16 Temmuz 2007 Pazartesi

Hangi politikacı ateşi söndürecek?

Şimdi ateşi söndürmek her şeyden daha önemli. Çünkü haşlanarak ölmek üzereyiz! Bireyler olarak körüklememeye çalışsak da sistem, ateşi beslemeyi sürdürüyor. Haşlandığımızın farkına varıp ateşi besleyen sistemi tersine çevirmek ise bizim elimizde...

OYA AYMAN ve DR. UYGAR ÖZESMİ

Doğa bütüne zarar vereni temizler... İnsan doğaya hükmetmeye çalıştıkça geleceğini yok ediyor. Milyarlarca yılda evrimleşen bitkilerin, hayvanların hatta insanların genetiği ile oynama cesaretini ve hakkını görebiliyor kendinde. Üstelik bütün bunları küçük bir azınlığın kısa vadeli kazançları için yapıyor. Bu kazançları elde etmek için kitleler daha fazla istemeye teşvik ediliyor. İnsanın istekleri arttıkça doğanın gerekleri yok ediliyor.
Gelecek nesillere yaşanabilir bir yeryüzü bırakmak için "daha fazla istemek"ten vazgeçmek gerekiyor.
Oysa doğaya verdiğimiz kadar alabileceğimizi, daha ilk gençliğimizde "Hiçbir şey yoktan var edilemez" diyen en basit fizik kanununu okurken öğrenmemiz gerekmez miydi? İnsan ateşi keşfettiğinde, yazıyı bulduğunda ne kadar su var idiyse hâlâ o kadar su var. Ancak biz artık bu suyun çok daha fazlasını kullanıyor ve kirleterek kullanılamaz hale getiriyoruz: Yeryüzü, kullanılamaz hale getirdiklerimizin ve kirlettiklerimizin yerine yoktan var edecekmiş gibi, biz de istediğimiz gibi kullanma hakkına sahipmişiz gibi... Toprağın, suyun, hatta havanın, gelecek nesillere temiz bırakmamız gereken emanetler olduğunun ne zaman farkına varacağız?
"Çok alış, az veriş" naralarının atıldığı, gençlere "Daha fazlasını iste" öğütlerinin verildiği, "Bire on" almanın güç ve başarı sayıldığı bir sistemde doğadan daha fazla almak, hırsla onu sömürmeye çalışmak şaşırtıcı değil elbet. Şaşırtıcı olan, insanların hâlâ suyun, toprağın, havanın sonsuz olduğunu düşünebilmesi...

