımcı yönetimin gerçekleşebilmesi için ilgi sahipleri ile kişisel, küçük, büyük yüzlerce toplantı yapıldı, ilgi sahipleri birbirleriyle tanıştırıldı, adresler paylaşılarak iletişim sağlandı, güven ve inanç oluşturuldu. Çatışmaların olabileceği toplantılarda mutlaka tarafsız kolaylaştırıcılar çalıştırıldı. Uluabat Gölü’nde sürecin başladığı 1999’dan beri devam eden yoğun çalışmalar göz önünde bulundurulduğunda, başarılı katılımcı yönetim süreçlerinin yoğun zaman ve emek gerektirdiği asla unutulmamalı.

Uluabat Gölü örneği doğal alanların korunması için ülkemizde çoğaltılabilecek etkin bir model olma özelliği taşımaktadır. Sürecin yeni başladığı Kızılırmak Deltası, Gediz Deltası ve Burdur Gölü yönetim planlarında etkinliğini ortaya koymuş bu sürecin izlenmesi gerekmektedir. İleride yapılacak bütün katılımcı yönetim planlarında dikkat edilmesi gereken konuların başında ciddi bir ilgi sahibi analizi yapılması ve doğal alanı etkileyen ve doğal alandan etkilenen bütün tarafların ortaya konulması gelmektedir. Bütün ilgi sahiplerinin doğal alanla olan ilişkileri, doğal alanı nasıl etkiledikleri, kaynakları nasıl kullandıkları ortaya konulmalı ve bu ilişkilerin ekonomik analizi yapılmalıdır. Yönetim planı oluşturulurken çatışmalar, tartışmalar, pazarlıklar ve antlaşmalar saydamlık içinde gerçekleştirilmeli ve bütün ilgi sahipleri süreçten haberdar edilmelidir. Yönetimin ana hedefleri ve öncelikleri üzerinde anlaşılmalı ve bütün ilgi sahiplerinin kaygıları ve istekleri göz önünde bulundurulmalıdır. Hiçbir taraf kendini sürecin dışında bulmamalı ve hissetmemelidir. Yönetim planının uygulanması sonucunda yerel insanlara elle tutulur, gözle görülür faydalar sağlanabilmelidir. Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki çok sayıda ilgi sahibinin biraraya geldiği bir yönetim planının uygulanması ancak güçlü bir kurumsallaşma ile gerçekleştirilebilir. Bu kurumsal yapı bütün ilgi sahiplerini temsil edebilen, kararları saydam bir biçimde alan ve etkinliklerin izlenmesini yine katılımcı bir biçimde yapan yapıda olmalıdır.

Her doğal alan kendine has özellikler taşır. Doğal alanlar farklı tarihsel süreçlerden geçerken, etrafında ve içinde yaşayan insanlar, alanla farklı ilişkiler geliştirirler. Bu farklılıklar nedeniyle doğal alanların yönetiminin tekbir yolu ve yordamı yoktur. Katılımcı yönetim anlayışı doğal alanların içinde ve etrafında yaşayan insanlar ve bütün diğer ilgi sahiplerinin katılımıyla Doğa ile barışık yaşam biçimlerinin oluşturulması sürecini tanımlar. Bütün başarılar gibi Katılımcı Yönetim, uzun ve zor bir süreç olsa dahi, doğal alanların korunması için günümüzde geçerli bildiğimiz tek çıkar yol.