Ekolojiyi boşver
Tenceredeki su ısınmaya başladı... Hepimiz bir kurbağa gibi suyun kaynamakta olduğunun ve kaynayan suda göz göre göre haşlanacağımızın farkında olmadan mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz. Oysa ki, ağaçlar birden bire çiçek açmayıp meyve vermese, toprak aniden kurusa, verimsizleşse, sular birdenbire kesilse, kimyasallarla, suni gübre ve hormonlarla, katkı maddeleriyle, genetiği değiştirilerek üretilmiş gıdaları yediğimizde hemen ertesi gün kanser, damar sertliği gibi hastalıklara yakalansak, etkileri hemen algılasak, giderek artan alerjilerin beslenmemizle ve yaşam biçimimizle ilgisi olduğunu doktorlar bize hemen söylese ve "tek reçeteniz doğayla uyumlu yaşam" dese, su hemen kaynasa... O zaman bir kurbağa gibi atlamayacak mıyız tencereden? Oysa hâlâ rahatımız yerinde. Üstelik suyu daha da kaynayıncaya kadar ısıtmak için elimizden geleni yapıyoruz. Bizi haşlayacak suyun ateşini biz körüklüyoruz. Daha fazla, daha fazla naraları atarak...
Su ısınırken, ateşi körükleyenler sanki gözleri yokmuş, kulakları sağırmış, burunları kötü kokuları almazmış gibi bizi ve çocuklarımızı haşlayarak öldürecek kararlar almayı sürdürüyorlar. Kuraklık nedeniyle Konya ovasının en sulak yeri Cumra'daki ekinlerin bu yıl bir karış büyüyebildiğini; mısırda, pamukta, arpada, sebzede meyvede susuzluk yüzünden ciddi kayıplar olduğunu; Adana'da domatesin tarlada çürüdüğünü; Ege'de zeytin ağaçlarındaki çiçeklerin kavrulduğunu; Kaz Dağlarında yaşlıların "sular hiç böyle çekilmemişti topraktan" diyerek bunun hayra alamet olmadığı konusunda uyarıda bulunduklarını; Açık Radyo'da Ömer Madra ile Mikdat Kadıoğlu'nun her gün, artık -yaklaşmakta olan değil- içinde yaşadığımız iklim değişikliğinin sonuçlarını anlattığını; bilim insanlarının dünyanın sadece 10 yılı kaldığını, eğer sera gazı atmosfere bu hızla salınmaya devam ederse artık bambaşka bir gezegende var olmaya çalışacağımıza dair yazdıkları raporları görmüyormuş, duymuyormuş gibi politikacılar meydanlarda halka vaatlerde bulunuyor, parti programlarında insan haklarından bahsediyorlar. Parti programlarına küresel iklim değişikliği ve içinde yaşadığımız doğal felaketler hakkında ne tür önlemler alacakları ve buna nasıl uyum sağlayacağımız konusunda bir tek madde koymayı bile uygun görmüyorlar.
Ekolojiyi hiçe sayan ekonomik politikalarla nasıl oluyor da çocuklarımızın geleceğini düşündükleri yalanını söyleyebiliyorlar? Buna inanıyorlar mı gerçekten?
Yoksa çiftçinin buğdaydan kaynaklanan zararını kağıttan paralar ödeyerek; bugüne kadar kimyasallarla toprağın zehirlenmesini, vahşi sulamayla toprağın ve suyun tükenmesini, ormansızlaşma ile yaban hayatın ve toprakların yok oluşunu destekleyen politikalarla kimin zararını ödeyebileceklerini sanıyorlar?
Yoksa mitinglerde kapkaççılığı, yoksulluğu önleyeceklerini haykıran politikacılar köyden kente göçtüğünde işsiz ve aç kalmış bu insanların köylerinde kalsalardı, kendi geleneksel değerlerini yüceltip, ürettikleriyle kendi kendine yetebilen bir ekonomi oluşturabilselerdi ne kapkaç ne de yoksulluk tanımayacaklarını bilmiyorlar mı? Buğday büyümediğinde, zeytin olgunlaşmadığında, domates bitmediğinde, su çekildiğinde kenttekiler ve kente göçenler ne yiyecek? Para mı? O zaman neyi çok alıp az vereceğiz? Çok alacağımız doğal kaynak kalacak mı? Az vereceğimiz toprak? Sakın, toprağı ve suyu da yapay üreteceklerini sanıyor olmasınlar, yapayın kaynağının da doğa olduğunun farkına varamadan.
Yoksa ekolojik döngülere muhtaç olduğunu görmedikleri ekonomiyi, artan klima satışları ile mi düzeltmeyi umuyorlar? Klima ile sıcaktan kurtulabildiğini sananlar gibi...
Tabiat ananın bağrından söküp çıkardığımız fosil yakıtları ateşlemekten vazgeçip kaynayan suyun altını kısmak mümkün, sonra da söndürmek elbet. Sonra da tencereden çıkıp kırlarda koşup oynamak da mümkün.
İnsan ancak doğa kadar adil olduğunda, doğa kadar verici olduğunda, doğanın her bir parçasına gelen zararın aslında bütüne ve sonunda insanın kendisine dokunduğunun farkına vardığında ve bunun sonunda doğanın her bir parçası gibi uyum ve bütünlük içinde hareket ettiğinde ateş soğumaya başlayacak.
O zaman herkes "siyasi" olabilecek, ki bir zamanlar adı "suç" ile birlikte anılan... Siyaset yapacak... Yapmaktan çekinmeyecek. Sağlıklı bir çevrede yaşamanın insan hakkı olduğunu kavradıkça, bu hak
kı savunup talep ettikçe, bu hak için oy verip siyaset yaptıkça yönetime katılacak, ateşi soğutacak... Artık farkına varmak gerek...
Ağaçlar çiçek açmadığında, bitkiler tutunacak toprak bulamadığında ve sular kalan toprakları terk ettiğinde ne AB'ye girmek, ne türban sorunu, ne petrol fiyatları, ne özelleştirme, ne ÖSS ne de Irak'a operasyonun önemi kalacak.
Çünkü enerji üretim ve kullanımını, sanayiyi, tarımı ve yaşam tarzlarımızı değiştirmedikçe Meclis'teki milletvekili de, milletin kendisi de, ister kendini etnik olarak ayırsın, dini olarak ayırsın, asker olsun, memur olsun, işçi olsun, solcu ya da sağcı olsun, işli ya da işsiz olsun, yoksul ya da zengin olsun, hepimiz sadece bir tek şeyin peşinde olacağız: Hayatta kalabilmenin... Su giderek ısınıyor. Soğutmak ise bizim elimizde...

Radikal iki gazetesi, 15.07.2007 tarihinde yayınlanmıştır.

1 Ekim 2003 Çarşamba

Katılımcı Yönetim

Doğal Alanların Korunması için Tek Çıkar Yol Katılımcı Yönetim

Dr. Uygar Özesmi

Erciyes Üniversitesi, Çevre Mühendisliği Bölümü,
Çevre Bilimleri Anabilim Dalı Başkanı

Ülkemizde doğal alanların etrafında insan baskısının artmasıyla alanların ekolojik bütünlüğü bozulmaya hatta bu alanlar tamamen yok olmaya başlamıştır. Bozulma ve yokoluş, doğal alanların korunması gerekliliğini ortaya çıkartmıştır. Ne yazık ki, bir alanı Tabiatı Koruma Alanı veya Milli Park gibi bir koruma statüsüne kavuşturmak, o alanın korunması için yeterli olmamaktadır. Önemli doğal alanların içinde ve etrafında binlerce yıldır yaşamakta olan insanlar önceleri kaynakları tüketmeden, ekolojik süreçleri bozmadan yaşarken, artık günümüzde sözde modernleşme ile genelde bu alanları tahrip eder hale gelmişlerdir.

Yaptıkları tahribatın yine en iyi farkında olan yerel insanlardır. Fakat tek başlarına tahrip etmelerine neden olan yapısal süreçlerin önüne geçmeleri son derece güçtür. Doğal alanların biyolojik çeşitliliğinin, yani bu alanlarda yaşayan bitki ve insan dahil hayvanların, kullandıkları habitatların, parçası oldukları ekosistemin ve ekolojik işlev ve süreçlerin korunabilmesi için planlama, eşgüdüm, haberleşme, denetim ve yürütme gereklidir. Bütün bu etkinliklerin yapılarak doğal alanların korunması görevi Çevre ve Orman Bakanlığı’na verilmiştir. Ancak Çevre ve Orman Bakanlığı’nın kısıtlı imkanları ile ülkemizin her yerindeki doğal alanların yok oluş sürecinin önüne geçmesi mümkün değildir. Nitekim doğal alanlarımız hızla yok olmaya devam etmektedir. Kaldı ki artık doğal alanların havza bazındaki hatta küresel etkilerden dolayı tek bir kurum tarafından ve korunan alanlar kavramı içinde yeterli düzeyde korunamayacağı anlaşılmıştır. Bir doğal alanın içinde ve etrafında yaşayan yerel insanların doğrudan katılımı ve katkısı olmadan, yerel insanları destekleyen ulusal kuruluşlar ve küresel etkileri denetim altına alacak uluslararası karar mekanizmaları olmadan doğal alanlar yeterince korunamamaktadır. Bütün bu taraflara yani, koruma etkinliklerinin doğrudan veya dolaylı etkilediği veya korumayı etkileyebilecek olan kişi ve kurumlara, ilgi sahipleri denilmektedir. Bütün ilgi sahiplerinin doğal alanların korunması için planlama, eşgüdüm, haberleşme, denetim ve yürütme etkinliklerine katılım olanağı sağlanması ve kendi istekleri doğrultusunda katılımları gerekmektedir.

Bu gerekliliğin anlaşılmasından dolayı Durban, Güney Afrika’da Eylül 2003’de yapılan 5. Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) Dünya Parklar Kongresi’nde yayınlanan eylem planı metninde doğal alanların korunmasında katılımcılık ana söylemler arasındadır. Nitekim Porto Riko’dan, Nepal’e, Sri Lanka’dan Kanada’ya, İsveç’ten Hindistan’a Dünya’nın pekçok ülkesinde doğal alanların korunmasında yerel halkları ve ilgi sahiplerini karar mekanizmasına ve uygulamaya dahil eden pek çok başarılı proje vardır. Örneğin Karaipler’deki St Lucia adasında balıkçılar, hotelciler ve su sporları sektörü arasında yönetim eksikliğinden dolayı kıyı ve denizin doğal yapısının bozulması kaynaklı ciddi çatışmalar mevcutken bütün ilgi sahiplerini biraraya getiren süreç başlamıştır. Onsekiz ay süren katılımcı süreç sonunda taraflar “Bölge Deniz ve Kıyı Kaynaklarını Kullanma ve Yönetme Antlaşması”nı kabul etmişlerdir. Antlaşma daha sonra kurumsallaşmış ve bir Deniz Yönetim Alanı oluşmuştur. Altıncı yılını dolduran çalışmalar Uluslararası Mercan Kayalıkları Eylem Ağı tarafından deniz korunan alanları yönetiminde en başarılı örnek seçilmiştir. Benzer şekilde Nepal’de Annapurna korunan alanında, yerel halk ve bir ulusal sivil toplum kuruluşu binlerce kilometre karelik alanda ormanı korumakta, yasadışı avcılığı önlemekte ve ekoturizmden gelir elde etmektedir. Uttar Pradesh, Hindistan’da ise Gursikaran ve Sheikha sulakalan ekosistemlerini, bu doğal alanların etrafında yaşayan yerli halk başarılı bir biçimde yönetmektedir.

Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi bir doğal alanın korunması için bütün ilgi sahiplerinin katılımıyla yapılan planlama, eşgüdüm, haberleşme, denetim ve yürütme etkinliklerinin tamamına katılımcı alan yönetimi denmektedir. Katılımcı alan yönetiminin gerçekleşebilmesi için ilk önce bu süreci başlatacak bir oluşum gerekmektedir. Bu oluşum, korumadan sorumlu bir devlet kurumu olabileceği gibi bir yerel veya ulusal sivil toplum kuruluşu, bir yerel sivil insiyatif veya idealde, bu tarafların hepsinin biraraya gelmesiyle olabilir. Doğal alanın korunmasını amaç edinmiş bu gibi bir oluşumun gerçekleştirmesi gerekenler aşağıda aşamalar halinde verilmiştir:

1) Sürecin başlatılması:
Kanunlarla belirlenmiş zorunlulukların ortaya konulması ve bu çerçevede katılımcı sürecin ve yöntemin belirlenmesi.

2) İlgi sahiplerinin belirlenmesi:
Katılımcı sürecin başarılı olabilmesi için bütün ilgi sahiplerinin katılımının ve özellikle de kadınlar ve yoksul kesimler gibi resmi temsiliyeti zayıf olabilen grupların sürece katılımının sağlanması.

3) Veri toplama yöntemlerinin belirlenmesi ve verilerin toplanması:
Bu aşamada belirlenen ilgi sahiplerinin alanın korunması ve sorunları hakkındaki görüşlerinin alınması ve ilgi sahibi analizi yapılması. Daha sonra alan ile ilgili verilerin ilgi sahiplerinin katılımıyla toplanması. Alan ile ilgili toplanan veriler, fiziki ve beşeri coğrafyasını, yani yerini, sınırlarını, mülkiyet durumunu, fizyografik verilerini, biyolojik çeşitliliğini, kültürel, sosyo-ekonomik verilerini ve özellikle halkın ekosistem ile ilişkilerini kapsamalıdır.

4) Verilerin değerlendirilmesi:
Toplanan veriler ışığında alanın büyüklüğü ve konumu, biyolojik çeşitliliği, doğallığı, nadirliği, hassaslığı ve tipikliğinin değerlendirmesi. Bunun yanında özellikle alanın insan kullanımlarının sürdürülebilirlik açısından değerlendirmesi.

5) Taslak Yönetim Planının Hazırlanması:
Bu aşamada süreci başlatan oluşum tarafından toplanan veriler ışığında alanın tehditlerinın saptanması ve yapılan ilgi sahibi analizi çerçevesinde ortak bir ana yönetim hedefi belirlenmesi. Tespit edilen alan tehditlerini ortadan kaldırmak için hedefler belirlennmesi ve bu hedeflere ilişkin yapılması gereken gerçekçi ve erişilebilir, iyi tanımlanmış, sonuçları gözlenebilir, ölçülebilir ve süresi belli etkinliklerin tanımlanması. Yani, nerede, ne zaman ve hangi sıklıkta, nasıl, kim tarafından, kimden destek alarak, hangi mali kaynak, ekipman ve personel ile? sorularına belirlenen etkinliklerin yanıt verebilmesi.

6) Yönetim Planının İlgi sahipleri ile oluşturulması:
Taslak yönetim planının bütün ilgi sahiplerine yollanması ve katılımcı toplantılarla yönetim planı taslağına eklemeler ve çıkartmalar yapılması. Bu aşamada özellikle ilgi sahiplerinin belirledikleri etkinlikleri sahiplenmeleri ve bu etkinlikleri yapmaya talip olmalarının sağlanması.

7) Yönetim Planının Uygulanması:
Yönetim planının uygulanmasında süreci başlatan oluşuma, yönetim planına etkin katılan ilgi sahiplerinin eklenmesiyle yönetim planının kurumsal altyapısının oluşturulması. Yeni kurumun, yönetim planı etkinliklerinin ve katılımcılarının eşgüdümünü, haberleşmesini ve yürütülmesini gerçekleştirmesi.

8) Yönetim planının İzlenmesi ve Değerlendirilmesi:
Yönetim planları genellikle 3-5 yıllık dönemler için gerçekçi ve izlenebilir etkinliklerden oluşur. Bu süre boyunca yönetim planından sorumlu kurumunun etkinlikleri bütün tarafların katıldığı toplantılarla ve sundukları raporlarla izlemesi ve yönetim planının uygulamasını değerlendirmesi. Bütün tarafların katılımıyla planın güncellenmesi, eklemeler ve değişiklikler yapılması. Yönetim planı uygulamayı yönlendiren, kendini sürekli yenileyen yaşayan bir belgedir.

Uluabat Gölü Yönetim Planı – Katılımcılığa Güzel Bir Örnek

Ülkemizde katılımcı yönetim planı yaklaşımı yeni olmakla beraber yukardaki aşamalardan geçmeye başlamış güzel bir örnek Uluabat Gölü Sulakalan Yönetim Planı’dır. Uluabat Yönetim Planı Projesi Mayıs 1999 senesinde Hollanda Tarım Ateşeliği’nin sponsorluğunda Çevre Bakanlığı ve Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD / WWF-TR) tarafından başlatıldı. Uluabat Gölü’nün Ramsar alanı olması haricinde hiçbir koruma statüsüne sahip olmaması nedeniyle yetki karmaşasından uzak katılımcı bir yöntem izlenmesi amaçlanmıştı. Alanın Ramsar alanı olması ve bu çerçevede bir yönetim planına gerek olması daha sonra sulakalanlar yönetmeliğinin de yayınlanması ile proje yasal olarak sağlam bir temelin üstüne oturdu. Projede, ilk aşamada, British Foreign and Commonwealth Office desteği ile alan ile ilgili veriler toplanmaya başlandı. Mevcut veriler yanında sukalitesi, hidrolojisi, limnolojisi, uydu görüntüleri ile değişimi ve alan kullanımları, su ürünleri ve başta kuşlar olmak ekolojisi konusunda ayrıntılı araştırmalar yapılarak gerekli veri altyapısı sağlandı.

2000 yılında Bursa’da bir sulakalan yönetim kursu düzenlenerek kurumsallaşmış ilgi sahiplerine sulakalan yönetim planlama süreci uygulamalı olarak anlatıldı ve proje tanıtıldı. Projeye Haziran 2000’de Unilever-Türkiye destek olmaya başladı ve yerel halkın Uluabat Gölü ile olan ilişkileri ve gölün yerel ekonomiye katkısı araştırıldı. Yerel halk başta olmak üzere bütün ilgi sahipleri ile birebir ve toplu görüşmeler yapılarak bilişsel modelleme adlı bir yöntemle ilgi sahibi analizi yapıldı. İl Çevre Müdürlüğü, Yerel Gündem 21, Uludağ Üniversitesi ve Muhtarlar gibi pekçok ilgi sahibi ile toplantılar yapıldı ve ilgi sahipleri sorunlarını dile getirdiler ve sürece daha etkin katılmaya başladılar. Bursa’da bir grup ilgi sahibi biraraya gelerek DHKD/WWF-TR’nin desteğiyle hazırlanan “(Uluabat) Apolyont Gölü ve Yerleşimleri Koruma ve Ekonomik Gelişim İşbirliği Protokolü”nü imzaladı. Bütün toplanan veriler ışığında gölün karşı karşıya olduğu sorunlar ve tehditler ortaya kondu. Uluabat Gölü yapılan çalışmalar ve ortaya çıkan verilerle Living Lakes (Yaşayan Göller) ağına dahil edildi.

Bursa’da, Eylül 2001’de DHKD/WWF-TR, Çevre Bakanlığı, ve yerel devlet teşkilatlarının katıldığı bir uzmanlar toplantısı yapıldı ve taslak bir yönetim planı oluşturuldu. Şubat 2002’de taslak yönetim planı Mustafakemalpaşa İlçesi, Gölyazı Beldesi ve Bursa, Yerel Gündem 21’de yapılan ve bütün ilgi sahiplerini gruplar halinde biraraya getiren toplantılarda tartışıldı ve geliştirildi. Bu toplantılarda sorunlar yerine, çözümler üzerinde duruldu. İlgi sahiplerinden kendi üstlenecekleri somut etkinlikleri önermeleri veya taslak yönetim planındaki etkinlikleri üstlenmeleri istendi. Bu toplantılar sonucunda son yönetim planı taslağı oluştu ve ana hedefler (1) Sulakalan ekosisteminin ekolojik karakterini korumak, (2) tüm ilgi gruplarının aktif katılımını sağlayarak sulakalan kaynaklarının akılcı kullanımını sağlamak, (3) su kalitesini ve hidrolojiyi akılcı kullanım prensipleri uyarınca düzenlemek, olarak belirlendi. Bu son taslak kadın kollarından jandarmaya kadar 150 değişik ilgi sahibine gönderildi ve 16-18 Nisan’da yapılan ve 100’ün üzerinde ilgi sahibinin katıldığı toplantı ile son haline getirildi. Ilgi sahipleri, daha önce karar verdikleri etkinlikleri bu toplantıda resmi olarak üstlendiler. Bu toplantıda katılımcı sürecin sonucunda ilgi sahipleri yönetim planının kendi planları olduğunu ifade ettiler ve yürütülmesi ve izlenmesi için ilgi sahibi temsilcilerinden oluşan bir kurul oluşturulmasını istediler. Yönetim planı Sulakalanlar Yönetmeliği tarafından oluşturulan Sulakalanlar Komisyonu tarafından Aralık 2002’de onaylanarak resmi nitelik kazandı. Şu anda Uluabat Gölü ile ilgili 84 ilgi sahibini biraraya getiren bir iletişim ağı işler halde ve bir yürütme ve izleme kurulu oluşturulması için çalışmalar sürüyor.

Katılımcı bir yöntemle oluşturulan yönetim planlarının ilgi sahiplerince benimsendiği ve daha kolay başarıya ulaştığının belki en güzel örneği Uluabat Gölü. Yönetim Planındaki 52 etkinlikten 36’sı devlet dışı sivil toplum kuruluşları ve sivil insiyatiflerce üstlenildi. Bugün yönetim planında yer alan 52 etkinlikten 22’sinden somut çıktılar alındı ve etkinliklerin bir kısmı sürüyor, diğer bir kısmı ise tamamlandı. Aynı dönemde Çevre Bakanlığı önderliğinde hazırlanan Manyas Gölü Yönetim Planı ise katılımcılığa aynı derecede eğilemediği, yerel halk ve bütün ilgi sahiplerini planlama ve uygulama sürecinin her aşamasına etkin olarak katamadığı için ilerleme kaydedemedi. Uluabat Gölü Yönetim Planının başarılı bir biçimde yürümesinin en önemli nedenleri arasında yönetim planı sürecinde ilgi sahipleri analizinin yapılması ve sulakalanla olan ilişkilerinin belirlenmesiydi. Bu sayede taslak planda ilgi sahiplerinin hepsine hitap eden ana hedefler belirlendi ve bu hedeflere yönelik ilgi sahiplerinin ilgi duyduğu etkinlikler konuldu. Yakınmak yerine sorumluluk almak prensibi içinde ilgi sahipleri kendilerine “Biz ne yapabiliriz?” sorusunu sordular. Sonuçta yönetim planı etkinliklerini benimsemekle kalmayıp, kendi yapabilecekleri etkinlikleri de ayrıca eklediler.

Uluabat Gölü örneğinde başarılı katılımcı yönetimin gerçekleşebilmesi için ilgi sahipleri ile kişisel, küçük, büyük yüzlerce toplantı yapıldı, ilgi sahipleri birbirleriyle tanıştırıldı, adresler paylaşılarak iletişim sağlandı, güven ve inanç oluşturuldu. Çatışmaların olabileceği toplantılarda mutlaka tarafsız kolaylaştırıcılar çalıştırıldı. Uluabat Gölü’nde sürecin başladığı 1999’dan beri devam eden yoğun çalışmalar göz önünde bulundurulduğunda, başarılı katılımcı yönetim süreçlerinin yoğun zaman ve emek gerektirdiği asla unutulmamalı.

Uluabat Gölü örneği doğal alanların korunması için ülkemizde çoğaltılabilecek etkin bir model olma özelliği taşımaktadır. Sürecin yeni başladığı Kızılırmak Deltası, Gediz Deltası ve Burdur Gölü yönetim planlarında etkinliğini ortaya koymuş bu sürecin izlenmesi gerekmektedir. İleride yapılacak bütün katılımcı yönetim planlarında dikkat edilmesi gereken konuların başında ciddi bir ilgi sahibi analizi yapılması ve doğal alanı etkileyen ve doğal alandan etkilenen bütün tarafların ortaya konulması gelmektedir. Bütün ilgi sahiplerinin doğal alanla olan ilişkileri, doğal alanı nasıl etkiledikleri, kaynakları nasıl kullandıkları ortaya konulmalı ve bu ilişkilerin ekonomik analizi yapılmalıdır. Yönetim planı oluşturulurken çatışmalar, tartışmalar, pazarlıklar ve antlaşmalar saydamlık içinde gerçekleştirilmeli ve bütün ilgi sahipleri süreçten haberdar edilmelidir. Yönetimin ana hedefleri ve öncelikleri üzerinde anlaşılmalı ve bütün ilgi sahiplerinin kaygıları ve istekleri göz önünde bulundurulmalıdır. Hiçbir taraf kendini sürecin dışında bulmamalı ve hissetmemelidir. Yönetim planının uygulanması sonucunda yerel insanlara elle tutulur, gözle görülür faydalar sağlanabilmelidir. Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki çok sayıda ilgi sahibinin biraraya geldiği bir yönetim planının uygulanması ancak güçlü bir kurumsallaşma ile gerçekleştirilebilir. Bu kurumsal yapı bütün ilgi sahiplerini temsil edebilen, kararları saydam bir biçimde alan ve etkinliklerin izlenmesini yine katılımcı bir biçimde yapan yapıda olmalıdır.

Her doğal alan kendine has özellikler taşır. Doğal alanlar farklı tarihsel süreçlerden geçerken, etrafında ve içinde yaşayan insanlar, alanla farklı ilişkiler geliştirirler. Bu farklılıklar nedeniyle doğal alanların yönetiminin tekbir yolu ve yordamı yoktur. Katılımcı yönetim anlayışı doğal alanların içinde ve etrafında yaşayan insanlar ve bütün diğer ilgi sahiplerinin katılımıyla Doğa ile barışık yaşam biçimlerinin oluşturulması sürecini tanımlar. Bütün başarılar gibi Katılımcı Yönetim, uzun ve zor bir süreç olsa dahi, doğal alanların korunması için günümüzde geçerli bildiğimiz tek çıkar yol.

28 Temmuz 2001 Cumartesi

Yok olmanın eşiğinde

Göllerimiz ve Sulakalanlarimiz

Dr. Uygar Ozesmi ve Dr. Stacy Maurer

Erciyes Universitesi Cevre Muhendisligi Bolumu Cevre Bilimleri Anabilim Dali 38039 Kayseri

Pek cogumuz farkinda degil, ama esasinda Türkiye goller ve sulakalanlar konusunda zengin bir ulke, ustelik eskiden daha da zenginmis. Ne mi olmus? Sulakalanlar ve goller vadesiz hesabimizin yarisini, sulari ceke ceke kurutmussuz. Cografi Bilgi Sistemi kullanarak yaptigimiz hesaba gore bugun Turkiye'de 1.2-1.5 milyon hektar sulakalan ve gol bulunuyor. Bu rakama irmak kenarlarinda bulunan sulakalanlar, 5 ha altindaki mevsimlik sulakalanlar ve bizim bulamadigimiz diger kucuk sulakalanlar dahil degil. Yarar ve Magnin'e gore son 100 yilda 1.3 milyon ha sulak alani kurutma faaliyetleri yuzunden kaybetmisiz. Elimizdekiler ise gun be gun kuruyor, dolduruluyor veya kirletiliyor. Yakinda her hesabimiz gibi sulakalanlar ve goller hesabimizda kuruyacak gibi gorunuyor.

Bu gidisati durdurmanin ve sulakalan ve gollerimizi korumanin ilk adimi onlari tanimak ve tehditleri tespit etmek. Bu yaziyi bu essiz ekosistemleri tanimanin ilk adimi olarak ele alalim, tehditleri hep beraber tespit edelim. Biz size korumak icin bir iki ipucu verelim gerisi ise sizin yaraticiliginiza kalsin.

Turkiye'nin cografi cesitliligi sulakalanlara da damgasini vurmus ve herbiri birbirinden essiz ve karsilastirilamaz gol ve sulakalan ekosistemi yaratmis. Her nekadar her ekosistem kendine has ise de biz onlari tanimak icin genel kutucuklara koymaya calisalim. Turkiye'de sayi bakimindan en sik gorulen sulakalan ekosistemi tatli su golcukleri ve sazliklari, bunu sirasiyla tatli su golleri, tuzlu goller ve sazliklar, aci ve tuzlu dalyanlar ve tatli su dalyanlari takip ediyor. Alan bakimindan ele alirsak en yaygin ekosistemler sirasiyla: tuzlu goller ve saziklar, tatli su golleri, mevsimlik tatli su sazliklari, tatli su golcukleri ve sazliklari, aci ve tuzlu dalyanlar. Bu cesitli ekosistemlerin bir kismi beraberce ve birbiriyle iliski icinde ulkemizdeki 9 buyuk sulakalan kompleksinde bulunuyor. Bu kompleksler kiyilarimizdaki alti onemli delta: Kizilirmak Deltasi, Sakarya Deltasi, Meric Deltasi, Buyuk Menderes Deltasi and Bafa Golu, Goksu Deltasi, Cukurova Deltasi ve icerlerde ise Tuz Golu, Sultan Sazligi ve Van Golu'dur.

Ekosistemler bu kadar cesitli olunca tabii sulakalanlar ve goller tam bir biyocesitlilik bankasidir. Sayisiz canli orda yasam bulur ve dunyamizin guzelliginin parcasi olur. Bir damla gol suyundaki bakterilerin, diatomlarin, rotiferlerin, alglerin mikroskop altindaki goruntusu cogumuza yabanci gelebilir, ama onlar diger macro fauna ve floranin (bocekler, baliklar, kurbagalar, kuslar, su bitkileri) varolmasinin garantisidirler.

Sulakalan ve goller dedigimizde ilk akla gelen oranin renkli misafirleri kuslardir. Sulak alan ve gollerimizin hepsi sukuslarinin ureme, konaklama ve kislama alanlaridir. Turkiye'nin Kuzey Avrupa'dan Afrikaya uzanan en onemli iki kus goc yolunun uzerinde bulunmasi sulak alanlarimizin konaklayan sukuslari bakimindan onemini daha da arttirir. Turkiye'de 55 adet uluslararasi oneme sahip sulakalani vardir. Turkiye Aralik 1993 de Ramsar Sozlesmesini (Sukuslari Yasama Ortami Olarak Uluslarasi Oneme SahipSulakalanlarin Korunmasi Sozlesmesi) imzaladiktan sonra 9 alani Sultan Sazligi, Manyas Golu, Uluabat Golu, Burdur Golu, Gediz Deltasi, Buyuk Menderes Deltasi, Goksu Deltasi, Kizilirmak Deltasi, Seyfe Golu'unu Ramsar alani ilan etti. Sirasini bekleyen daha 46 alan var! Bu alanlarimizda dunyaca nesli tehlike altinda olan Kucuk Karabatak, Tepeli Pelikan, Yaz Ordegi, ve Dikkuyruk gibi kuslar uremekte ve kisin Kucuk Sakarca Kazi, Sibirya Kazi cok az sayilarda gorulurken Dikkuyruk'un dunya populasyonunun %80 i Burdur Golu'nde kislamaktadir. Goc sirasinda artik nerdeyse nesli tukenmis olan Ince Gagali Kervan Cullugu ise gecmis yillarda goc esnasinda sulakalanlarimizda gorulmustur. Sulakalanlarin icinde ve etrafindaki ekosistemlerde yine nesli dunyaca tehlike altinda olan Sah Kartali, Kucuk Kerkenez ve Toy gibi kuslari gormek mumkundur.

Tabii sulakalanlar sadece kuslar icin onemli degil. Kuslar sadece diger biyocesitliligin bir indikatoru, kuslar zengin ve cesitliyse o zaman digerbiyocesitlilik de o kadar zengindir. Mesela Burdur Golu'ne endemik, yani sadece Dunya'da orada bulunan bir balik var Aphanius burduricus, Dikkuyruk gibi oda Burdur'u mekan tutmus ve gidecek baska yeri de yok. Bunun disinda sulakalanlarda niluferler, sazlar, kamislar, kindiralar, su sumbulleri, su duguncicekleri gibi daha nice bitkiyi, bu bitkilerin yapraklari arasinda bocekleri, diplerinde baliklari, yapraklarinda kurbagalari, govdelerine sarilmis yilanlari, kurumus bitkilerden yaptiklari yuvalari ile su farelerini, onlari yakalayan saz kedilerini gormek mumkundur. Sulakalanlar nerdeyse tropik ormanlara es biokutle uretimleri yerkurenin en zengin ekosistemlerinden biridir. Sulakalanlarimizin degerini bilelim.

Dunya'da gelismis ulkeler sulakalanlarinin cogunu kurutup yok etti, bizde yarisini kaybettik ama hala elimizde essiz degerlde sulakalanlar var. Yoneticilerimiz sulakalanlarin degerini gec de olsa yavas yavas kavriyorlar. Sulakalanlar yeralti suyu icin rezerv olustururlar, taskinlari onlerler, kiyi akiferlerine tuzlu suyun girisini onler, firtinalara karsi kiyilari korurlar, yore iklimini muhafaza ederler, tortulari yutar, zehirli atiklari aritirlar. Bu gibi ekosistem hizmetlerinin yanisira etrafindaki halka dogrudan gecim saglayan urunleri de vardir. Sulakalan etrafinda yasayan insanlar burada hayvan otlatirlar, avlanirlar, balikcilik yaparlar, kerevit yakalarlar, saz ve diger su bitkilerini keserler, tuz uretirler, sularini tarimsal sulama da kullanirlar.

Sulakalanlarimizin:
% 77 sinde avcilik, % 65 inde balikcilik, % 40 inda otlatma, % 25 inde saz kesimi, % 35 inde dinlence ve spor yapilir, % 20 sinden de tarimsal sulama icin yararlanilir. Ekonomik olarak dogrudan yararlanilmayan tek bir sulakalan yoktur. Bir ornek verecek olursak Kizilirmak Delta'sinda kesilen subitkileri Turkiye ekonomisine yillik 750 bin dolar gelir saglar. Bunun 250 bin dolari yore halkinin cebine girer. Sultan Sazliginda kesilen sazlar ulke ekonomisine 1,5 milyon dolar yillik gelir saglar bunun yaklasik 500 bin dolari koylunun cebine girer. Bunlara sulakalanlarin sagladigi balik, kerevit, av, ot ve ekoturizmden saglanan gelirler eklenirse inanilmaz rakamlar ortaya cikar. Hadi diyelim kalpsiz ve ruhsuz insanlar olarak sulakalanlarin biyocesitliliginin paha bicilmez yasam degerini kenara attiniz, sulakalanlari yok etmenin hangi ekonomik gerekcesini bulacaksiniz? Ustelik sulakalanlar etrafinda yasayan halkin gecim kaynkalarini ve butun topluma ait ekosistem hizmetlerini yok etmek kimin hakkidir?

Iste bu derece oneme ve ekonomik degere sahip sulakalanlarin malesef %75'inin hicbir koruma statusu yoktur, olanlarinda pekazi korunabilmektedir. Sulak alanlarin %85'i insanlar tarfindan su veya bu sekilde tehdit altinda birakilmistir. Sulakalanlarimizin %75'I tarimsal kalkinma, sulama ve drenaj projeleri tarafindan, %35'I endustriyel ve kentsel genisleme ve atiklarca, %75'I kanunsuz avcilikla, %40'I kanunsuz ve asiri balikcilikla, %30'u asiri otlatma ve yakmayla tehdit altindadir.

Sulakalanlarimizin % 25'i Orman Bakanligi tarafindan milli park, tabiati koruma alani, av ve yaban hayati koruma sahasi, Kultur ve Tabiat Varliklarini Koruma Kurullari tarafindan verilen SIT statusu, ve Cevre Bakanligi'nin sorumlulugunda Ramsar statusune sahip alan veya Ozel Cevre Koruma Alani olarak koruma altindadir. Cogu alanda bu uc kuruma ait statulerden ucu de mevcuttur ve zaman zaman yetki karmasasina sebep olmaktadir. Fakat bizim karsilasacagimiz sulakalanlarin pekcogunun hicbir koruma statusu yoktur. Ne yazik ki cogu zaman politik baskilar ve rant kaygilari ile bu statulerinde delindigini de "Atlas Raporu" sayfalarinda goruyoruz.

Sulakalanlarin korunmasi yonunde butun doga severlerin yapabilecegi pekcok etkinlik var. Bizce once kendi arka bahcemizden baslamamiz gerek. Sulakalanlar ulkemizde o kadar yaygin ki eminim hepimizin yakininda bir sulakalan var. Bu sulakalanlari kesfetmekle ise basliyabiliriz. Bu sulakalanlarda hangi hayvanlar ve bitkiler var ve nicin onemli bu ekosistemler? Bu sorunun yanitini bulduktan sonra vatandas veya yerel bir cevre dernegi olarak Orman Bakanligi'nin ve Cevre Bakanligi'nin yerel teskilatlari ve Kultur ve Tabiat Varliklarini Koruma Kurullari ile baglantiya gecerek buranin korunmasi icin dilekce ve rapor verebiliriz. Bu alanlarin onemini vurgulayan yazilari yerel ve Atlas gibi ulusal yayin organlarina ulastirabiliriz. Yerel ve ulusal televizyonlari devreye sokarak onemlerini, varolan tehditleri ve yararlarini anlatabiliriz. Sulakalanlarin etrafinda yasayan halkla el ele vererek bu essiz ekosistemlerin korunmasi icin planlar gelistirebiliriz. Butun bunlari yapmak icin orgutlenmeliyiz, yerel cevre koruma derneklerini etkin hale getirmeli veya yenilerini kurmaliyiz. Orgutlendigimiz takdirde koruma calismalari icinde ulusal ve uluslararsi koruma fonlarindan kaynak bulmamiz, ulusal ve uluslararasi kuruluslarin destek almamiz mumkun olacaktir. Yerel dernekleri Dogal Hayati Koruma Dernegi gibi ulusal ve tecrubeli derneklerle baglantiya gecirmeli ve guc birligi yapmaliyiz. Kamuoyu baskisi yaratirken, kamu kurum ve kuruluslari ve diger sivil toplum orgutleri ve ozellikle yerel halkla beraber calismayi ogrenmemiz ve gucbirligi yapmamiz gerek.

Vadesiz ekosistem hesabimizda geriye kalan sulakalanlarida kaybetmeyelim. Essiz degerdeki bu sulakalanlarin sahibi bu ulke ve koruyacak olan da yine bu ulkenin insanlari. Yaraticiligimizi kullanalim, korumak bizim elimizde!

Kaynakca
Yarar, M ve Magnin, G., 1997. Turkiye'nin Onemli Kus Alanlari. Dogal Hayati Koruma Dernegi, Istanbul.
Türkiye Cevre Sorunlari Vakfi, 1989. Turkiye'nin Sulak Alanlari, Ankara
Özesmi, U., Özesmi, S. L., 1996. Introduction to Turkish wetlands: Classification and a preliminary GIS. Society of Wetland Scientists 17th Annual Meeting, Kansas City, Missouri, p. 69. A.B.D.














Harita. Sukuslari bakimindan uluslararasi oneme sahip sulakalan ve goller (kirmizi), geri kalal sulakalanlar ve goller (siyah), ve sulakalan kompleksleri (daire icine alinmis), (Harita: S. Maurer ve U. Ozesmi).



Ekosistemi tehdit eden konularin sayisina gore Turkiye'deki sulak alanlarin dagilimi haritasi (Harita: S. Maurer ve U. Ozesmi).

Oncelikli Kullanimlar - 1. Saz Kesimi, 2. Tatlisu Balikciligi
Oncelikli Tehditler - 1. Drenaj Kanali, 2. Kirlilik Desarji, 3. Doldurma